Egoist okur

Elizabeth Taylor: Lezzetli, sulu, olgun bir meyve

İçimizdeki en ilkel güdüleri, çoktan medenileştirdiğimizi, öldürdüğümüzü sandığımız karanlık ve vahşi yanımızı edebiyat ve sinema sayesinde hâlâ uyanık tuttuğumuzu dile getirdiği Sexual Personae adlı kitabıyla adeta bir devrim yaratmıştı Camille Paglia. Kitabı bir solukta okumuş ve “bugüne dek niçin kimse bunları dile getirmedi?” diye düşünmüştüm. Anlattıkları o kadar yeni ve farklı, bir yanıyla da o kadar doğruydu. Bu her yazdığıyla tartışma yaratan yazarın, 1992’de Penthouse dergisinde enteresan bir makalesi çıkmıştı. Orada Elizabeth Taylor’ı bir çeşit ön-feminist olarak adlandırıyordu: “Onda, feminizmin bir türlü açıklayamadığı halde sürekli olarak yok etmeyi denediği bir cinsel kuvvet var. Delilah, Salome ve Truvalı Helen gibi efsanevi kadınların düzen bozma yetisine günümüzde artık sadece Elizabeth Taylor gibi starlar aracılığıyla tanık oluyoruz. Feminizm, femme fatale kavramını kadın düşmanlığına dair bir klişe sayarak bize unutturdu. Oysa bu kavram gerçekte kadının cinsellik denen diyardaki ezeli ve ebedi hükümranlığının simgesidir.”

Geçen hafta ölen Elizabeth Taylor üzerine birçok anma yazısı yayınlandı. Lakin bunlardan en ilginç olanı bence salon dergisinin Camille Paglia’yla yaptığı söyleşiydi. Lezbiyen olduğunu gizlemeyen Paglia kaybettiği bir sevgiliyi anlatır gibi anlatıyordu Taylor’ı. Bazı parçalarını kısaltarak almak istiyorum.

Gülenay Börekçi

90’larda, hatırlarsınız, Meryl Streep gelmiş geçmiş en büyük oyuncu olarak selamlanıyor, Elizabeth Taylor’sa daha çok dalga geçilen biri olarak hatırlanıyordu. Oyunculuğu küçük görülüyor, yeterince ciddiye alınmıyordu. Penthouse’da yazdığım yazıda aslında bir protesto eylemi gerçekleştiriyordum. Çünkü bana göre Streep’in bütün o sonradan edinilmiş teknik ustalığına rağmen Elizabeth Taylor çok daha büyük bir oyuncuydu. İnsanlar Taylor’u klasik filmler yeniden popüler olunca tanımaya başladı. Bir oyuncu olarak gücü, tüm külliyatıyla elde ettiği başarının görkemi böylece anlaşıldı. Profesyonel hayatı çoktan bitmiş de olsa Taylor yeniden saygın bir oyuncu haline geldi.

Taylor, bugün beyazperdede görmenin imkansız olduğu belirli bir kadınlık türünü temsil ediyordu. Varoluşunun kökeninde hormonal gerçeklik vardı, tabiatın diriliği… Tek başına, cinsiyetin sadece basit bir toplumsal inşa olduğunu iddia eden post-modernizme ve post-yapısalcılığa atılmış canlı bir tokat etkisi yaratıyordu. Mesela Lisa Cholodenko’nun yönettiği The Kids Are All Right, sahiden harikulade bir film, fakat Julianne Moore ile Annette Bening bakarken insana acı verecek kadar cılız görünüyor. Kötü oynadıklarını söylemiyorum, özellikle Benning’in çağdaş Amerikan iş kadını portresi kesinlikle bir Oscar’ı hak ediyordu. Benim söylediğim, bugün Hollywood yıldızlarının bize sunduğu görüntülerin hep böyle olduğu; dünyanın büyük bir kısmında yaşayan kadınlarla ilgisi olmayan, pilatesle şekillenmiş iskelet bedenli, anoreksik silüetler… Hollywood’un yansıttığı kadın tasvirinde neredeyse android bir hava var. Gwyneth Paltrow 1930’larda yaşamış olsaydı, sırık bedeni yüzünden kimse onu çekici bulmazdı. Oysa bugün genç Amerikalı kadınlara nihai ideal olarak sunuluyor. Son birkaç yılımı Brezilya’da seminerler vererek geçirdiğim ve mizah duyguları, enerjileri, dürüstlükleri ve cinselliklerini çok doğal ve güzel bir biçimde ifade edişleri sebebiyle Brezilyalı kadınları büyüleyici bulduğum için, bu bana iyice katlanılmaz geliyor. Brezilyalı kadınları bu bakımdan eski Hollywood aktrislerine benzetiyorum. Taylor’a dönersek; o aslında Ava Gardner’ın devamı gibidir. Meslek hayatlarının başında, özellikle konuşma tekniği bakımından  yetersiz sayılabilecek olmalarına rağmen, taylor da Gardner da olağanüstü şehvetli ve kendiliğindendi, hayvani denecek türden bir çekicilikleri vardı. İnsanlar Meryl Streep’in konuşma tekniğine hayran, “Aksanı muazzam, diksiyonu da şahane” filan diyorlar, fakat bence Streep canlandırdığı karakteri yaşamıyor, onları üzerine birer kostüm gibi geçiriyor. Yaptığı aslında drag queen’lerin yaptığı şeyin aynısı, yani taklit. ve çok yapay. Hepsi zihinle alakalı, kalple ya da bedenle değil.

Laurence Olivier’den sonra ortaya çıkan en büyük Shakespeare aktörü olduğu söylenen Richard Burton, kamera karşısında rol yapmak konusunda Elizabeth Taylor’dan çok şey öğrendiğini anlatırdı. Sinema oyunculuğu genel olarak biraz hafifsense de zordur. Göz kapağındaki ufacık bir seyirme, devasa bir eylemdir perdede, tam da bu yüzden Elizabeth Taylo, Meryl Streep’e göre çok daha büyük bir oyuncudur. Streep oynadığı rolü çalışır, çalışır, çalışır, karşılığında da seyirciden yerlere eğilmesini bekler. “Bakın ben neler başarıyorum. Sizin için yaptıklarımı görün…” Streep zeki ve yetenekli bir oyuncudur, ama perdedeki etkisi Taylor’ın yanına bile yaklaşamaz. Eğitimli olmadığı için Taylor’ın teknik eksikleri vardır aslında. Yüksek sesle konuştuğunda sesi biraz cırlar. Ve Who’s Afraid of Virginia Woolf filmindeki Martha karakterine uysa da Kleopatra rolünde bir parça sırıtabilir bu. Ama aldıran kim! Taylor lezzetli, sulu, olgun bir meyvedir. Hayatın tadını sonuna kadar çıkarır. Yemeyi ve içmeyi sever, süs eşyalarına bayılır, şahane bir mizah duygusu vardır, katıla katıla gülerken sesi yüzlerce metre öteden duyulur…  Bazen zorunlu olarak kraliçeleri de canlandıran sıradan, dünyevi bir kadındır o. Performansları da müthiştir. Örnekse, Suddenly Last Summer filminin o upuzun finalinde eşcinsel kuzeninin linç edildiğini ve “götürmeye” çalıştığı çocuklar tarafından çiğ çiğ yendiğini nihayet hatırlayışı…

Elizabeth Taylor 11-12 yaşlarımdan beri benim için dev pagan tanrıça oldu. Zirvedeki hallerine tanık olduğum için şanslıyım. Bir kültür eleştirmeni ve feminist olarak duyarlılığım en derinde hep onunla şekillendi. 1950’ler Amerika’sında sarışınlar saf ırktan sayılırdı. Doris Day, Debbie Reynolds ve Sandra Dee gibi neşeli sarışınlar istila etmişti ortalığı. Ve karşılarında Elizabeth Taylor vardı, esmer, etnik görünümlü ve göz kamaştırıcı… Yahudi, İtalyan, İspanyol hatta Faslı gibiydi. Kültürler üstüydü. Sarışın liseli kızların ve ponpon kızların üstünlüğüne son verendi. Alabildiğine püriten bir dönemde cinselliğini açıkça yaşayabiliyordu. Cüretkar bir şeydi bu. Bir erkekten ötekine gidiyordu. Bir uçak kazasında ölen Mike Todd’un trajedisinin hemen ardından Eddie Fisher’ı Debbie Reynolds’ın elinden alıyordu. Debbie Reynolds’ı bu şekilde küçük düşürmesi karşısında aldığım zevki tarif edemem size. Gerçi artık hem Debbie Reynolds’a, hem de Doris Day’a çok iyi komedyenler oldukları için hayranlık duyuyorum, ama o zamanlar, küçük bir kızken, ikisine de tahammül edemezdim. Bana ve kuşağıma zorla dayatılan sakarinli, iyi kız stilini simgeliyorlardı, herkes onlara benzememiz gerektiğini dikte edip duruyordu. Elizabeth Taylor ise kötüydü! Kötü kızdı o! Ve ben buna bayılıyordum.

Onda kırılgan birer enkazı andıran Marilyn Monroe veya Rita Hayworth’ta bulunmayan bir sağlamlık vardı. Hayworth’ın da perdede yumuşacık, enfes bir kadınsılığı vardır, ama Taylor gibi zor lokma değildir. Taylor’da sağ kalma içgüdüsü müthiştir. Onda sevdiğim şeylerden biri de, tüm o trajedilerden ve ölüm tehlikelerinden kurtulduktan sonra acısıyla oyunculuğunu büyütmesi… İnsan 1961 yılında Londra’da zatürreeden ölmek üzere oluşunu unutabilir mi? Sedyedeki görüntülerini, gırtlak ameliyatlarını… Sonra dimdik ayağa kalkıp Oscar alışını… Tüm hayatımın en unutulmaz televizyon anlarının başında gelir bu, Oscar ödüllerini beklerken dua edip duruyordum, o kazansın diye. Sonra göğsü ve boynu açık bir elbiseyle sahneye çıktı. Hayır, boynunda bandaj filan yoktu, yara bandı bile yoktu, herkes yarasına bakarken, o kırık, hışırtılı bir sesle “Çok teşekkür ederim” dedi. Çılgına dönmüştüm. Ertesi gün okulda Look dergisi için Oscar’ıyla verdiği göz alıcı renkli fotoğraflardan başka hiçbir şeye konsantre olamadım. Müthişti.

Oscar kazanmasını sağlayan Butterfield 8, benim İncil’imdi. Aslında Taylor bu filmi yapmak istememiş. Hayatı boyunca ondan nefret etmiş. Fakat hayatını zengin erkeklerle seks yaparak kazanan bir lüks fahişeyi canlandırıyordığı Butterfield 8 yeniyetmelik zamanlarımda benim için her şeydi. Babil’den bize kalan ve ortaçağ Hristiyan taarruzlarına rağmen devam edebilen pagan geleneğe dair fikirlerimin oluşmasında payı büyüktür. Onu bu filmde üstüne sımsıkı oturan, daracık, beyaz kombinezonla gördüğünüz ilk an büyülenirsiniz. Filmin ilk sahnesi unutulmazdır: Taylor, sabah bilmediği bir evde uyanıp dişlerini viskiyle fırçalıyor, sonra zarfta bırakılan parayı görüyordu. Vaat edilenden azdı. Hırsla çeki yırtıyor, sonra rujuyla aynaya “Pazarlık yok!” yazarak olay yerini terk ediyordu. Cinselliği güçlü bir kadının nihai iktidarını simgeleyen bir şeydi bu bana göre.

Ona bir seks objesi, alınıp satılabilen bir şey, erkeğin gözünde edilgin bir varlık diye bakan feminizm, Hollywood’un bu en büyük seks sembolüne uzun süre saldırdı, meğer bu doğru değilmiş! Butterfield 8 bize bunu gösterdi. Filmde siyah bir elbise giymiş olan Elizabeth Taylor’ın barda Laurence Harvey’le kavga ettiği olağanüstü bir an vardır. Sivri topuklarını, sertçe kolunu çeken Harvey’nin zarif ayakkabılarına bastırır. Erkekle kadının ezeli savaşıdır bu, yani eşitler arasındaki vahşi mücadele… Erkek güçlüdür, ama kadın da güçlüdür! Bu sahne içerdiği olanca gerilim ve çatışmayla aslında cinsel aşkın gücünü ve yoğunluğunu gösterir. Aynı zamanda günümüzde sinemanın ne berbat bir şey olduğunun, seksi nasıl yanlış ve imal edilmiş bir şey haline getirdiğinin de kanıtıdır. Sinemada artık erotizm diye bir şey kalmadı. Oysa, erkek ve kadın arasındaki psikolojik mesafeyi ve hayvani çekimi gösterdiği için Butterfield 8’in her anından erotizm fışkırıyor. Siyah takım elbiseleri, filmdeki iş adamlarının üniformaları. Birbirinin tıpa tıp aynı ve karakterden yoksun köleler ya da klonlardan oluşan bir sürü gibiler. Zengin ve güçlü olmalarına rağmen Taylor’la karşılaştırıldıklarında birer hiç hepsi. Bu film cinselliğin karmaşıklığını ve zorluğunu gerçekçi bir şekilde yakalıyor – cinsiyetler arasında kolayca geçiş yapılabilen günümüzde tamamen yitirilmiş bir nitelik bu. Artık her şey fazla mülayım, fazla sıkıcı. Sinemada büyük tanrıçaların devri kesinlikle kapandı.

Angelina Jolie’nin cinsel etkisinden söz ediyorlar. Jolie’nin en iyi performansı AIDS’ten ölen biseksüel fotomodel Gia Carangi’yi canlandırdığı Gia’daydı. Çok iyiydi o filmde, Ava Gardner’ı andıran gibi bir cinsel aura saçıyordu. Fakat sonradan ne olduysa oldu, Jolie vazgeçip, hayırseverliğe soyundu ve karşımıza kendini dünyadaki sefaletin kökünü kazımaya adamış bir Birleşmiş Milletler elçisi olarak çıkmaya başladı. Bir yandan da evinde her ırktan çocuğu barındıran bir anaokulu işletiyor gibi. Tabii sanatçı ruhu tamamen törpülendi, peşinde sadece paparazziler olan bir star haline geldi. Bugün bunun Elizabeth Taylor’ın döneminden çok daha yıpratıcı olduğunu kabul etmek gerek. Marilyn Monroe da basın tarafından epeyce taciz edilmiş hatta bundan nefret ettiğini defalarca diye getirmişti, yine de onun maruz kaldığı şeyler bugün yaşananlarla karşılaştırılamaz bile. Bugün, şöhretli birinin yeryüzünde kendi düşünceleriyle baş başa kalabileceği bir yer bulması imkansız. Angelina Jolie belki biraz da bu yüzden sürekli savunma halinde biri olarak sürdürüyor hayatını. Kamuoyundaki imajı fazla hesaplı, fazla sahte. Bu da onu sıkıcı biri haline getiriyor. Ayrıca sert ve alaycı. Elizabeth Taylor ise Who is Afraid of Virginia Woolf gibi filmlerde alaycı insanları canlandırdı ama kendisi hayatının hiçbir döneminde böyle biri olmadı, asla! O her zaman sıcak ve anne şefkati görmüş, bu şefkati kendi içinde de taşıyan biriydi. Jolie’nin Taylor’ın Kızgın Damdaki Kedi’de canlandırdığı Maggie gibi büyük rollerin altından kalkabileceğinden açıkçası pek emin değilim.

Yeri gelmişken, Angelina Jolie de dahil günümüz starları çocuklarını bir dadı ordusuyla büyütüyor. Oysa annelik Elizabeth Taylor’ın cinselliğinin de önemli bir parçasıydı. O erkekleri, erkekler de onu seviyordu. Erkeklerle arasında ruhundaki annelik içgüdüsünün tetiklediği müthiş bir kimya vardı. Yazdıklarımda yıllardır bu tema üzerinde duruyorum, mutlu ve başarılı heteroseksüel kadınların erkeklere şefkatli ve annece yaklaşması bence ilişkilerde çok önemli bir ayrıntı, ama feminizm bu özelliğimizi tamamen yitirmemize sebep oldu. Artık kadınlar erkeklere satır aralarında şunları söylüyor: “Sen benim yoldaşım olmalı ve bana, benim sana davrandığım gibi davramalısın, en iyi arkadaşım olup beni dinlemelisin.” Bu sözlerin tercümesi açık: Kadınlar artık erkekleri değil, sadece kendilerini, kendilerine benzeyenleri seviyor. Elizabeth Taylor ise en çok erkekleri severdi, bu yüzden de erkekler tarafından çok sevilirdi. Yanlış anlamayın, onun yumuşakbaşlı bir kadın olduğunu söylemiyorum. Sadece aldığı kadarını veren kadınlardandı. Richard Burton’la fırtınalı ilişkilerini, kavgalarını düşünün, sanırım bu kavgalara da bayılıyordu aslında. Hiçbir erkek ona hükmedemezdi. Bir an bile! Fakat erkeklerinin çıtkırıldım, bağımlı tipler olmalarından da hoşlanmazdı. Güçlü erkekleri severdi. Debbie Reynolds’ın elinden aldığı Eddie Fisher’ı terk etmesi bundandı.

Başta Montgomery Clift olmak üzere, eşcinsel erkeklerle arasındaki yakınlık da ilginçtir. Clift’in en yakın dostu hatta akıl hocası olmuştu. Ünlü aktör eşcinselliğini ilk keşfettiğinde, hatta bu yüzden kendi kendisiyle savaşmaya başladığında da yanındaydı. Sonra şu berbat trafik kazası oldu ve Clift’in yüzü bir daha düzelmemecesine bozuldu. Kaza sırasında dili, sayısız cam kırığıyla birlikte boğazına kaçmıştı. Ambulans gelene kadar bir şeyler yapılmazsa boğularak ölecekti, yanında bulunan Elizabeth Taylor bu operasyonu gözünü kırpmadan kanlı elleriyle oracıkta gerçekleştirdi ve Clift’i ölmekten kurtardı.

Hollywood’da onun gibi kimse yok artık. Avrupa geleneğinde hala Sophia Loren gibi birkaç isim sayabiliriz. Onun da erkeklerle ilişkileri az rastlanır türdendir. Güçlüdür ayrıca, savaştan sağ çıkabilmiş bir emekçi İtalyan kadınıdır. Fransız aktris Jeanne Moreau vardır sonra. Moreau’da Elizabeth Taylor’ın sahip olmadığı türden bir dekadan nitelik, bıkkın ve sofistike bir erotizm bulunur, “Her şeyi gördüm, yaşadım, sen bana başka ne gösterebilirsin ki” havası… Fransız aktrisleri hep ince bir kadınsılıkla çıkar karşımıza. Catherine Deneuve mesela, benzersiz bir duygu ve duyarlılık taşır, ama aynı zamanda cool’dur, yani gözlemcidir ve mesafeli. Taylor’ın ateşinden yoksun da denebilir. Taylor ise yeteneğinin yanı sıra, gustosu ve ateşi olan bir aktris. Ondan söz ederken aktris kelimesini kullandığımı fark ettiniz mi?  Hollywood aktrislerinin seksapelleri, aktör olmaya karar verdikleri gün kayboldu.

Bu sabah kütüphaneye giderken radyoyu açtım. Gençler Elizabeth Taylor’ı Michael Jackson’ın yaşlı arkadaşı ya da tekerlekli sandalyeye mahkum çatlak kadın olarak tanıyor sadece. Daha yaşlı olanlar içinse durum değişik, Elizabeth Taylor, çok uzun yıllardan beri kalbimizin en derin yerlerine dokunmayı, içimize işlemeyi sürdürüyor.

O benim İştar’ım, Anti-Meryem’im. Butterfield 8’teki bir sahneyi gösteren bu fotoğraf da bence birçok şeyin yanı sıra cinsel devrimin şafağını işaret ediyor. Asıl sorun ne biliyor musunuz, önde gelen feministler Hollywood’un seks sembollerini başından beri reddettiler. Mesela Gloria Steinem 1970’lerde Raquel Welch’in kürtajın yasallaşması için yapılan harekete katılmasına bile izin vermedi. Püriten ahmak! Belki bir tek Madonna’ya bu açıdan teşekkür borçluyuz, 1990’larda onun da etkisiyle cinselliği yok saymayan popüler ve yeni bir feminizm türü adeta bir intikam hareketi gibi yükseldi, böylece demin sözünü ettiğim ahmaklar tarihin çöp tenekesinin dibini boyladı.

Röportajın orijinali

5
Leave a Reply

5 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
4 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
rose

Evet Gülenaycım, beraber Cat on a Hot Tin Roof’a gidiyor muyuz? Diğer bir muhteşem oyuncu Paul Newman’ı da anarız…

rose

Elizabeth’in Montgomery’e yaptığı İNANILMAZ!!!

Dilek Vidana tavaşoğlu

Gülenaycım, bize Elizabeth Taylor’ı çok farklı bir bakış açısıyla sunan bir röpörtaj bu, etkilenmemek elde değil.
Türkçe’ye çevirip bizimle paylaştığın için teşekkürler.

efsun guztoklusu

elizabet taylor’un içgüdülerini fazla dizginlemeyen insani vasıf ve zaaflarıyla doğal oyunu beni çok etkilemiştir. alaydan çocukluktan yetişen bir yıldızdı o… kızgın damdaki kedi’yi ben de çok izlemek isterim. amerikanın zengin güneyli ailesinini tüm çıplaklığı ile çok güzel ysnsıtmıştır. paul newman, burl ives adını anımsayamadığım eltiyi oynayan aktris. hepsi çok iyidirler…

aycan aşkım

Çocukluğumdan beri manyetik bir şekilde çekildiğim bu olağanüstü kadın hakikaten bir pagan tanrıça’dır… Müthiş… Yazı da harika… Tam egoist okurluk…