Egoist okur

“Hepimiz kendi masallarımızın kurbanlarıyız…”

“Benim hep Rapunzel gibi bir kulem oldu. Kapısız, yüksek duvarlı. Ve mutluydum orada. Sonra bir gün, biri girdi içeri. Rapunzel masalını dinleyerek büyüdüğüm için ‘O’ sandım, beni kurtaracak sandım. Meğer zorla yükledim ona bu görevi, o hiç istemezken. Ama sanırım zamanla o da sevdi bu oyunu. Beraberce yıktık kulemi, her seferinde daha güçlü darbelerle. Kuledeki hayatımdan geriye hiçbir şey kalmayana kadar… yerle bir ettik! Sonra baktık ki tamamen dışarıdayız, sığınacak hiç bir yer kalmamış. Birbirimize sığınamadık… O kaçtı, ben kaldım. Yapayalnız… Çünkü kulemi yıkarken aslında kendimi yıkmıştım. Başbaşa kaldığım kadını tanıyamaz oldum, neler yapmıştı bunca sene kendine, nasıl bir işkenceydi bu, yara bere içindeydi ruhu. Ve şimdi her şeyi yeniden inşa etmek zorundaydım.”

Biricik Elis Simson‘un bu şahane yazısını siz de okuyun, düşünün üzerine, kendi kulelerinizi, kalelerinizi, zindanlarınızı sorgulayın sonra… Elis’in bir hapishanenin yerle bir oluşunu ama o geride kalan enkazın yarattığı yeni parmaklıkları, özgürlüğün nasıl arandığını, nerede bulunduğunu yazdığı çağdaş masalı ben çok sevdim, umarım siz de seversiniz…

Gülenay Börekçi

egoistokur rapunzel elis simson

“Hepimiz kendi masallarımızın kurbanlarıyız…”

Küçükken en sevdiğim masal Rapunzel’di. Kayıp bir prensesti Rapunzel ve upuzun saçları vardı. Yüksek bir kulede yaşıyordu. Kapısı yoktu kulenin, hiç dışarı çıkamıyordu. O yüksek duvarların arasında tek başınaydı, içerde kendi dünyasını kurmuştu. Dış dünyayı merak etse de çıkmaya cesaret edemiyordu… Masalın bildiğimiz versiyonunda bir gün, tam da masallara yaraşır gibi, yakışıklı ve iyi yürekli bir ‘prens’ gelip Rapunzel’i kurtarır o yüksek kapısız kulesinden. Rapunzel’in yıllardır hapsolduğu yanılsamasını da yıkıverir bu prens, çünkü kızcağız bu sayede keşfeder kraliyet ailesinden daha ufacık bir bebekken kaçırılan bir prenses olduğunu. Rapunzel’in tüm hikayesini altüst eder bu prens. Önceden metrelerce aşağıdaki bir yabancıyken, sonradan dünyasını büsbütün değiştiren bir sevgili olur. Ve masallar böylece başlar hayalgücümüzü manipüle etmeye, baskı altına almaya… yüksek kulelerde yaşayan kurtarılmayı bekleyen gizli prensesler olduğunu sanmaya başlar küçük kızlar. Aşkın onları kurtaracağını düşler, dışardaki dünyayla tanıştıracağını umut ederler. Birçok masal gibi Rapunzel de, hayata, aşka ve kadınlığa bakışımızı çok derinden zedelese de hala en sevdiğim hikayelerden biridir…

Birkaç sene önce Walt Disney ekibi bu masalı revize etti. Bu yeni versiyonda Rapunzel cesaretlenmişti. Prens kuleye girdiğinde ona, dışarıya çıkmak ve dış dünyayı keşfetmek istediğini söyledi. Bunun üzerine ikisi bir anlaşma yaptı. Duvarları yıkmadan dışarı çıkardı prens onu ve bir sürü macera yaşadılar beraber. Tabii ki bu heyecanlı ve zorlu yolculuğun sonunda aşık oldular. Bu sırada Rapunzel gerçek ailesine kavuştu. Bir savaş sahnesinde yaralanan prensi iyileştirmek için şifalı saçlarını kesti. Masalın Disney versiyonunun sonunda Rapunzel kısa saçlıydı… Bir zamanlar dış dünyaya uzattığı saçları, o dünyayla ilişki kurmasını sağlayan bu bağ artık ona sadece ayak bağıydı. Saçlarını uzun uzun peşinden sürüklediği sürece saçlarının dağıttığı şifanın ona bir faydası yoktu ki zaten… Disney versiyonu, Rapunzel’i tanımlayan en önemli özelliği de masalın sonunda dönüştürmeyi amaçlamıştı. Kulesini geride bırakan, prenses olduğunu öğrenen, aşık, cesaretli ve kısa saçlı bir kadındı artık karşımızdaki… Yani aslında Disney, ‘tam da masallardaki gibi’ olan o abartılı gerçeküsü büyüsünü bozmuştu hikayenin. Onu bir büyüme hikayesine çevirerek ‘erişilebilir’ yanılsamasını daha da kuvvetlendirmiş ve bu sayede de aslında daha büyük bir manipülasyon istilasına maruz bırakmıştı izleyicilerinin hayalgücünü…

Hepimizin hayatında şuna benzer bir dönüm noktası vardır elbet. Aşık olduğun kişi çok fena canını yakmıştır. Tüm hayallerinin başrol oyuncusu bir anda, o güne kadar özene bezene kurduğun her hayali katlederek çekip gider. Yapayalnız kalırsın. Sığınacağın hayallerin de yoktur. Zamana bırak, zaman en iyi ilaçtır derler, beklersin. Genelde göz yaşları, nefes sıkışmaları, karın ağrıları, yiyemediğin yemekler, gülemediğin gülümsemeler, bakamadığın yıldızlar, dinleyemediğin şarkılarla dolar bu zaman… Ama dediklerinin aksine, akmaz, geçmez. Zamanı da mı durdurup gitti diye düşünürsün. Sonra bir gün bir bakarsın, sürüklenmişsin. İşte gelmişsin o dünüm noktasına, zamanın tekrar akmaya başladığı eşiğe. Bu gümrük kapısında, o acıyı bırakmak zorundasındır. Peki, durduğunu sandığın zaman mı taşımış seni oraya, yoksa bütün o dokunamadığın bedenler, bakamadığın gözler, kendine verip tutamadığın sözler mi? Durup bakarsın bu acıya dayanmaya çalışarak kat ettiğin yola. Sonra kendine bakarsın, ‘allahım bu ben miyim?’ dersin hayretle. Bir yarayı iyileştirmeye çalışırken bedeninin her yerinde daha fazla yara üretmişsin meğerse. Kendinden nefret edersin, yaptığın herşey için pişmansındır ve kendine çektirdiğin acı için kendini affedemezsin… işte o noktada, bu hesaplaşma artık ‘o kişi’den kopmuştur, sadece kendinlesindir (ki zaten hep kendinleydin! Sadece bunu yeni fark ediyorsundur) Öfkenin de, acının da, hayalkırıklığının da sebebi ve sonucu sensindir, başka kimse değil. O kişi zaten geldiği gibi gitmiştir. Geçmişin ve geleceğin yükü sadece senin omuzlarındadır… ve şimdi eskisinden daha ağırdır. Neden? Çünkü şimdi her şeyi yeniden inşa etmeye başlamalısındır.

Benim hep Rapunzel gibi bir kulem oldu. Kapısız, yüksek duvarlı. Ve mutluydum orada. Sonra bir gün, biri girdi içeri. Rapunzel masalını dinleyerek büyüdüğüm için ‘O’ sandım, beni kurtaracak sandım. Meğer zorla yükledim ona bu görevi, o hiç istemezken. Ama sanırım zamanla o da sevdi bu oyunu. Beraberce yıktık kulemi, her seferinde daha güçlü darbelerle. Kuledeki hayatımdan geriye hiçbir şey kalmayana kadar… yerle bir ettik! Sonra baktık ki tamamen dışarıdayız, sığınacak hiç bir yer kalmamış. Birbirimize sığınamadık… O kaçtı, ben kaldım. Yapayalnız… Çünkü kulemi yıkarken aslında kendimi yıkmıştım. Başbaşa kaldığım kadını tanıyamaz oldum, neler yapmıştı bunca sene kendine, nasıl bir işkenceydi bu, yara bere içindeydi ruhu. Ve şimdi her şeyi yeniden inşa etmek zorundaydım.

İnsanın sığınıp huzur bulduğu iç dünyası, o kendine ait odası, mağarası harabeye dönüşmesi ne büyük bir çaresizlik… Kendine bile sığınamamak ne fena… Gücünü toplayacağın, görünmez olmak istediğinde kaçacağın, içinde farklı meşguliyetlerle kendini besleyeceğin bir yer kalmamıştı. Güneşin yakıcılığını derinde, rüzgarın şiddetini kalbinde, yağmurun damlalarıyla yarışan gözyaşlarını on misli, yüz misli, bin misli hissetmiştin ortada, apaçıkta, seni koruyan duvarların, çatın, kulen yokken… Ama işte bir gün uyanıyor içindeki inşaat işçisi. Yıkıldıysa yaparız yenisini deyiveriyor. Ve başlıyorsun hem kendini, hem de yıktığın kuleni yeniden oluşturmaya.

Dinlediğim her yeni şarkı, izlediğim her yeni film, gittiğim her yeni konser, tanıştığım her yeni insan, okuduğum her yeni kitap kulemin duvarlarını oluşturan tuğlalardı. O kadar kaptırmıştım ki kendimi yeni bir hayat kurmaya, yeni bir kule inşa etmeye, hiç fark edemedim ne kadar zamanın geçtiğini, ne kadar çalıştığımı ve duvarları ne kadar yükselttiğimi. ‘Kendini açmıyorsun’ diyordu insanlar. Evet açmıyordum, önce iç dünyamı kurmalıydım kendimi açabilmek için… ki sonra yine yaralanırsam kaçıp sığınabileceğim güvenli bir evim olsun. Yaralanmak değildi korkum, kendime sığınamamaktı. Yoksa gayet iyi biliyordum, yaralanmak ve acı çekmek zaten hayatın bir parçası. Ama insanın kendine sığınamaması feci bir şey, yıkıntılar arasından uğuldayan seslerle sonsuz bir savaş. Düşünsene: ‘bana bunu nasıl yaparsın’ diye acıyla haykırdığın kişi sensin, ‘tamam üzülme geçecek, herşey düzelecek’ dediğin kişi de yine sen… ve bu sözlere bir an olsun inanmayan da yine sensin! Kule gibi dimdik durduğunu sandığın o sen yıkılınca bu seslerin nereden geldiğine de şaşırır oluyorsun… parçaları toplamak istiyorsun, yeniden birleşmek, kendine gelmek ve tüm o sesleri aynı kaynağa çekmek.

Sonra hiç beklemediğin bir anda bir gün daha inşaat daha devam ederken, olduğun yerde kendini güvende hissederken, içinden bir ses ‘yaklaş duvarlara da bir aşağıya bak’ der. Bakarsın, olduğun yerden aşağıdaki insanları artık göremediğini, yerle temasımı iyice yitirmeye başladığını ve huzuru sadece bu inşaatla uğraşırken bulduğunu fark edersin. Duvarları o kadar yükseltmişsin ki, kimse içeri giremiyor. Kule haddini bilmez bir şekilde bulutlara yükselmiş, aşağıda ne olup bittiğini umursamamış…

İşte ben de kendimi tüm dünyaya kapatıp tüm çabamla inşa ettiğim kulemin, arsızca göğe erişmek istediğini fark etmiştim. Sanki tepelere çıktıkça bana kimse zarar veremeyecekti artık. Oysa en büyük zararı kendimi yeniden kurmaya gayret ederken kendim vermiştim. Kendi kendimi hapsetmiştim bu kuleye. Dışarı çıkabilmek için kaçak çıktığım katları yavaş yavaş indirmenin vaktiydi. Yavaş yavaş, temkinli bir biçimde… çünkü inşa ettiğim her katta kendimi de kurmuştum. İnsanın kendisini yıkması kolay olmuyor. Ama kendinin içinde bir mahkum mu yoksa geçici bir sığınmcı mı olduğunu iyi ayırt etmen gerek. İyileşip hayata karışması gereken o kadının gitmesine izin vermiyorsan, Rapunzel’i kulesine hapseden üvey anneden farkın ne o halde? Oysa maksat sığınabilmekse yine kendine, sığınabilecek bir kendilik kurmaksa, onu zaten yapmıştım… yüksek duvarlara gerek yoktu ki… nihayetinde kasırga dinmişti ve ben hayatta kalmayı başarmıştım. Şimdi güneş yeniden ısıtırken, rüzgar yeniden saçlarını ve yanaklarını okşarken, yağmur yeniden canlandırırken tenini, günleri bu duvarların arkasında geçirmek hayata haksızlıktı. Bana kalbimde ufacık bir mağara yeterdi sığınmak için… konfora gerek yoktu, ben savaşmayı öğrenmiştim artık. Kalp kanırtarak açılmaz, açılmaya hazır olduğunda açılır, bunu öğrenmiştim. İçimdeki inşaat işçisi belki de yıllardır dinlediğim Rapunzel’in kendimce bir yorumuydu… ve benim Rapunzel’imin artık kulesini kendi iradesiyle, kendi elleriyle, kimseye ihityaç duymadan yıkacak cesareti vardı!

Elis Simson

2
Leave a Reply

2 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

İçerik de en az başlık kadar harika olmuş. Çok beğendim yazınızı tebrik ederim.

nihal cenkci

biraz önce bloğumda buna benzer bir şey yazmıştım. Evrenin gücüne inanmak lazım:)