Egoist okur

Ece İrem Dinç: “Kütüphanem benim için başlı başına bir hazine”

Ece İrem Dinç, zeki, duyarlı ve çok yetenekli bir genç kadın. “Fülfül Büyüsü” kitabıyla yer etmişti zihinlerimizde. Daha sonra hiç de tesadüf olmayan bir tesadüfler zincirinin etkisiyle İtalya’ya gitti ve sık sık Türkiye’de gelip gittiyse de oralara yerleşti. O süreçte yaşadıklarını, hissettiklerini şöyle anlatıyor:

“Avrupa’nın o her şeyin önceden tahmin edilebilir atmosferi bana sakin bir çalışma ortamı sağlamakla beraber varoluşumun arka planında bir çeşit kimlik yitimi kaygısı yaşattı. Anadilin dışında başka bir dile yerleşmenin hiç de kolay olmadığını böylelikle gördüm. Anadilden uzaklaşmak insanı yeryüzünden de uzaklaşıyormuş gibi garip bir duyguya sürüklüyor. Sanki yer çekimi elinden alınmış veya da aniden ıssız bir çöle atılmışsın gibi bir his bu. İnsan çöldeyken evinde değildir, onu oraya sürükleyen bilinmezliğin içindedir hep. Çöl müphemiyet ve güvensizlik mekânıdır, orada bulunmak zamanla umut ve beklentiyi azaltır. D urum benim açımdan da böyle gelişti ve çok uzun bir süre hiçbir şey yazamadım. Yeni bir dilin ikliminde var olma çabam ötekilere ağır bastı. Ben de edebiyata ara vererek plastik sanatlara dönüş yaptım. Hayatımın büyük bir bölümünü zaten bu alanda harcadığımdan tekrar eyleme geçmem kolay oldu. Yaptığım resimler her nasılsa İtalyanlar tarafından iyimserlikle kucaklandı. Sanat profesörlerinin elinden ödül dahi aldım. Aynı dönemde Siena’da faaliyete geçen aile şirketimizde tasarımcı olarak çalışmaya başladım. Yaptığım şey, giyilebilir sanat ürünleri tasarlamaktı. Ressamın fırçasından çıkan renk ve imgelerin herhangi bir dile ihtiyacı olmadığından ortaya konulan işin ya da emeğin de içi boşalmamış oluyor ki, bu oldukça önemli. Fakat anlaşılan benim hayat gereksinimim yazıydı, mutlak dış dünyanın gerçekliğinde kazandığım para ya da başarı beni hiçbir durumda kandıramadı galiba. O yüzden plastik sanatları geride bırakıp yeniden yazmaya oturdum. İçinde ölülerimin, hatıralarımın, rüyalarımın ve ruhumun bulunduğu anadilime döndüm. Bir anlamda kendimi yine kendime iade etmiş oldum.”

Şimdilerde yeni romanı üzerinde çalışıyor Ece ve her gün uzun saatlerini yeni romanın dünyasında geçiriyor. Ama işte Egost Okur, onu bu ağır işçilik halinden birazcık olsun uzaklaştırmayı denedi, başardı da. Neticede Ece’ye kitaplarla ilişkisini, “yangında ilk kurtarılacaklarını” sordum. O da uzun uzun anlattı. Hem de çocukluk kitaplarından başlayıp günümüze kadar… Hiperaktif bir zihin olduğu için de röportajı şahane kayrıntılarla bezedi. Çöp niyetine atılmış kitaplar arasında bir hazineye rastlaması. “Aşk-ı Memnu’nun Bihter’ini bir Gibson Kızı olarak görmesi. Annesinden hatıra kalan Barbara Cartland’ların üzerine titremesi. Voltaire’in 1906 yılında basılmış Oeuvres complètes kitabını kütüphanesinin mücevher parçası sayması…

Yakında yeni kitabını da konuşuruz umarım. Ama sizi şimdilik Ece’nin kitaplarıyla baş başa bırakıyorum…

Ece İrem Dinç’in ON8 Kitap Blog’daki köşe yazıları

Eylül Görmüş: “Sadece 10 kitaplık bir liste yapacaksam bırakırım yansınlar!”

Adalet Ağaoğlu, Olga Tokarczuk, Sevgi Soysal, Sevim Burak ve aralarında şu günlerde adeta bir ağır işçi gibi yazmakta olan Ece İrem Dinç.

Ece İrem Dinç: “Kütüphanem benim için başlı başına bir hazine”

Çocukken neler okuyordun? En sevdiğin kitaplar hangileriydi?

Küçük yaşta bana okuma alışkanlığını kazandıran annemdi, başlangıçta biraz zoraki olsa da. Çocuklar için dünya klasikleri serisinden pek çok kitap okuduğumu hatırlıyorum. Balonla Beş Hafta, Tom Amca’nın Kulübesi, Küçük Kadınlar ve Monte Cristo gibi… Büyüdükçe İpek Ongun kitaplarına tutuldum. Serra Noyan’ın günlüklerine bayılırdım. Ama benim için en hoş olanı, annemin bana anlattığı kadarıyla, henüz okuma yazma bilmediğim dönemde kendi kitaplarımı hazırlamamdı. Dört-beş yaşlarımdayken tüm gün sayfalarca resim yapar, babam eve gelince de onu bir köşeye oturtup “Şimdi ben sana hikâyeyi anlatacağım, sen de resimlerin altına yazacaksın” dermişim. Öyle de yaparmışız. Geleceğe dair sırlarımızın açık edildiği bir zaman çocukluk. Keşke o ilk ve en saf çocuk öykülerimi okuma şansım olsaydı şimdi, kendime dair kim bilir neler bulurdum içlerinde… Buraya bir favori çocuk kitabımı da eklemek isterim ayrıca, İsveçli yazar Astrid Lindgren’den Pippi Uzunçorap. Ben Pippi ile çocukken olmasa da ilk gençlik yıllarımda tanıştım. “Bu dünyada olan her harika şey, ilk önce birinin hayalinde gerçekleşti” diyen kızıl örgülü Pippi şahane bir kahramandır.

“Bir gün orada çöp niyetine köşeye atılmış, bir kısmı harap vaziyette çok değerli kitaplar bulmuştum”

Eskiden senden kaçırılan kitaplar var mıydı? Gizli gizli neler okurdun?

Annemin aşk romanları ayrı bir yerde dururdu. Onlara dokunmazdım. Gizlice okuduğum bir kitap hatırlamıyorum ancak annemle babamın tuttuğu defterleri gizliden kurcalamayı çok severdim. Özellikle babamın şiir defterini sıkça kaçırıp okurdum.

Okumayla ilgili kötü alışkanlıkların oldu mu? Mesela hiç kitap çaldın mı? Ya da ödünç aldığın bir kitaba el koydun mu?

Dürüst olmak gerekirse kitap kaçırdığım oldu evet, fakat tamamen iyi niyetle. Çalıştığım bir okulun tavan arasında feci bir ardiye odası vardı. Orada çöp niyetine köşeye atılmış, bir kısmı harap vaziyette çok değerli kitaplar bulmuştum, çoğu 1960’lı yıllarda basılmış İslam klasikleriydi. Mevlânâ ile Molla Câmî’nin birer kitabını temizleyip kendi kütüphaneme kaçırmıştım. Bugün hâlâ beraberiz kendileriyle, yaptığımdan hiç pişman değilim.

“Buram buram Paris parfümleri kokan kadınların hiçbir sayfada korsesiz dolaşmadığı bu romanlar… Biz ailecek severiz Bihter ruhunu”

Bir insan okumayı ne kadar severse sevsin, nihai seçimini en baştan yapmaz, farklı ve değişik şeyler okur, arada “yaramaz” seçimler yapar. Senin de bu tür ara dönemlerin oldu mu? O ara dönemler şimdi de sürüyor mu?

Fransızların “Belle Epoque” dediği bir dönem var, 1871-1914 yılları arasını kapsayan bir tür altın çağ. Thomas Mann, Emile Zola, Marcel Proust, Andre Gide gibi yazarların parladığı günler. Bu dönem edebiyatının Türkiye’deki karşılığı Edebiyat-ı Cedide akımı. Benim yaramaz seçimlerim, zaman zaman çağdaşlardan kaçıp kendimi kollarına attığım kitaplar da bu akıma dahil diyebilirim. Sadece aydın kesime seslenen, salon aristokratlarını yücelten, İstanbul sınırlarını aşmayan, illa ki köşklerde ve yalılarda geçen, müzikli diliyle boyuna burjuvaziyi öven bu tür romanları çokça da gülünç bulurum. Seçimimin yaramazlığı zaten bu yüzden. Lamialar, Behlüller, Peykerler… Buram buram Paris parfümleri kokan, saçların Gibson Kız modeli tarandığı, kadınların hiçbir sayfada korsesiz dolaşmadığı bu romanlar insana hoşça vakit geçirtebilir. Biz ailecek severiz Bihter ruhunu.

Okumak için tercih ettiğin özel bir saat ve yer var mı? İdeal okuma deneyimini paylaşır mısın?

Özel bir saat ya da mekân tercihim pek yoktur, fakat uyumadan önce mutlaka okurum. Bu benim için çok tatlı bir ritüeldir, ince ve gizli bir zevk. Yatağa girmeden evvel telefonumu tamamen kapatırım. Rüyaya dalmadan önce son ve kesintisiz ilişkimin elimdeki kitapla olmasını severim. Bunun her koşulda bilincimi durgunlaştırıp yatıştırdığını birçok defa deneyimledim. Ayrıca çanta tercihlerim de hoşluktan öte her zaman bolca kitap taşımaya yöneliktir. Kitapsız dışarı çıkmam diyebilirim. Bir kafede kahve içerken, bankada sırada beklerken, uçakta veya trende, bulunduğum her mekânda ve bulduğum her vakitte okurum.

“Voltaire’in 1906 yılında basılmış Oeuvres complètes kitabı sanıyorum kütüphanemin en mücevher parçası”

Kütüphanenin bir haritasını çizmeni istesem neler anlatırsın? Okumayı en az senin kadar seven biri kütüphaneni görse ne hazinelerle karşılaşır?

Kütüphanem benim için başlı başına bir hazine. Açıkça ve gururla söylüyorum ki, en büyük yatırımı daima oraya yaptım ve yapıyorum. Orası bana dünyanın uzayda süzülüp gittiğini hissettiren yer, iç evrenimdeki en büyük tedirginlikleri, açmazları yumuşatan ve duygularımı sürekli yenileyen bir başlangıçlar evi. Şimdilerde kütüphanemin büyük bir kısmı İtalya’da olsa da Türkiye’deki kitaplığım da hiç fena sayılmaz. Doğduğum coğrafyaya çok benzetirim onu, çoğulcu ve hibrit, düzensiz ama bütün. Bana göre kendi uyumunda yansıyan geniş bir aile var orada. Fransız edebiyatı her zaman ağırlıkta, Fransızların o karanlık romantizmini çok severim. Portekizli yazarlar José Saramago ve Fernando Pessoa baş tacımdır. Kuzey Avrupa edebiyatının insanın zihninde bir parça bile açıklık bırakmayan bulutlarla kaplı doğası bana çok büyülü gelir. Elias Canetti ve Emil Cioran’ın da tüm kitaplarını toplarım. En sıkıntılı anlarımda içimdeki umudu seferber edenlerse düşsel yönderlerim Adalet Ağaoğlu, Sevim Burak, Sevgi Soysal ve Olga Tokarczuk’dur. Kurgu dışı olarak çoğunlukla astrofizik, egzobiyoloji ve dünya mitolojisi seçkilerim vardır. Dikkatli bakan bir gözü şaşırtacak kitaplara gelince; onlar Büyükada’da yaşadığım yıllardan yadigâr, çoğu 1900’lerin başında İbranice ve Fransızca dillerinde kaleme alınmış şiir kitaplarım. Voltaire’in 1906 yılında basılmış “Oeuvres complètes” kitabı sanıyorum kütüphanemin mücevher parçası. O sayfaların rengi, kokusu, bilmem ki nasıl anlatılır… 1906 yılında basılmış bir kitaba dokunmanın duygusu benim açımdan tek başına bir roman konusu esasen.

“Hikâyesini bilmeyen bir göz için kütüphanemdeki Barbara Cartland’lar şaşırtıcı olabilir diye düşünüyorum”

Kütüphanende bizi şaşırtacak, senden beklemeyeceğimiz ne bulurduk?

Barbara Cartland’ın 1970’lerde Türkçeye çevrilen son derece acıklı ve cinsiyetçi aşk romanları. Hepsi annemin vefatından sonra kütüphaneme eklenen parçalar. Hikâyesini bilmeyen bir göz için şaşırtıcı olabilir diye düşünüyorum.

Şimdi neler okuyorsun, sehpanın, masanın üstünde hangi kitaplar duruyor?

Ben genelde aynı anda birkaç kitap birden okuyorum, hem kurgu hem de kurgu dışı. Murakami’nin Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabını henüz bitirdim. Şu anda Oya Baydar’dan Yazarlarevi Cinayeti romanıyla paralel olarak Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın Zamanın Kokusu kitabını okuyorum. Öte taraftan İsrailli biyolog Daniel Chamovitz’ın Bitkilerin Bildikleri isimli kitabı da elimin altında. Gelecek günlerde okumak üzere başucuma yığdıklarımsa Murathan Mungan’dan Şairin Romanı, Bulgar yazar Georgi Gospodinov’dan Zaman Sığınağı ve Budapeşte doğumlu Georg Lukacs’dan Roman Kuramı.

“Ne elim ne fikrim ne de kalbim bazı cins kitaplara asla gitmiyor”

Asla almam dediğin kitaplar var mı, ne tarz kitapları ya da yazarları hiç okumazsın?

Daha kitabın adıyla okura çok kesin bir mesaj verme peşinde olan türleri açıkçası hiç sevmiyorum. “Şunu yap, böyle davran”tonundan seslenen buyurgan yazarları da. Ne elim ne fikrim ne de kalbim bu cins kitaplara asla gitmiyor. Bir de hatırı sayılır bir kimse öldüğünde hemen arkasından yazılan biyografiler beni biraz kızdırıyor. Saf edebiyat duygusunun nemalanma güdüsüyle kirletilmesi gibi geliyor bu bana, hayalciliğin ve edebi emeğin bayağılaştırıldığı durumlar hoş değil. Böylesi kitapları okumaktan kaçınıyorum.

Seni düş kırıklığına uğratan ya da aşırı övüldüğünü düşündüğün kitaplar hangileri? Hoşlanman beklenen ama hoşlanmadığın bir kitap oldu mu?

Elena Ferrante’den “Napoli Romanları” serisi benim için bir düş kırıklığıydı. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım romanı özellikle çok övülmüştü. Bense kitabı yarılayamadım bile.

Hakkı yenmiş kitaplar dendiğinde aklına hangileri geliyor?

Butik yayınevlerinden çıkan çok şahane kitaplar görüyorum ancak raf ömürleri çok kısa oluyor. Diğer taraftan“On adımda mutluluk” ya da “Başarının sekiz formülü” cinsinden vitrin kitaplarının sürekli parlatılarak rafları uzun süre işgal modası bana fazlasıyla çirkin geliyor. Reklam kanallarına yatıracak parası olmayan birçok nitelikli yazarın bu anlamda hakkının yendiğini düşünüyorum. Emil Cioran’ın çok sevdiğim bir sözü var, şöyle diyor; “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkenin ikinci sınıf yazarlarıyla ilgilenmelisini, gerçek doğasını ancak onlar yansıtır. Ötekiler, yurttaşlarının değersizliğini başka bir kılığa sokar. Onlarla aynı durumda olmayı ne isterler ne de olabilirler. Bunlar kuşkulu tanıklardır.”

Vitrinde duran kitapları yazarları ikinci sınıftır demek istemiyorum elbette. Ancak büyük reklam bütçeleriyle desteklenen ve ne yazık ki kimi vasıfsız kitaplar birinci mevkii yolcuları gibi lanse ediliyor. Hâlbuki asıl güzellik diğer tarafta bana kalırsa. Titanik’in üçüncü sınıf mevkiinde yaşanan o muazzam eğlence gibi. İnsanın koşullara rağmen barındırdığı yeterli aydınlığı ve çok gündelik karanlığı bu alt kamara yolcularının yüzlerinde görürüz. Fakat gemi batarken ilk feda edilen de onlardır.

Son zamanlarda yayımlanan kitapları düşünürsen, bir keşiften söz edebilir misin? “Bir gün herkes şu kitaptan ya da şu yazardan söz edecek,” gibi…

Türk edebiyatından aklıma gelen ilk isim Berrak Yurdakul. Elleri Titremeden Ateşi Tutabilene isimli romanını çok büyük bir zevkle okumuştum. Kitabı kapattığımda uzun bir müddet kafamda dönüp durmuştu hikâyesi. Kurgu ve üslup beni çok etkilemişti. Hâlihazırda tanınan bir yazar oluşuna karşın ilerleyen zamanda daha da parlayacağına inanıyorum. Dünya edebiyatından örnek vermek gerekirse, doğrudan Per Petterson derim. 1952, Oslo doğumlu bir yazar kendisi. Elbette dünya çapında ciddi bir üne sahip, fakat Türkiye’de henüz bilinmeye başlandı ismi. Kitapları Metis Yayınları tarafından yayımlanıyor. Banu Gürsaler Syvertsen’in çevirisiyle basılan Benim Durumumdaki Erkekler isimli romanının çokça okunmasını temenni ederim.

Ece İrem Dinç’in Yangında İlk Kurtaracakları

(ya da Üstüne Asla Yağmur Yağsın İstemedikleri)

Adalet Ağaoğlu, Yazsonu

Henry Murger, La Bohem

Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı

Necib Mahfuz, Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı

Pascal Mercier, Lizbon’a Gece Treni

Sevgi Soysal, Tante Rosa

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi

Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Okurken dinlediği şarkılar

Avi Belleli, New Small Steps

Dennis Korn, Waltz for Selma

Cihat Aşkın-Mehru Ensari, Stambulu na Bosforu

Fazıl Say, Winter Morning in İstanbul

Eric Christian, Valse de l’adieu

Cihat Aşkın, Carousel

Eleni Karaindrou, Eternity And A Day

Güveç Üstündağ, Güz

Carmelo Travia-Giuliano Taviani, Yeniden Doğuş

Fazıl Say, Kumru Ballad

Bonus

Fikret Kızılok, Düşler

 

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments