Egoist okur

Kadına şiddet ve iktidar ilişkisi üzerine

“Erkeğin iktidar olma savaşımı doğduğu anda başlıyor. Kadın, kendisine öğretilen rol gereği, oğluna erkek olma ritüellerinin hepsini öğreterek hazırlıyor onu hayata. Erkekse, doğduğu andan itibaren penisiyle iktidar arasında kurduğu ilişki içersinde debelenmek zorunda bırakılıyor. Erkeğin, kadına ve topluma gücünü göstermek adına sürekli bir iktidar kışkırtmasıyla yüz yüze kalması da egemen anlayışın birey üzerindeki şiddetinden başka bir şey değil.”

Şair ve müzik eleştirmeni Deniz Durukan’ın yazısı, Hayal dergisinin ülkemizde kadına uygulanan şiddetin nedenleri ve sonuçları üzerine hazırladığı dosyanın bir parçası. Yayın yönetmenliğini Özgen Kılıçarslan’ın yaptığı Hayal dergisinin Ekim/Kasım sayısında şair, yazar ve akademisyenlerden oluşan 18 kadının imzası vardı. “Erkeğin Darası Kadın” adlı bu dosyanın tamamını okumanızı isterdim. Kadına uygulanan şiddetin akıl almaz boyutlara vardığı günümüzde bu konuda söylenecek sözler önemli çünkü. Dosyada yer alan yazılardan birkaçını, Egoist Okur’a alıyorum. Okuyun, düşünün ve lütfen susmayın…

Gülenay Börekçi

Kadına şiddet ve iktidar ilişkisi üzerine

İnsan psikolojisinde en güçlü iki dürtü; cinsellik ve saldırganlık olarak ifade edilir. Saldırganlığın sonucu olarak şiddet, toplumlarda birçok boyutta gözlemlenen önemli bir olgudur. Şiddetin temeline indiğimizde çeşitli faktörler; (insanının içindeki ilkel benliği ya da doğasında olan saldırganlığı da göz ardı etmeden) çevre koşulları, yetiştirilme biçimi, toplumsal özellikler, özellikle de ataerkil kültürün dinamikleri başat unsurlar olarak karşımıza çıkar. Kuşkusuz saldırganlığın içgüdüsel bir tepki dışında eğitilebilir olması gibi, öğrenebilir bir davranış biçimi olduğunu da söylemek yanlış olmaz. Şiddet, şu ya da bu şekilde hepimizin maruz kaldığı, üstelik çocukluktan itibaren şahit olduğumuz, dolayısıyla öğrendiğimiz, hatta kanıksadığımız bir davranış biçimi olarak yaşantımızın önemli bir parçası konumunda.

Bireyin şiddetle ilk tanışması öncelikle aile içinde başlıyor. Hatta doğumla başlayan bir travma sonrasında aile içinde (aşırı sevgiden kaynaklanan baskıcı ve korumacı davranış da bir şiddet biçimidir) karşılaşılan şiddet nedeniyle, ardından, bireyin sosyalleşerek aile dışında, çevreyle veya kurumlarla kurduğu ilişkide de şiddetin araçlarıyla her şekilde karşılaşması olası. İşin aslı, insanoğlunun dünyaya gelmesi de başlı başına bir şiddet unsuru. Böyle baktığımızda, bireyin devletle olan ilişkisine de baskının ya da (toplumu düzenlemek adına bireylerin gözetlenmesi ve yeniden yapılandırma çabaları) yaptırımların, şiddet unsuru olarak yansıdığını söyleyebiliriz.

Abdurrahman Saygılı, Modern Devlet’in Çıplak Sureti adlı makalesinde toplum ve şiddet ilişkisini şöyle ifade eder: “En başta toplum tiplerine baktığımızda, tüm toplum tiplerinin uygulama güçlerini yasaya dayandırdıklarını görürüz. Yasa uygulamayı meşrulaştırır, hatta uygulamanın varlık sebebidir. Yine bütün toplum tiplerinde kurban törenlerine rastlanmaktadır. Bu kimi zaman gerçek, kimi zaman da simgeseldir. İlkel toplumlarda bu yamyamlık olarak gözlemlenirken, modern toplumlarda kurumsal ritüeller biçiminde var edilir. Kurban edilenler; çocuklar, hayvanlar veya nesneler yahut toplumun genelinin ötekileştirdikleri olabilir. “

Max Weber’e göre, “Devlet, amaçlarına bakılarak tanımlanamaz; ancak kendine özgü somut araçlar açısından tanımlanabilir. Bu araçlar da şüphesiz fiziksel güç ve şiddet kullanımıdır. Elbette şiddet, devletin olağan ya da tek aracı değildir. Ama şiddet kullanımı devlete özgü bir araçtır”

Modern hayatın bireyin içindeki şiddet eğiliminin baskıladığı, törpülediği savı ortaya atılsa da, Zygmunt Bauman bunun bir yanılsamadan ibaret olduğundan söz eder. Bauman’a göre, “Modern uygarlığın şiddet içermeyen karakteri tam bir yanılsamadır. Uygarlaşma sürecinde gerçekte olan şey, şiddetin daha etkili biçimde yeniden düzenlenmesi ve şiddete yeni alanlar açılmasıdır. Şiddetin varlığına son verilmemiş, yalnızca gözden uzaklaştırılmıştır.”

Bu, aynı zamanda şu anlama da geliyor: Şiddet ve iktidar ilişkisi toplumsal yaşama egemen olmuştur. Ancak şiddetin iktidarla ilişkisi, insanın yerleşik hayata, tarım toplumuna geçmesiyle ilintili. Bu ataerkil bir kültürün başlaması anlamına da geliyor. Yani erkek otoritesine dayalı bir tür toplumsal örgütlenme. Avcı ve toplayıcı toplumlarda kadın ve erkek arasında belirgin bir fark olmaması, gündelik hayattaki kadın ve erkek arasındaki paylaşımların benzer faaliyetler içermesi gibi nedenlerle, söz konusu dönem kadın ve erkeğin eşit statüde olduğu bir dönem olarak nitelendirilebilir.

Yerleşik hayata ve tarım hayatına geçilmesiyle birlikte kadın ve erkeğin ortak paylaşımları, faaliyetleri ayrılır. Erkek dışarıya, kadın içeriye çekilir. İşin özü, cinsiyet ayrımcılığı dediğimiz şey cinsel kimliğimizle değil, verilen rollerle ilgili bir durum. Erkeğin kurduğu bir dünyada ve onun kurduğu bir dille yönlendirilen bir kadın modeli ve kadına biçilen bir rol söz konusu. Duruma böyle baktığımızda, bugüne kadar kadın üzerinden yürütülen politikaların da aynı egemen bakışla sürdürüldüğünü görürüz.

Kendine biçilen rol gereği kadın; anne, iyi bir ev kadını, ailesine sadık, çevresiyle uyumlu, sessiz, erkeğin gerisinde durmayı bilebilecek ve hepsinden önemlisi, hem kendi namusunu, hem de beraber olduğu erkeğin namusunu üzerinde taşıyabilecek özelliklere sahip olmalıdır. İdealize edilmiş bir kadın tipi çizilir. Türk toplumunda, özellikle yerleşik hayata geçildikten sonraki döneme ait edebiyata baktığımızda bunun örneklerini görmek mümkün. Bu dönemde kadına bakışın dini referanslarla da ele alındığı görülür. Zaten yerleşik hayata geçilmesiyle kadının eve kapatılması, Osmanlı İmparatorluğu’nda, sarayda haremlik- selamlık uygulaması kadının konumuna dair önemli bir simgedir. Bu durum kadının toplumsal hayattan soyutlanması, kendisi için belirlenen sınırlar içersinde yaşaması anlamına gelir. Çünkü kadın güzelliğiyle erkek üzerinde haz uyandırma etkisine sahiptir. Kadının eve kapatılması, hem kadını hem erkeği bu haz duygusundan korumak içindir. Kadına biçilen bu rolün dönemin edebiyatına da yansıdığını görürüz.

Kadının ötekileştirilmesi, Simone de Bevoir’in söylemiyle “ikinci cins” olarak görülme algısı bugün de devam ediyor. Her ne kadar kadına Cumhuriyet devrimiyle evinden dışarı çıkma, sosyalleşme ve birey olabilme şansı tanımış olsa da; o geleneksel algının ve egemen söylemin hâlâ devam ettiğini görüyoruz. Çünkü kadına verilen özgürlüğün, ataerkil kültürün devam etmesi adına, yine de şartlı bir özgürlük olduğunu kabul etmek zorundayız. Sistemin işlemesi (yani kapitalizmin ve bugün geldiğimiz küreselleşme politikalarının temelinde) kadın üzerinden yürütülen politikalara bağlı. Bu politikaların özünde, tamamen kadının dişiliği ve güzelliği üzerine bir pazar sisteminin kurulması ve kadının sadece kendisiyle, fiziğiyle uğraşarak (buna estetik, zayıflama, moda, makyaj ve cilt bakım ürünleri gibi her türlü tüketim malzemesinin pazarlanması olarak bakmak gerek) oyalanması projesi vardır. Kadına yönelik şiddet kavramını, aslında bu pasif gibi görünen şiddeti de göz önünde tutarak değerlendirmek gerek.

Buraya kadar kısaca şiddeti oluşturan nedenlere; politik, kültürel ve geleneksel yapıya değinmeye çalıştım. Çünkü bugün kadına uygulanan fiziksel veya psikolojik şiddetin temelinde ataerkil zihniyetin, dolayısıyla egemen söylemin iktidarda kalma mücadelesinin olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz. Ancak olaya böyle baktığımızda, büyük güçlerin genelde toplum, özelde birey üzerindeki baskısını ve uyguladığı şiddeti iyi çözümlediğimizde, erkeğin kadına uyguladığı baskıyı, şiddeti de doğru bir şekilde teşhis edebiliriz. Bu anlamda, kadına biçilen rol kadar, erkeğin kendine biçtiği rol de önemli. Erkeğin iktidar olma savaşımı doğduğu andan itibaren başlıyor. Kadın, kendisine önceden öğretilen rol gereği, oğluna, erkek olma ritüellerinin hepsini öğreterek onu hayata hazırlıyor. Erkek doğduğu andan itibaren penisiyle iktidar arasında kurduğu ilişki içersinde debelenmek zorunda bırakılıyor. Erkeğin, kadına ve topluma gücünü göstermek adına sürekli bir iktidar kışkırtmasıyla yüz yüze kalması da egemen anlayışın birey üzerindeki şiddetinden başka bir şey değildir.

Kadının bugün sonucu ölüme varan bir şiddet görmesi, kuşkusuz kadının farkındalığının artmasıyla, daha eğitimli ve kendine güvenli olmasıyla da ilişkili. Toplumsal cinsiyet rollerinin bireyde yarattığı baskı, kadınının zincirini kırıp özgürleşme arzusunu kamçılarken, erkeği de, ne olursa olsun gücünü koruma ve kadını yönetme alışkanlığının sarsılmasını engelleme teşebbüsüne yöneltmiştir.

Elbette yukarıda sözünü ettiğim geleneksel yapı, bireyin yetiştirilme tarzı, kapitalist sistemin kadın üzerinden bir pazar stratejisi geliştirerek ekonomiyi canlı tutma hırsı ve erkeğin sürekli iktidarla kışkırtılması şiddetin oluşmasındaki önemli etkenlerdir. Ancak hastalıklı düşünceler, cinsel istismar ve psikopatlığa varan şiddet eğilimleri ise daha farklı, derin analiz gerektirir.

Peki, kadına yönelik şiddet karşısında ne yapmak gerekir? Kadınların çocuklarını, özellikle de oğullarını, öğretilmiş erkek imgesiyle değil, ruhen ve kafaca sağlıklı bir birey olarak yetiştirmesiyle başlanabilir işe. Kuşkusuz bunu yapabilmeleri için de önce kadının birey olabilme meselesini halletmesi gerekiyor. Bu da ancak erkek ve kadının birbirini anladığı bir ortamının yaratılmasıyla mümkün. Erkeğin de bilinçlenmesi ve kendine verilen toplumsal cinsiyet rolünün baskısını azaltacak hafif sebepler bulması gerekiyor.

Mesela, David Cohen’in dediği gibi, “gevşemeliler”.

Deniz Durukan

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of