Egoist okur

Ahmet Büke’den ekmek, zeytin ve “iyi palavra atma yeteneği” üzerine

Ahmet Büke’nin yeni kitabı “Ekmek ve Zeytin” çıktı. Kendine has bir dili, dünyası olan bir yazar Ahmet Büke. “Ruhlu” derim ben bazı kitaplara, onunkiler öyle. Hikayelerini özetle deseniz özetleyemem; onlarda küçük ayrıntılar büyür, zaman durur, dil güzelleşir…

Bir de ne anlatsa, sanki ben kendime anlatmışım onu daha önce de şimdi kendimden dinliyormuşum duygusu olur.

Açıkçası onunla ne konuşulur, ne sorulur ona, bilemedim bu yüzden, zorlandım bir parça. Belki edebiyat üzerine değil, başka şeyler üzerine konuşmalıydık. Sonuç aşağıda. Sizi onunla ve röportajımızla baş başa bırakayım…

Gülenay Börekçi

ahmut buke egoistokur gulenay borekci 1

Nasıl bir yerden bakıyorsunuz yazarken ve neleri görüyorsunuz?

Darlanınca yazıyorum ben. “Öf ulan,” der insan gider annesinin sizine yatar, yumar gözlerini. Öyle bir uykuya dalma hissiyatı oluyor bende. Kendimi onarma ya da hayata direnme ihtiyacı hissedince oturup yazıyorum. Yani büyük acılar, yaratma sancıları çekmiyorum. Bir de sinemaya yapar gibi öykü yazmayı seviyorum ben. Görerek yazmak gibisi var mı bu hayatta!

Yazıyla ilgili geçmişinizden söz eder misiniz?

Yazmak aklımda yoktu benim. Okumayı her zaman sevmiştim ama yazmayı hiç düşünmemiştim. Zaten lisede edebiyat derslerinden de zorla geçerdim. Otuz iki yaşında ilk öyküyü yazdım. Gerçekten para kazanmak için yaptığım işlerden çok bunalmıştım. O zaman bu işin hayatımı değiştirebileceğini anladım. Gerçekten de edebiyat insanın hayatını raydan çıkarabiliyormuş.

Edebiyat dünyamıza girdiğinizden beri sizi en mutsuz eden şey ne oldu? Siyasi arenada olup bitenlerle edebiyat arenasında olup bitenlerin paralellik gösterdiği oluyor mu? Gündelik hayatımızı sürdürürken başımıza gelen şeyler edebiyatla ilişkimizi, algımızı etkiliyor mu?

Ben yazıyorum da edebiyat dünyasının içindeyim pek sayılmaz. Birkaç arkadaşım var oradan sadece. Şahit olduklarımın arasında bana en yabancı gelen şey ruhen yaşlanma oldu. Bir genelleme yapmıyorum ama kimileri yeni kuşağın iyi yazmadığını söylediklerinde içimden gülümsüyorum. Daha eskilerin kendilerine yaptıklarını yenilere reva görmekte çok mahir bir ülkeyiz. Yine, internetin ve teknolojinin edebiyata zarar vereceğini duymayı garipsiyorum. Belki de yazının bulunmasından sonraki en büyük alt üst oluşla karşı karşıyayız. Buna tutucu bir pozisyona almak anlaşılır değil bence. Benzer şekilde, insanların depolitize, duyarsız ve ilgisiz olduğu için okumadığına dair yapılan genellemelerin öteki siyasal kilişelerle ne kadar uyumlu olduğunu görüyorum. Halkın siyasal tercihlerine saygı duyup, oradan kendi eksikliğini anlamak yerine çaya, çorbaya limon niyetinde yapılan “bidon kafalılar” diskurunun edebiyata da zaman zaman taşındığını düşünüyorum.

Korsakoff Sendromu bellek kaybının bir çeşidi. Şu anda yaşadığımız bellek kaybını iyileştirmekte, bizi bir şekilde sarsıp kendimize getirmekte edebiyatın, yazının üzerine düşen rol ne sizce?

Bilişsel bozukluklar, kısa ve uzun süreli hafızada bozukluklarla malul bir hastalık Korsakof Sendromu. Vücudun gereksinim duyduğu vitamin ve proteinleri kaybederek zihinsel ve psikolojik denge yoksunu hale gelmesiyle tezahür ediyor. Hastalar, yaşadıkları hafıza göçmelerini telafi etmek için boşluk doldurma yoluna gidiyor. Yani feci derecede istemsizce yalan söylemeye başlıyorlar. İşte galiba edebiyat koca bir toplumun bu kendince boşluk doldurma halinin karşısında duruyor. Tarihe not düşüyor, tanıklık ediyor. Bunu da huysuz bir vakanüvis edasıyla değil kendi naifliğiyle yapıyor. Edebiyat olduğu sürece hiçbir suçu halının altına süpüremezsiniz.

Edebiyatın dünyayı değiştireceğine inanıyorsunuz. Bu anlamda üzerinizdeki sorumluluk nedir?

“Benim duam geçmez ki bedduam tutsun” diye güzel bir lafı var bir abimizin. Ezcümle, bir sorumluluk hissetmiyorum üzerimde. Zaten böyle “sorumlu ol, kendine gel, ciddi ol” hallerinin edebiyata da bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Yazarlar topluma ayar vermez; okurlar da yönlendirilecek kitleler değildir. Yazanın belki de yapması gereken tek şey daha iyi yazması olabilir.

Okuduğunuzda sizi değiştiren kitaplar oldu mu? Ne şekilde etkilediler sizi?

Andrei Platonov’un her cümlesi beni etkiliyor. Çok dışardan ve çok uzaktan insana bakarak her şeyi bu denli açık ve temiz görmesi çok sarsıcı geliyor bana. O yüzden uzaylı olabileceğine inanmaya başladım.

Sizi değiştiren insanlar kimler oldu?

Dedem. “İyi palavra atmak yalancılık değil yetenektir,” demişti çocukken bana. Öykücülüğün temeli olduğunu düşünüyorum şimdi :)

Okumak neye yarar?

Umut etmeye.

Peki yazmak neye yarıyor?

Umutsuzlukla baş etmeye.

Bir sohbetimizde, “Keşke hep öykü yazsam, başka hiçbir şey beni bu kadar mutlu etmiyor” gibisinden bir şey söylemiştiniz. Yazmasaydınız olur muydu?

Onun yerine başka bir şey gelirse neden olmasın. İnsan balık tutmayı, yazmayı, çocuk büyütmeyi ya da film çekmeyi de sırayla çok sevebilir.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of