Egoist okur

Anlat; senin içinde hangi “Taş Uykusu” var…

Tolga Meriç, Aslı Tohumcu’nun kısa sürede ikinci baskısı yapılan “Taş Uykusu” adlı romanı hakkında bildiklerini yazdı. Fakat yazısında da belirttiği gibi, bunlar aslında kendi adına bildikleri. Çünkü “Taş Uykusu” her okurun kendi adına konuşacağı bir metin…

MUHSIN AKGUN

1.

Çok başarılı örnekleri dışında, daldan dala atlayan romanlardan nasıl bir tat aldığımı bilmiyorum. O metinlerin içimde nasıl yaşadıklarını da bilmiyorum. Eğer yeni bir bütünlük anlayışı önermemişse yazar, öyküden bozma roman tadında, bölük pörçük bir şeyler sürüyor içimde. Ama “olmamışlık” duygusu baskın çıkıyor yine de. Aslı Tohumcu’nun “Taş Uykusu”nu da böyle bir okur olarak okudum. Klasik ya da modern; içimde bir roman olarak mı yaşar, emin değilim. Ama şunu biliyorum: Metni “olmamışlık”tan kurtaran şey, yazarın sözü kahramanlarına bırakmış olması. İndi-bindileriyle birlikte, -şoförü hariç- bir otobüs dolusu insan sanki tiyatro sahnesine çıkmışçasına, metin boyunca kendi ağzından konuşuyor. Eğer yazar üçüncü tekilden anlatsaydı, “Taş Uykusu”nda olmuş olan şey her ne ise, o şey olmazdı.

2.

Sözün ne kadarının kahramanlara bırakıldığı yazarına göre değişir tabii. Kitabın arka kapağında “Taş Uykusu”nun ana meselesinin şiddet olduğu vurgulanıyor. Fakat Aslı Tohumcu’nun, sözü kahramanlarına bıraktığı genişlikten bakıldığında, bu şiddet başarıyla sıradanlaşıyor. Okur, metindeki şiddet karşısında irkilmiyor, şaşırmıyor ya da tiksinti duymuyor. Hayır, şiddeti de onaylamıyor. Ama şiddetin sandığı kadar uzağına düşmediğini, zihninin içinde kol gezdiğini, yaşamının görünmez sıradanlıktaki doğal parçalarından birine dönüşmüş olduğunu görüyor. Bu yüzden de, bana kalırsa, Aslı Tohumcu kitabın arka kapağında belirtildiği gibi, Türkiye’nin şiddet dolu yüzünün fotoğrafını çekmiyor. Tamam, bu da var. Ama okur o fotoğrafın dışında değil. Okur o fotoğrafa bakıp da etkilenmiyor; o fotoğrafta kendini seçtiği anda etkilenmeye başlıyor.

3.

Okurun “şiddet” fotoğrafının içindeki yerini kahramanlarla kuracağı özdeşleşme belirlemiyor. Aslı Tohumcu’nun kahramanları bu tür bir özdeşleşmeye kapalı çünkü. Ve bence, yazarı tarafından kapatılmışlar. Yoksa kahramanlarının söz ettiklerine benzer şeyler yaşamız olabiliriz pekâlâ. Başka bir metinde bu tuhaf mesafeyi olumsuz bulabilirdim. Roman kişisi değil, prototip yaratıldığını düşünebilirdim. Ama “Taş Uykusu”nda bunu ne olumlu buldum, ne de olumsuz. Yalnızca, mesafe dozunun iyi tutturulmuş olduğu hissine kapıldım. Kendimizi o “şiddet” fotoğrafının içinde gördüğümüzde kapıldığımız rahatsız edici hissin biraz da bu sayede uyandırıldığını düşündüm. Romandaki açı ya da ışığı, o fotoğrafın talep ettiği ışığa ya da açıya epey yakın buldum.

4.

Okurun “şiddet” fotoğrafının içindeki yerini kahramanlarla kuracağı özdeşleşme belirlemiyor, demiştim. O zaman ne belirliyor? Bunu böyle sorduğumda, en içime sinen yanıt, kanıksama oldu. Şiddeti, gözümüzün göremeyeceği kadar kanıksamış olduğumuzu fark ettiğimizde, yazar deklanşöre basmış oluyor.

5.

“Taş Uykusu”ndaki kişilerin iç konuşmaları çoğu zaman inandırıcı. Yalnız, şiddeti anlatan bir metinde geçen küfür ya da argolar çok daha inandırıcı olabilecekken, bunlar okuru inandırıcılıktan en çok uzaklaştıran kısımlar olmuş genelde. Küfür ya da argonun, ister keyifli isterse rahatsız edici bir akışı olsun, kendine has, zor inanılır bir seyri vardır. O seyir tutturulamamış ya da metne yedirilememiş sanki. Yazarını hak etmediği bir yere çekebilir bu. Yazarının gerçeğinde, aslında, özünde, o hamurun bulunmadığı kuşkusu uyandırabilir.

6.

Kişiden kişiye, zihinden zihne sıçrayan metinler, görünürdeki kolaylıklarına karşın, yazarını yorabilir. Ve iyi bir göz, metindeki bu emeği seçebilir. Aslı Tohumcu bu metni yazarken ne kadar yorulmuştur, ancak kendisi söylerse bilebiliriz. Ama parçaların kolaycılıkla peş peşe dizilmediğini okur olarak biz de söyleyebiliriz rahatlıkla. O emek bu metinde var. Metni okutan önemli etkenlerden biri de bu.

7.

Bu tarz metinlerin yazarlarının kendi içlerinde nasıl sürdüğünü de merak ediyor insan. Örneğin, bu metin Aslı Tohumcu’nun içinde roman gibi mi yaşıyor? Roman gibi yaşamıyorsa, nasıl yaşıyor? Bu metin bir seçim midir, bir zorunluluk mu? Yazar neden bunu seçmiştir? Ya da yazar olarak nasıl bir zorunluluğun içinde yaşamaktadır da bu tarz bir metin çıkmıştır ortaya?

8.

Metnin edebi formuna ilişkin daha fazla soru sordurtan bir “roman” ödül almıştı yakın geçmişte. Form olarak yarısı başka yere, diğer yarısı ise bambaşka bir yere giden bir “roman”. Eğer o “roman”dıysa, Aslı Tohumcu’nunki rahat rahat mı romandır? Bu soruların yanıtları böyle mantık yürüterek bulunmuyor ne yazık ki. Ama yayınevleri edebi etiketleri satış kaygısına dahil etmeyip okura güvenseler metinler hem gerçek yerlerini bulur, hem de daha yol açıcı olurlar edebiyat adına.

9.

Romanın finali, tek bir şey dışında, gerçekten çok güzel olmuş. Metin kendi yatağını bulmuş. Otobüs şoförüne biçilen son biraz havada kalmış. Aşırı olmuş. Ya da öncesi doldurulamamış. Fakat buna karşın, sırf sonu için bile okunur “Taş Uykusu”. Gerçek bir zıvanadan çıkış.

10.

“Taş Uykusu”nun yaşatacaklarına ve içinde nasıl yaşayacağına her okur kendi adına karar verecektir.

Tolga Meriç

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of