Egoist okur

Her hayat bir hikaye arayışındadır

“Bana en çok huzur veren sözcüklerin ‘bir varmış, bir yokmuş’ olduğunu daha küçücük bir kızken fark etmiştim. Büyümek bu durumu değiştirmedi. Bugün hala birileri bir hikaye anlattığı zaman heyecanla dinliyorum. Hikayelerin birbirlerine nasıl dokunduğunu, nasıl içiçe geçtiğini veya nasıl değiştiğini izliyorum merakla… ve hikayelerin şu hayatta bize ekmek ve su kadar gerekli olduğuna giderek daha çok ikna oluyorum” diyor Elis Simson bu harikulade yazısında.

Henüz tanımayanlar için bi parça anlatayım… Elis yayın yönetmenliğini yaptığım dönemde Picus dergisi kadrosuna katılmasından mutluluk duyduğum genç bir yazardı. O yıllarda felsefe okuyordu. Sonra başka yönlere savruldu ama hala yazıyor, Peri çıkmazı adlı takip edilesi blogunda ve Şalom gazetesinde… Şimdiye dek yazdığı herhangi bir şeyi okumadıysanız, onunla nihayet tanıştığınız için şanslı olduğunuzu söylemek isterim…

Gülenay Börekçi

elis simson hikaye egoistokur

Her hayat bir hikaye arayışındadır

Bana en çok huzur veren sözcüklerin ‘bir varmış, bir yokmuş…’ olduğunu daha küçücük bir kızken fark etmiştim. Büyümek bu durumu değiştirmedi. Bugün hala birileri bir hikaye anlattığı zaman heyecanla dinliyorum. Hikayelerin birbirlerine nasıl dokunduğunu, nasıl içiçe geçtiğini veya nasıl değiştiğini izliyorum merakla… ve hikayelerin şu hayatta bize ekmek ve su kadar gerekli olduğuna giderek daha çok ikna oluyorum.

Hikayeler üzerine düşünmeye başlayınca, ister istemez kendimi çocukluğumu hatırlarken buluyorum. Beni hikayelere bağımlı hale getiren ilk kişi babamdır. Uyku saati gelince hemen yatağa girer, yorganı boynuma kadar çekip sabırsızlıkla babamı beklerdim. Babam, yatağımın yanına yere uzanır, uzun kulaklı yaramaz bir köpek olan Tombik’in hikayelerini anlatırdı bana. Bir süre sonra Tombik’e bir kız kardeş geldi, Bikbik. Bana da bir kız kardeş geldiğinde Tombik hikayelerinin sonu gelmişti… Babamın o an -sadece benim için- uydurulmuş hikayeleri müthiş keyifli olsa da, arada başka şeylerle idare etmek zorundaydım. O kocaman Andersen Masalları kitabımı evde çalışan ablaya götürür okumasını isterdim. Takıla takıla okurdu benim takıntılı bir biçimde sevdiğim o iki masalı. Nihayet ben okumayı öğrenince, masal kitapları yerini romanlara bıraktı. Zaten prensler ve prenseslere olan inancım da yavaşça azalmaya başlamıştı. Kitapların yanında, bir de masal kasetlerim vardı. Onların içinde de en çok Karagöz ve Hacivat’ı severdim. Daha beş yaşındayken, ‘yar bana bir eğlence medet amaaaan’ diyen Hacivat’ın fırsatçılığını ve Karagöz’ün o kadar da saf olmadığını anlamıştım. Hayatımda bu tip insanlarla daha sonra karşılaşacak ve gecenin bir vakti odama dolan Karagöz-Havicat seslerini hatırlayacaktım.

Hikaye dinledikçe hikaye biriktirmeyi de öğreniyor insan… ve hatta kendi hikayesini oluşturmayı da… Nihayetinde ‘ben’ dediğimiz şey, bir hikayeler toplamı değil de nedir? Bazı hikayeler çok önemlidir, şu an olduğumuz insan yapmıştır bizi onlar. Belki de bu yüzden en çok onları anlatmayı severiz. Dinleyici kitlesine göre süsleriz veya sadeleştiririz hikayelerimizi. Ama en önemlisi, bir deneyimin ancak anlatıldığı zaman, bir hikaye kalıbına yerleştirildiği zaman gerçek anlamına kavuşmasıdır. Tekrar tekrar anlattığımız hikaye zaman içinde değişir ve dönüşür; çünkü bizim o deneyimle kurduğumuz ilişki de artık değişmiştir. Bizi bir zamanlar çok acıtan, çok yaralayan o hikaye giderek etkisini yitirmeye başlar… bu sayede belki biz de artık konuyla dalga geçmeye başlarız hikayemizi anlatırken. Veya çocukluğumuzla ilgili güzel birşey hatırlarız bazen, anlatmaya başlarız ve anlattıkça fark ederiz ki geçmişi çok özlemişizdir, bu zamanlarda da mutlu hikayemize hüzün karışıverir azıcık. Ama yine de hikayelerimiz oradadır ve biz anlatmaya devam ederiz, sadece duygusal tonları biraz değişmiştir, o kadar…. İşte bu yüzden, hikayeler bize kim olduğumuzu, yaşadıklarımızın anlamını, içinden geçtiğimiz süreçleri göstermeleri açısından hayatlarımızın olmazsa olmazıdır.

Hikayeler üzerine düşünmeye çağdaş Fransız düşünür Paul Ricoeur sayesinde başladım. Ricoeur’ü ilk kez Boston’dayken çok sevdiğim hocam Richard Kearney’nin verdiği ‘Kurgunun Yorumbilimi’ (Hermeneutics of Fiction) adlı ders kapsamında okudum. Ricoeur’ün, şu cümlesiyle hayata ve hikayelere bakışımı değiştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim: “Her hayat hikaye arayışındadır.” Bunu hem hayatı hikayeleştirmeye hem de hayata dayanabilmek veya onu daha güzel kılmak için hikayelere duyulan ihtiyaç olarak yorumlayabiliriz. Hikayeler sayesinde hatırlarız, hikayeler sayesinde dünyayı paylaşırız ve hikayeler sayesinde kendimizi başka hayatlara açar, başkalarının yerinde olmanın nasıl birşey olduğunu hayal ederiz. İşte bu yüzden de hayatlarımız hep hikayelerin peşinde geçer aslında.

Gabriel Garcia Marquez’in çok sevdiğim bir kitabının adı Anlatmak İçin Yaşamak’tır. Bu aynı zamanda üzerinde düşünmeyi çok sevdiğim bir çıkmazın da ilk adımıdır: Anlatmak için mi yaşamak, yoksa yaşamak için mi anlatmak? Ricoeur de buna benzer bir çıkmazı ele alır. Genel kanıya göre, hayat yaşanır hikayeler anlatılır… sanki ikisi arasında hiçbir bağlantı yokmuş hissini uyandırır bu düşünce. ‘Hikayelere takılma, hayatını yaşa’ veya ‘bunlar ancak hikayelerde olur, sen bu arada hayatını ıskalama’ veya ‘bırak bu hikayeleri, hayatına bak’ gibi lafları hepimiz hayatımızın bir anında duymuşuzdur. Biz ısrarla o hikayelere tutunmak isterken, birisi gelir hayatın daha önemli olduğunu anlatır. Veya biz hayatın tam ortasında tüm gerçekliğiyle boğuşurken, birisi çıkıp bir hikaye anlatır ve herşeyi bırakıp onun peşine takılırız. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat adlı romanının ilk cümlesi tam da bu yüzden bana çok tanıdık bir deneyimi hatırlatır: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Hikayelerin hayattan ayrıştırılamayacağının en güzel ifadesidir bu bence. Tam da böyle düşündüğüm için, hayatın ve hikayelerin apayrı şeyler olduğunu ima eden bu gündelik ifadeyi, Ricoeur’ün nasıl çürüttüğünü okumak çok hoşuma gitmişti. Kısaca özetlemek gerekirse, şöyle diyor Ricoeur: Okuduğumuz, dinlediğimiz ve hatta anlattığımız hikayeler, ancak bir okuyucuda veya bir dinleyicide tamamlanır. Bu, hikayenin, dinleyici üzerindeki etkisiyle birebir alakalıdır. Hikayelerimizle dokunuruz birbirimize. Hayatlarımızı birbirine ancak hikayeler sayesinde değdirebiliriz. Anlatılan hikaye esnasında iki dünya karşı karşıya gelir ve içiçe geçer. Onun hikayesi benim hayatımda yankılanır. Bu dinleyici bir başkası olmak zorunda değildir. Veya bu hikayeleri seslendirmek zorunda bile değilizdir. Ama yaşadıklarımızı bir hikaye formuna kavuşturmak, yaşadıklarımızı anlamlandırabilmenin en iyi yoludur. Aslında fark etmesek bile, çoğu zaman hayatlarımızı bir başkasına anlatacakmış gibi yaşarız; birine anlatamadığımız zaman eksik hissederiz… günlükler tam da bu zamanda devreye girmez mi zaten? Ricoeur hikayelerin sadece anlatılmak ya da okunmakla kalmadığını, yaşandığını da söyler. Bir hikaye dinlerken, hem o hikayeye kendi hikayemizi yansıtır ve onu kendi hikayemizin filtresinden algılarız, hem dinlediğimizden edindiğimiz izlenimler artık hayatımızın bir parçası olmuştur, hem de kendimizi o hikayenin kahramanlarından biri olarak hayal edip, belki de hiç yaşamayacağımız bir deneyimi hayalimizde yaşarız. Yani aslında hikayeleri hep birbirlerinin içinden okuruz, dinleriz ve anlatırız.

Doğduğumuz andan itibaren kendimizi bir hikayeler ağının içinde buluruz. Ailelerimizin hikayesi, şehrimizin hikayesi, ülkemizin hikayesi, dünyanın hikayesi vs… Toplumsal kimliği kuran şey de hikayelerdir nihayetinde. Bu hikayelerde bir ‘biz’ vardır, bir de ‘öteki’. Bir kahraman vardır, bir de düşman… bazen de bir günah keçisi. Bu hikayeler ağızdan ağıza dolaşır, kuşaktan kuşağa aktarılır. Bazısı dönüşür, bazısı inatla kendisini korumak için değişime direnir. Resmi Tarih değişime direnen bir hikaye örneğidir. Resmi Tarih, dondurulmak istenen hikayelerdir aslında. Fakat bu noktada Ricoeur’ü hatırlamakta fayda vardır. Ona göre donup kalmak hikayenin doğasına aykırıdır. Hikaye aynı kalsa bile, o kapalı bir varlık değildir; dinleyicinin deneyimiyle, katkısıyla ve algısıyla ister istemez değişir. Resmi Tarih bu açıdan dinamizmini yitirmiştir… zira hikaye olma özelliğini de yitirmiş, bir tekerlemeye dönüşmüştür. Tekerleme ise bize bir hikayenin dokunduğu gibi dokunamaz; yılların biriktirdiği duyguları yansıtamaz. Bu yüzdendir ki, Resmi Tarih’in düşman ilan ettiği halklar Resmi Tarih’in tekerlemesini bozdukları takdirde gerçek hikayelerine kavuşabilirler. Tekerlemeye tekillikler, yani gözyaşları, mutlulular, çocukluk anıları, gençlik hayalleri, hayalkırıklıkları, coşkular karıştığında o bir hikayeye dönüşür ve dinlenebilir/anlatılabilir hale gelir. Ezberden söylemek ile anlatmak arasında da dağlar kadar fark vardır hiç şüphesiz…

Başından beri söylediğimiz gibi hikayeler hayatı yorumlamanın, hayata anlam katmanın bir yoludur. Kendi hikayelerimizi de içine doğduğumuz hikaye ağından ayrı düşünemeyiz. Bu hikayelerin tüm önyargıları bizim hikayelerimize de sinmişken, bu önyargılar olmaksızın hikayelerimizin nasıl olabileceğini hayal etmek de yine hikayelerimiz sayesinde mümkündür. Hikayeler zamanı insanileştirmenin tek yoludur. Anonim, kimseye ait olmayan zamana bir hikaye yerleştirdiğiniz de zamanı da kendinizin kılmış olursunuz. Bir anda sizin geçmişiniz, sizin hikayeniz belirir o belirsiz zamanın içinden. Bu kimsesiz zamanın içinde dağılmış hayatlarımızı bir araya toplayabilmenin yolu hikayelerdir. Başlarda ‘konuşma tedavisi’ olarak anılan psikanalizin de yaptığının en temelde bu olduğunu düşünüyorum. Travmaların delik deşik ettiği, bastırmaların parçalara bölüp sansürlediği hikayeleri bir bütünlüğe kavuşturmak ve analiz edilen kişinin bu hikayeyi benimseyebilecek hale getirilmesine yönelik bir çalışmadır aslında psikanaliz. O hikayeyle nasıl yaşanır veya o hikayeye tahammül etmenin yolları nelerdir veya o hikayeden nasıl daha iyi bir versiyon çıkarılabilir? Psikanaliz, analiz edilen kişinin hikayesini geri alması sürecinden başka birşey değildir bence.

Bugün Bloglar, Facebook’un Timeline’i da, Twitter da, Instagram da (ve daha bilmediğim diğer sosyal medya siteleri de) bizi hikayelerimizi anlatmaya ve paylaşmaya itiyor aslında. Etrafta bu kadar hikayenin dolaşmasını nasıl yorumlamak gerekli peki? Buna bir anlamsızlık bombardımanı olarak bakan çok fazla kişi var, ama ben bu sitelerin hikayelerimize iyi yönde katkıda bulundukları kanaatindeyim. Teknolojik ilerleme, hikaye anlatma ve dinleme biçimlerimizi dönüştürse bile, insanoğlu ‘bir hikayenin içine girip, iyi bir hikaye anlatıcısının önderliğinde başka hayatları deneyimlemeyi’ her zaman çekici bulacaktır. Her hayat hikayelerin peşindedir: bazen hayal kurmak, bazen hatırlamak, bazen sığınmak, bazen ibret almak, bazen hayata tahammül edebilmek, bazense sadece zevk almak için…

Hocam Richard Kearney’nin sözleriyle, “birileri her zaman ‘bana bir hikaye anlat’ diyecek ve buna yanıt verecek başkaları da hep olacak. Bunu yitirdiğimiz anda zaten tümüyle insan olmayı da bırakmışız demektir.” Hayatlarımızı biyolojik bir olgu olmaktan çıkaran şey hikayelerimizdir. Ricoeur, Sokrates’in o ünlü ‘sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez’ sözüyle oynar: Sorgulamak bir şeyi anlamanın yoludur. Hayatı ise ancak yorumlayarak, yani hikaye ederek anlarız. Hayat anlamına hikayelerimiz üzerinden ve hikayelerimiz sayesinde kavuşur. Bu durumda da hikaye edilmeyen hayat yaşanmaya değimezdir Ricoeur’e göre…

Hayatı hikayeler şeklinde biriktirmek bizi insan kılan en önemli özelliklerimizdendir… Bundan sonra dinlediğiniz, anlattığınız veya okuduğunuz her hikayede bunu hatırlamanız dileğiyle…

Elis Simson, Şalom Gazetesi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of