Egoist okur

Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı: Hangi oyunu oynarsan oyna, fark etmez!

15 Mart 1991 tarihinde ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ adlı roman Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanmıştı. Kitabın yazarı Nurten Ay gidip ödülünü bizzat aldı, hatta gazetelere ve televizyona bol bol da röportaj verdi. Fakat inandırıcılığı zedeleyen bir şey vardı, yazarda ve kitabında; jigsaw puzzle’ın iki uyumsuz parçası gibiydiler. Nurten Ay’ın o kitabı gerçekten yazıp yazmadığı yıllarca merak konusu oldu. Gerçek yazarın kimliğine dair tahminler yapıldı, Cem Behar’ın, Enis Batur’un, Süha Oğuzertem’in adları geçti… Ta ki Ali Teoman üç yıl önce, aslında kitabı kendisinin yazdığını, bu oyunu gerçekçi kılmak için de arkadaşı Nurten Ay’dan yardım istediğini itiraf edene kadar.

Aslında Ali Teoman bu itirafı 15 mart 2011’de, yani ödülü aldıktan tam 20 yıl sonra yapacaktı. Lakin hayatta sık sık olduğu gibi, işler ters gitti; Ali Teoman hastalığını öğrendi ve erken davranmaya karar verdi. Kader! Planladığı tarihi bekleseydi, belki hala Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nın yazarını merak ediyor olacaktık.

Bu kadar! Şimdi az önce duyduğum haber yüzünden çok ama çok üzgünüm. Çok iyi bir yazarı, Ali Teoman’ı kaybettik.

Gülenay Börekçi

2003 Mart’ında Süha Oğuzertem Kitap-lık dergisinde ‘Kayıp Yazarın Gizi, Elias’ın Gizi’ başlıklı bir makale yayınladığında haberim olmuştu ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ndan. Bir edebi oyundan söz ediyordu Oğuzertem ve ‘Gizli kalmış Bir İstanbul Masalı’yla 1991’in Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanan Nurten Ay’ın gerçekte kitabı yazan kişi olmayabileceğini söylüyordu.

Her şey 15 Mart 1991 tarihli Hürriyet gazetesinin bir haberiyle başlamış. “Hiçbir eseri henüz yayınlanmayan 30 yaşındaki sekreter Nurten Ay, Türk edebiyatının en büyük ödülünü ünlü yazar Adnan Özyalçıner’le paylaştı” sözleriyle duyurulan ödül haberi edebiyat dünyasına bomba gibi düşmüş. (Tabii Hürriyet gazetesinin ‘Hiçbir eseri henüz yayınlanmayan 30 yaşındaki sekreter’ ifadesindeki yoğun aşağılamayı görmezden gelemeyeceğim. Hem sekreterlere hem onlardan yola çıkarak düpedüz kadınlara yönelik bir aşağılama…)

Ödül töreninde boy gösteren Ay, kılık kıyafeti, mizanplili saçları ve makyajıyla bu kitabı yazmış olamayacağı izlenimi yaratıyormuş. (Bir yazarın gerçek olup olmadığını anlamanın yolu buymuş anlaşılan, saçını başını incelemek yani. Şimdi ne, doğrusu onu pek bilmiyorum.) Sonra öyküler Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde tam sayfa olarak tefrika edilmiş, ardından Simavi Yayınları’nın ilk kitabı olarak yayınlanmış. Nurten Ay, gazetelere söyleşiler ve boy boy pozlar vermiş, imza günlerine katılmış, televizyon programlarına konuk olmuş. Engin Ardıç kendisine ‘Dinle Nurten bacım’ yazısında uzun uzun tembihler bile yağdırmış.

Süha Oğuzertem, sözünü ettiğim o incelemesinde kitabın gerçek yazarı olduğu iddia edilen birçok edebiyatçıdan söz ediyor ve bunlardan birinde karar kılıyordu. Radikal’de çıkan bir başka yazıdaysa araştırmacı gazetecilik adamakıllı ileri götürülüyor ve ‘Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ adlı kitabın belki de Süha Oğuzertem’in olabileceği ima ediliyordu.

Uzun lafın kısası, Oğuzertem’in yazısının hemen ardından 1991’de çıkmış olan kitabı edindim. Piyasada bulunmuyordu. Göz alıcı pembe renkteki muzip ve çapkın kapaklı bu tuhaf kitabı bulabilmek için zorlu bir sahaflar turuna çıkmam gerekmişti.

O kitap hâlâ kütüphanemde ama artık yanında Sel Yayınları’ndan yıllar sonra çıkan baskısı da duruyor. Kapağı bu kez siyah ve kasvetli, yazarının adıysa Ali Teoman. ‘Uykuda Çocuk Ölümleri’, ‘Aşk Yaşama Çok Uçuk’, ‘İnsansız Konağı İkonu’, ‘Bir Garip Cindi Zümrüdüanka’, ‘Karadelik Güncesi’ gibi kitapların da yazarı olan Ali Teoman… Meğer bunca yıl ustalıkla gizlenen sırrın sahibi oymuş, Haldun Taner Ödülü’nü gerçekte o kazanmış, ilk kitabıyla ortalığı birbirine katmayı başardıktan sonra da sessiz sedasız köşesine çekilmiş, sonraki kitaplarını kendi adıyla yayınlamış ve Nurten Ay’ı bütünüyle unutturmuş. (Tabii oyuna eğilimli zihninin, en az kendisi kadar oyun oynamayı seven Nurten Ay’ın ve Türk edebiyat dünyasının vurdumduymazlığının da epey yardımı olmuş.)

Herhalde Ali Teoman ile Nurten Ay o sıralarda acayip eğlenmişlerdi. Mesela Ali Teoman’ın yani gerçek yazarın en sevdiği edebiyatçılar Kafka, Borges, Sevim Burak ve Oğuz Atay’ken ‘sekreter’ Nurten Ay söyleşilerde Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ından, Ömer Seyfettin’in hikayelerinden söz ediyormuş. Kim bilir başka neler anlatmıştır. Tanık olmak isterdim. “Amacım, metne aykırı bir yazar profili çizmekti” demişti Ali Teoman sonradan, “Bir yapbozun birbirine uymayan iki tuhaf parçası gibi, yazanla yazılan açıkça birbirleriyle uyumsuz olmalıydılar. Bu uyumsuzluk yazınla uğraşan -ya da uğraştığını iddia eden- kişiler tarafından rahatça görülebilir olmalıydı. Böylece bir gariplik olduğunu anlayacaklar ve eğer çaba sarf ederlerse oyunu ortaya çıkarabileceklerdi.”

Görüyorsunuz işte, pek öyle olmamış. Birkaç yıl önce, Ali Teoman bizzat itiraf edene kadar kadar yazarın kimliğini kimse bulamamış. Türk edebiyatındaki en zekice kurgulanmış edebi oyunun ürünü uzun zaman merak konusu olmuş. Ali Teoman’ın da dediği gibi: “Zemin bu kadar vurdumduymaz olduğuna göre, hangi oyunu oynarsan oyna fark etmez, oynadığınla kalırsın.”

Tuhaf ama ‘Gizli kalmış bir İstanbul Masalı’nın yazarı olduğunu aslında bu yıl, yani 2011’de itiraf edecekti Ali Teoman. Oyunun üzerinden 20 yıl geçtikten sonra. Neden üç yıl erken davrandı? Çünkü  ‘bir şey oldu’ ve işler değişti.

Ve Engin Ardıç’ın Nurten Ay’a yazdığı “uyarı” yazısı

Nurten Bacım, bu çirkefte kendini koru

Önce seni kutlarım bacım.

“Edebiyat ödülleri” adı verilen çirkef kuyusunda, adı sanı bilinmedik, ömr-ü hayatının ilk öyküsünü yazıp büyük bir “medeni cesaretle” yarışmaya katılan bir genç kadının da bileğinin hakkıyla birinci gelebileceğini gösterdin… Bu kart üçkağıtçılar piyasasında taptaze bir çiçek açtın, bir umut ışığı yaktın.

Nurten Ay ismini “eski kaşarlardan” birinin takma adı sandılar, sen telefon edip de ortaya çıkıncaya kadar inanamadılar, tanınmamış birinin, hiç bir kumpasa girmeden ödül alabileceğine…

Kaç gündür çarşaf çarşaf resimlerini yayınlıyorlar; pek güzel kızsın bacım. Allah için. Kalın dudaklı, kalın kaşlı, iri gözlü, çenesi, burnu “kişilikli” bir Kürt güzeli.

Bir sürü it kopuk peşinde dolanacaktır bacım, bunu iyi bilesin… Türk Edebiyatı adı verilen labunya tarlasında ipsiz sapsız herif sayısı, senin sandığından, sanabileceğinden daha fazladır. Seni alıp “entel barlara”, Yakup’un meyhanesinde sulu rakı içirip çiğ muska böreği yemeğe götüreceklerdir, kafayı çekip çekip “sarkacaklardır”… Yüz vermezsen bu sefer “kötü kişi” olacaksın. Sapısilik yayıncı bozuntuları, “yatağıma gir de kitabını basayım” şantajları yapacaklardır; sen yüz vermediğin için onlar da telif hakkını vermeyeceklerdir, bunlara hazırla kendini…

Aman bacım. Aman gözünü seveyim. Dikkatli ol.

Güneş Gazetesi, 1991

1
Leave a Reply

1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
burcu yıldızer

Bu kitabı hiç duymamıştım. Zaten öyle çok şey var ki yetişemediğim. Söz konusu kitaplarsa işin içinden çıkılmaz bir hale giriyorum. Okumadığım sayfaları düşünmek, aç gözlü bir duyguyu da bedenime ve ruhuma kazıyor. Biraz daha ileri götürünce bunu, saplantılı bir düşünceye doğru ilerlememesi içten bile değil. Yine de iyi niyetli olmalıyım. :) Kitaplarla aramın iyi olduğu için sevinmeliyim. Bu röportajın benim için en güzel tarafı, kitaplığıma bir kitabı daha kazandıracak oluşudur. Ölüm birgün hangi kollara, nasıl bir mekâna düşeceğini bilmediğimiz bir son. Mezarın üstten görünüşü hiçbir duyguyu betimlemiyor içimde. Yalnızca yeryüzünü ve yeraltını tanımak için zamanın, bir nevi o hiç bilmediğimiz… Read more »