Egoist okur

“Edebiyat sağaltıyor ve ben bu limana sığınıyorum”

Yazısına, edebiyatına eşik atlatmak için yeni bir “ses” bulmak için tehlikeli sulara açılan çok ünlü bir yazar… Ona hayran edebiyat tutkunları… Hayatında yeterince bağ kuramadığı babasını, Yazar’ı, ölümünden sonra anlamaya ve ardında bıraktığı gizemi aydınlatmaya çalışan bir evlat… Bir zamanlar edebiyatçılara ev sahipliği yapmış olan ama bu kimliğini çoktan kaybetmeye başlamış bir ada…

Oya Baydar’dan yazmak, yaratıcılık, yazarlık hevesi, yazma tutkusu, sanatçının “vasat”ı aşma kaygısı, zamanın önüne çıkan her şeyi öğüten gücü, edebiyatın metalaşması, sektörün talepleri, medyatik anlamda “iştah açan” çoksatarlar, “büyük kentlerde yuvalanmış masonik edebiyat klikleri”, bu dünyada var olmaya çalışan gençlerin önünü kesen ve beğenmediklerini kuyunun dibine iten “kibirli editörler”, dahası tüm bunların yanında en kalbe dokunanı, baba-evlat ilişkisi üzerine bir roman “Yazarlarevi Cinayeti”.

Ölümünden sonra, hakkında anlatılanlarla tanımaya başladığımız Yazar’ı ve esrarengiz ölümünü Oya Baydar’a sordum. Başka şeyler de sordum ayrıca. Mesela Aydın Bey’in sağlığında kurdukları hayali gerçekleştirerek Marmara Adası’ndaki evlerini gelecekte bir yazarlarevi haline getirmek projesini. Şunları anlattı:

“Dünyada yazarların bir süre gelip kaldıkları, çalıştıkları, eserlerini yazdıkları yazar evleri var. Aydın’la düşündük ve bizim evimiz de böyle bir mekan olsun istedik. Oya Baydar-Aydın Engin Yazarlarevi’yle hatırlanmayı, anılmayı istemiş de olabiliriz. İnsan ölümünden sonra da  izlerinin bir yerlerde kalmasını arzulayan bir varlık…”

Yazarlarevi Cinayeti

NİÇİN? Oya Baydar’ın kitabını okurken zihnime takılan soru…

“Edebiyat çevreleri zaten uzun süre beni yazar saymadı, onların gözünde ben bir ‘komünist militan kadın’dım”

Yazar’ın siyasi geçmişi, esas edebi üretimi hapisten çıktıktan sonra, orada dinlediği hayat hikayeleriyle başlıyor. Siz de benzer bir siyasi mücadelenin hep içindeydiniz. Üstelik siz de bir adada yaşıyorsunuz. Yaratıcısı olmanızın dışında bu kitapta ne kadar varsınız?

“Yazarlarevi Cinayeti”nde ben sadece romanın baş kahramanı Yazar’ın edebiyat, edebiyat ortamı, yazma edimi üzerine düşünceleriyle, bir de hikâyenin geçtiği Ada’da yaşıyor olmamla varım. Siyasi geçmişim Yazar’ınkinden çok farklı ama o geçmişi sorgulamamda biraz benzerlik bulunabilir belki.

Nabokov, “Bütün büyük romanlar özünde masaldır,” diyor. İlk bakışta bir gerilim romanı gibi görünen “Yazarlarevi Cinayeti”ne edebiyatın ve hayatın temel meseleleriyle uğraşan bir masal denebilir mi? Yazar, Şair gibi karakterleriniz birer kavram adeta. Salt kendilerini değil, başka yazarları, şairleri de temsil ediyorlar. Ada da anakaradan bağımsız olma özelliği taşıyan ve kendine has yaşama pratikleri gerektiren düşsel bir yer gibi.

Bütün romanlar bir hikâye anlatır, “Yazarlarevi Cinayeti” de ünlü bir yazarın yeni bir anlatım, yeni bir dil yakalayarak kendini aşma tutkusunun marazi bir saplantıya dönüşerek tehlikeli noktalara varmasını anlatıyor. Romanda gerilim ana unsur değil, metni gerilim üzerine kurmadım ama Yazar’ın kızı, babasının kuşkulu ölümünü araştırırken gerilim de kendiliğinden doğuyor. Asıl gerilim, Yazar’ın iç dünyasında ve kızın babasıyla ilişkisinde yaşanıyor. Yazar veya Şair karakterlerinde çoğu edebiyatçının duygularından, düşüncelerinden, tutkularından, zaaflarından izler olduğu düşüncenize katılıyorum. Ada ise insanlarıyla, yıllar boyunca geçirdiği değişimle, gündelik yaşamıyla düşsel değil tümüyle gerçek.

Sizde her şeyi başlatan ne oldu, böyle bir roman yazmaya nasıl başladınız, yolda nelerle karşılaştınız?

Bu romanı yazmama neden olan birkaç olay var… Birincisi, zaten romanda da anlatılıyor, “Benim romanım, ben yazdım” diyerek sokakta kendi kitaplarını satmaya çalışan genç. İkincisi, büyük merkezlerin dışında, küçük kentlerde, kasabalarda karşılaştığım ve edebiyata tutkuyla bağlı olan, yazmak, yazar olmak, yayımlanmak, okunmak için çırpınanlar. Üçüncüsü de hikâyenin geçtiği Marmara Adası’nın 50’lerde, 60’larda önemli yazarların, sanatçıların uğrak yeri olması ama bu geleneğin zamanla sönüp gitmesi.

Ölümünü izleyen günlerde hakkında anlatılanlarla tanıdığımız Yazar, kitapları çok satmış, çok okunmuş, başka dillere çevrilmiş bir edebiyatçı. Fakat gün geliyor bu ona yetmiyor, yepyeni bir hikâye bulmanın ve o hikâyeyi anlatmaya uygun bir dil yaratmanın peşine düşüyor. Ve bütün hayatını değiştiriyor…

Romanın kahramanı Yazar, okurların beğenisiyle, günümüz edebiyat dünyasının ölçüleriyle zaten “büyük” sayılan, çok okunan, çok satan bir romancı ama kendisi “vasatlığının” farkında, çoksatar olmasını vasatlığına borçlu olduğunu seziyor. Vasatlığı aşmayı, edebiyatın doruklarına ulaşmayı başarabilir mi? Kendini aşabilir mi? Denemek için hayatında radikal bir değişiklik yapması gerektiğine inanıyor.

Bir edebiyatçı için “sesini” değiştirmek bu denli radikal bir değişimi şart kılar mı?

Ben aslında edebiyatçının sesini tümden değiştirebileceğine düşünmüyorum. Edebiyatçı olgunlaşır, ustalaşır, edebiyatını geliştirir, yeni üsluplar deneyebilir, ilginç hikâyeler bulabilir ama kimliği, kişiliği aynı kaldıkça sesini değiştiremez. Eserleri de “özenti” olmanın ötesine geçemez

Ada’da köyün edebiyata meraklı gençlerini çevresine toplayarak küçük bir edebiyat çevresi oluşturuyor Yazar. “Adı konmamış, iddiasız bir ‘yazarlık atölyesi…” Siz hiç böyle bir grubun parçası oldunuz mu?

Ben hiç olmadım ama geçmişte böyle gruplar vardı. Hâlâ var mı bilmiyorum. Günümüzde yaratıcı yazarlık atölyeleri artık bu türden edebiyat çevrelerinin yerini aldı sanırım. Yazmaya şöyle ya da böyle hevesli insanların bir çevre içinde gelişmeye ihtiyaç duyduklarını düşünüyorum.

Tıkanma yaşayan Yazar’ın ödünç alabileceği bir dili, hatta anlamı araması, bunlarla yaratacağı başyapıt uğruna hayatını vermesi ürpertici bir şey. Anlatır mısınız?

Yazar’ın trajedisi, başyapıt saydığı ve ödünç aldığı, daha doğrusu “çaldığı” metni sesin gerçek sahibiyle paylaşmaya yanaşmamasından, sadece kendisine mal etmek istemesinden kaynaklanıyor. Bu hırs da o güne kadar ilkeli, dürüst, saygın biri olarak tanınan Yazar’ı trajik bir sona götürüyor.

Günümüz Türkiye’sinde yazarların dostluk, arkadaşlık ettiğine şahit oluyoruz da usta çırak ilişkilerine artık pek rastlayamıyoruz. Neden böyle?

Sözünü ettiğiniz anlamda usta çırak ilişkisi, sanırım sadece edebiyatta değil zanaat hariç başka alanlarda da pek kalmadı. Her şeyin çok hızlı geliştiği günümüz dünyasında herkes milâdı kendinden başlatma eğiliminde. Usta çırak ilişkisi anlamında olmasa da bir yazara bağlılık ya da onun edebiyatının açtığı yoldan yürüme çabasıysa sürüyor. Bu da özellikle genç yazarlar için iyi bir şey…

“Edebiyat çok kişisel bir alandır. Bir kılavuza teslim olmak, özgünlüğün önünde bir engel olabilir elbette ve yaratıcılığı törpüleyebilir”

Yazmaya başladığınızda sizin bir yol göstericiniz oldu mu, yoksa kendi yolunuzu kendiniz mi seçtiniz?

Sorduğunuz anlamda bir ustam, bir yol göstericim olmadı. Yol göstericim beş yaşında okumaya başladığım klasikler, bütün büyük yazarlar, yani dünya edebiyatının olanca birikiminin kendisiydi. Şimdi de “Yazar olmak istiyorum, ne yapmalıyım?” diye soran gençlere önerim, “Okuyun, ülke ve dünya edebiyatının klasiklerini, çağdaş edebiyatın başyapıtlarını okuyun, sonra yazmaya başlayın,” oluyor.

Tehlikeli bir şey midir edebiyatta bir kılavuzla yürümek? Özgünlüğün, kendi sesini arayıp bulmanın önünde bir engele dönüşebilir mi?

Bu biraz da kılavuza ve yazar adayının karakterine bağlı… Edebiyat çok özgün, çok kişisel bir alandır. Kılavuza teslim olmak, özgünlüğün önünde bir engel olabilir elbette ve yaratıcılığı törpüleyebilir. “Yazarlarevi Cinayeti”ndeki Yazar karakterinin de zaten tam tersi görünmekle birlikte aslında destekleyici değil, köstekleyici olduğunu hatırlayalım.

“Adaletsizlik, eşitsizlik edebiyat alanında da var,” diyor Yazar’ınız. Siz şanslıydınız. Herhangi bir engelle karşılaşmadınız… Ya da sorayım, hakikaten böyle mi oldu?

Bir bakıma evet, ben şanslıydım. 1959-64 yılları arasında yazdığım ilk gençlik romanlarımdan otuz yıl sonra yeniden edebiyata döndüğümde, yurtdışında siyasi mülteciydim ve Türkiye’ye ne zaman dönebileceğim belli değildi. Frankfurt Kitap Fuarı’nda Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’e rastlamasaydım, Erdal, 12 Eylül faşist darbesi döneminin Türkiyesi’nde yayımlanabileceğini bile düşünmediğim “Elveda Alyoşa”yı basmaya cesaret etmeseydi, “Elveda Alyoşa”, Sait Faik Hikâye Ödülü’nü kazanmasaydı, ben belki yazmaya devam etmezdim bile. Ama şunu da söyleyim, edebiyat çevreleri zaten uzun süre beni yazar saymadı, çoğunun gözünde “komünist militan kadın”dım. Kabul görmem 2001’de, “Sıcak Külleri Kaldı” romanımla Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanmamdan sonra oldu. Siyasi kimlik bazen edebi kimliği geri planda bırakabiliyor.

Sizi anlayan, destekleyen bir hayat arkadaşınız da vardı. Aydın Bey’in bu anlamda, yani bir “çelmelemeyen, yüreklendiren” olarak yazarlık hayatınızdaki etkisini anlatır mısınız?

Aydın, sadece edebiyat alanında değil, başka konularda da hep “destekleyen, yüreklendiren” biriydi. Ne yaptıklarıma karışırdı ne de yazdıklarıma. Benim de zaten özgürlüğümü kısıtlayan biriyle birlikte olmam mümkün değildi. Birçok kadın sanatçı, edebiyatçı ve yazar, erkeğin gölgesinde kaldığından bekleneni verememiştir.

Karakterinizde olduğu gibi “yazarlık tıkanması” denen şey size de olur mu? Nasıl üstesinden gelirsiniz?

İlle de bir şeyler yazayım, gecikmeden yayımlayayım havasında bir yazar değilim. Söyleyecek, paylaşacak bir sözüm varsa, insanın trajik kaderinin boğazıma tıkadığı çığlığı tutamadığım bir ruh hali içindeysem yazıyorum. Bu yüzden sözünü ettiğiniz türden bir tıkanma yaşamadım. Ama bazen yazarken kurguda takıldığım olur ya da bir karakteri istediğim gibi derinleştiremediğimi fark ederim ve yazdığımdan memnun kalmam. Bu başka bir şey…

Edebiyat yapıtlarına sayısız gönderme içeriyor romanınız, yazar ve kitap adları, alıntılar… Adeta edebiyata bir aşk ilanı gibi… Ben sık sık not alarak, küçük okuma listeleri oluşturarak okudum. Mesela Samih Rifat’ın “Ada” kitabı ilk okuyacaklarım arasında yerini hemen aldı. Romanda oluşturduğunuz bu yazı evrenini nasıl anlatırsınız

Kısaca iyi edebiyat, insanı derinleştiren, yaşama anlam katan bir edebiyat arayışı diyebilirim. Romanda sözü geçen kitapların, şiirlerin kimisi çok basit görünüyor, kimisi de az okunmuş, az bilinen eserler ama hepsi de iyi edebiyatı örnekleri. Böyle bir yazı evrenini ülkemizin ve dünyanın içinden geçtiği bu güç dönemde sağaltıcı, kurtarıcı buluyorum ve ben de bu limana sığınıyorum.

Yazar sonunda Ada’daki evini dünyanın her yerinden yazarların gelip kalabileceği bir yazarlarevi haline getiriyor. Bunun sizin de hayaliniz olduğunu biliyorum. Evinizin gelecekte yazarlarevi olarak kullanılmasını arzu ettiğinizi de öğrendik bir süre önce. Bundan bahsetmenizi rica etsem…

Adalardaki, kırsaldaki yazlık evlerin çoğu, o evlerin ilk sakinleri artık gelemez olduklarında ya da bu dünyadan ayrıldıklarında boş kalıyor. Çoluk çocuk ya uzaklarda oluyor bizim oğlumuz gibi ve işleri güçleri gelip kalmalarına izin vermiyor ya da dünyaları farklı oluyor. Bir zamanlar o kadar severek, isteyerek yaptırılmış, içlerinde mutlu yaşanmış bu evlerin ıssızlaşması, kapanması, kendi kaderlerine terk edilmesi bana hüzün veriyor. O yüzden Aydın’la düşündük ve bizim evimiz bu hale düşmesin, ıssızlaşmasın, bir işe yarasın, yazarların rahatça çalışabilecekleri bir mekan olsun istedik. Dünyada yazarların bir süre gelip kaldıkları, çalıştıkları, eserlerini yazdıkları böyle yazar evleri var. Türkiye’de de sayıları artmaya başladı. Öte yandan, Oya Baydar-Aydın Engin Yazarlarevi’yle hatırlanmayı, anılmayı da istemiş olabiliriz. İnsan ölümünden sonra da hatırlanmayı, izlerinin bir yerlerde kalmasını arzulayan bir varlık…

17 yaşında aşk romanı yazmıştı

Oya Baydar, 17 yaşındayken bir aşk romanı yazmış hatta hafif erotik bölümleri olan bu roman Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiş. Hayatı oradan devam etse, belki onu bir aşk romanları yazarı olarak tanıyacaktık. Yıllar önceki bir röportajımızda bunu ona söylediğimde “Sadece aşk romanları yazacak biri değilim. Küçükken Batı edebiyatındaki büyük toplumsal romanlara hayranlık duyuyor, ‘Keşke bizde de böyle olaylar olsa da yazsam’ diye hayaller kuruyordum. Sonradan o olayların tam da içine daldık işte. Öte yandan, tüm bunları yaşamasaydım bugün yazdığım romanları da yazamazdım.”

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments