Egoist okur

Handan Öztürk: “Biz ilişkilerimizi tükettikçe, arketiplerimiz baş kaldırıyor”

Yazar, yönetmen, belgeselci Handan Öztürk, “Tuhaf bir biçimde hep uzak aşklar yaşadım. Ayrı ayrı ülkelerde… Bir defasında İstanbul’da yaşayan bir sevgilim olmuştu ve kafam çok karışmıştı. Buluşma sıklığı ve kolay ulaşılabilirlik açısından… Ama bir süre sonra o da yurt dışında bir göreve çıkınca, kural değişmedi. Galiba bilinç dışım, her gün ayağımın altında dolanan bir adam istemiyor. Bu nedene uzaktaki aşka, âşığa duyulan muhabbeti, ilişkinin iniş çıkışlarını iyi biliyorum” diyor. Yeni romanı Mübadilin merkezinde de böyle bir aşk var.

Mübadelenin tam ortasında çiçeklenen bir aşkı anlatıyor romanında Öztürk. Ne uzayıp giden yollar kırıyor Rum İra ile Türk Enis’in kavuşma ümidini ne de bir türlü gelmeyen haberler… Aşkla başlıyoruz röportaja… Ama sonrasında ağır konular geliyor. Ulus devlet stratejisi, milliyetçiliğin dalga dalga yayılması, Türk, Rum, Ermeni gibi ayrımların bir anda su yüzüne çıkması ve sonrasında yaşananlar… Onları ikinci bir yazı olarak yayınlıyorum. 

Gülenay Börekçi

Handan Öztürk: “Haykıran her Filistinli kadının çığlığında kahramanım İra var…”

handan ozturk mubadil egoistokur gulenay borekci 1

“Biz ilişkilerimizi tükettikçe, arketiplerimiz baş kaldırıyor”

Mübadil adlı romanınızda, Türkiye ve Yunanistan’ın kendi yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tâbî tutması diyebileceğimiz mübadelenin ayırdığı iki aşığı anlatıyorsunuz…

Biliyor musunuz, bence aşk, günümüzde yine aslına rücu etti. Neticede eskiden erkekler uzun süre hep evin dışındaydı. Savaşlar, zorunlu ayrılıklar falan… Birlikte geçirilen zaman çok değerliydi, o yüzden de yüceltiliyordu. Daha sonraysa çekirdek aile kadın ve erkeği birbirine adeta tutkalla yapıştırdı. Bu ilişki tarzı merkeze hakim oldu, o yapışma hali de aşkı münferitleştirdi. Ya aşkına karşılık göremeyen şanssızların ıstırabı ya da toplumun tabuları nedeniyle yan yana gelemeyen bahtsız aşıklar anlatılır oldu. Merkezde ise sadece pragmatik birliktelikler, trendlere göre oluşan yüzeysel beğeniler kaldı.

Bu yüzden romanınızda âşıkların arasında mesafe koydunuz…

Eh, çünkü mesafe aşkı besler. Âşık savaştan sağ dönmüşse, içinde atalarının arketiplerini yitirmemişse, o mesafenin üstesinden öyle bir gelir ki, şaşar kalırsınız. İçindeki arketipleri yitirmiş olanlara ise mesafe de kâr etmez, ömür boyu aynı evde yan yana olmak da! Vıcık vıcık bencillik kokanlarımız “aşkım, aşkitom, canım, bir tanem” gibi kavramlarla, biraz incelmişlerimizse şiirler, şarkılarla yetinmek zorundadır artık. Üzgünüm, aşk gelecekte daha da münferitleşecek! İnsanlığın seçtiği gidişatın bir sonucu olarak bu böyle olacak!

“Aşkın destanını ancak hayatın içinden, gerçek destanların içinden çıkıp gelenler yazabilir” diyorsunuz…

İra Enis’le ilk seviştiğinde “Ya bu adamın karısı olurum ya da ölürüm” diyor. Ve öyle de oluyor. Enis ise aşkıyla hesaplaşırken bunun kendi sınırlarını tanımlama, moral değerlerini sınama yolculuğu olduğunu fark ediyor. Erkekte aşk çok “ben” merkezli, kadındaysa daha çok “sevgili” merkezli. Onların aşkı Göreme’den Mersin’e, Selanik’e, Ordu’ya uzanan uzun, meşakkatli, ölümcül bir yolculuğun sınadığı bir aşk. Özellikle de İra için! Tuhaf, kitabı okuyan ama aşkı henüz bulamamış erkek arkadaşlarım bana romanımdaki İra’ya âşık olduklarını itiraf ettiler. İra gibi bir kadın bulmayı ümit ettiklerini de… Kadın erkek ilişkileri tüketildikçe aşka olan inanç ve özlem artıyor. Zira arketiplerimiz baş kaldırıyor.

Yazarın odasından…

Yazarken sihirli ve her şeyi gören bir göz olurum”

Yazarken nasıl birisiniz?

Biri olmaktan çıkarım. Sadece bir göz, sihirli ve her şeyi gören bir göz olurum. Ama bu göz sakindir, mutludur ve kendini sever. Çoğu zaman okuyucunun ağladığı yerlerde o da yazarken ağlar…

Bir okur hayaliniz var mı? Romanınızı kim sevsin, kim okusun isterdiniz?

İtirafçı her yazar gibi cevap vereyim: Herkes…

Sinemacılık ve edebiyatçılık birbirine yardım eden şeyler midir? Yazarken sinemacılığınızdan yararlanıyor musunuz?

Bilmiyorum. Ama ben görerek yazanlardanım. Yani kelimelerin, cümlelerin doğurganlığı üzerinden ilerlemez metin. Bazı yazarlar sular seller gibi akıtır sözcükleri. Ben de ise görüntüler üzerinden ilerler. Gerçek hayattan romanın boyutuna geçerim. Eğer telefonda salak sepet konuşmaya başladıysam bilin ki o sırada yazıyorumdur aslında, gerçek dünyaya henüz geçememişimdir.

Sırada ne var, film mi yoksa yeni bir roman mı? 

Sırada bitmiş bir romanın redaksiyonu var. Bir vampir hikayesi. Dibe vurmuş olan biz insanları insanlığımızdan utandıracak kadar duyarlı ve sıra dışı bir vampirin romanı. Üstelik bohem bir vampir. Yapıbozumcu bir çalışma oldu. Bir de sinema filmi var. Müzik üzerinden varoluşunu anlamlandırmaya çalışan bir gencin yolculuğunu anlatıyor.

Yazarlıkla yönetmenlik arasındaki seçiminiz var mı, hangisi ağır basıyor?

Yazmak. Müziğin, yazının, resmin hemen hemen bütün sanat eserlerinin baştan aşağı ticarileştiği günümüzde her şeye rağmen yazmak ağır basıyor. Çünkü hâlâ saf ve naif bir tarafı var. Sürecin en başında sadece sen ve kalemin oluyorsunuz. Senaryo yazarken de öyle. Sen ve tuşlar… Arada kimse yok. İkinci bir kişinin katıldığı her iş saflığını yitiriyor, yaratıcıyla eseri arasındaki yabancılaşma artıyor.

 Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of