Egoist okur

“Elinden tutulması gereken bir çocuk kadın olmayı reddetti”

Yayınlayacağım röportajlardan ikincisi, kadınsız inkılabın mümkün olamayacağını savunan ve cumhuriyet yönetimine kadınların da katılması için mücadele eden aktivist yazar Nezihe Muhiddin’le ilgili. İktidarın topluma dayattığı “resmi cumhuriyet kadını” elbisesine sığamayıp erkeğin gölgesindeki “çocuk kadın” olmayı reddedince usulsüzlükle suçlanmış, yargılanmış, ismi antolojilerden bile silinmişti. Ben de hikâyesini, “Kadınsız İnkılap” adlı kitabın yazarı Yaprak Zihnioğlu’na sormuştum.

Gülenay Börekçi

Yaprak Zihnioğlu: “Nezihe Muhiddin, elinden tutulması gereken bir çocuk kadın olmayı reddetti”

Bu aralar sahaflarda, kütüphanelerde kaybolmayı seviyorum. Ve muazzam güzel hazinelerin yanı sıra bana “Bunlar nasıl yayınlanabilmiş” dedirten utanç verici kitaplara da rastlıyorum. Kadın hakları savunucularıyla dalga geçen “Ten Little Suffragette” adlı çocuk kitabı onlardan biri. Oy hakkı için sokağa çıkan ve bu yolda en sefil biçimlerde teker teker ‘”ölen” 10 küçük kızı anlatıyor. Bir de küçük düşürücü ve saldırgan karikatürler var tabii… Esas öfkeyi ve üzüntüyü, aynı tarihlerde bizde ne olmuş diye bakınca, yaşadım. Bizde de korkunç maço bir diliyle yazılmış yazılar çıkmış, sayısız aşağılayıcı karikatür yayınlanmıştı. Mesela Yunus Nadi Nezihe Muhiddin’in kurucusu olduğu Türk Kadınlar Birliği yönetiminden istifaya zorlanmasının ardından, “Ooh diyoruz, aman kurtulduk!” yorumunu yapmıştı ve bu, o yazısındaki en hafif cümleydi. Ama neden? Biz, kadınlara değer veren hatta onlara oy hakkını ilk tanıyan ülkelerden değil miydik?

Derken Yaprak Zihnioğlu’nun “Kadınsız İnkılap” adlı kitabını buldum. 1909’dan İstanbul’un kültür ortamında önemli bir isim haline gelen ve ardından hızlı bir düşüşü yaşayan Nezihe Muhiddin’in dramatik hikâyesinden yola çıkarak Türk feminist hareketinin öncülerini ve yaşadıklarını anlatıyordu. Kadınsız inkılabın mümkün olamayacağını savunan Nezihe Muhiddin, Cumhuriyet yönetimine kadınların da katılması için mücadele etmişti. İktidarın topluma dayattığı “resmi cumhuriyet kadını” elbisesine sığamayıp erkeğin gölgesindeki “çocuk kadın” olmayı reddedince de usulsüzlükle suçlanmış, yargılanmış, ismi antolojilerden, edebiyat yıllıklarından bile silinmişti. Yapayalnız ama “yetişkin” bir kadın olarak öldüğünde, cenaze törenine yıllarca birlikte mücadele ettiği kadınlar bile katılmamıştı.

Bunun üzerine hikâyesini ayrıntılarıyla öğrenmek, Yaprak Zihnioğlu’na bu parlak zekalı, etkileyici kadını geç de olsa anlattırmak istedim. Röportajımız aşağıda. Nezihe Hanım’ı konuştuktan sonra Zihnioğlu’na “Erkeklerin de özgürleşmeye ihtiyaç duymaları ve kadın hakları mücadelesine katılmaları için ne yapmalıyız?” diye sordum. “Toplumsal cinsiyet, yani gender derken biraz bunu kast ediyoruz aslında; erkekleri de içine alan bir dönüşümü… Bunun için kadınların daha çok mücadele etmesi gerekiyor. Öte yandan, kadın hakları, tam anlamıyla ölçümlenemediği için uzun vadeli toplumsal evrim ve değişimlerle ortaya çıkıyor. Henüz başarılamayan çok şey var ama feminist hareketinin son dört yıl hariç büyük bir ivme kazandığını biliyoruz. Her şeyden önce feminist tezler topluma kazandırıldı. Bunların toplumsal dönüşüme etki oranını ilerde sosyal tarihçiler inceleyecektir.” O halde en başa dönelim ve Nezihe Muhiddin’i konuşmaya başlalım…

“Kadınsız İnkılap” adlı kitabınızda, cumhuriyetin ilk yıllarında kadın hareketinin öncülerinden olan Nezihe Muhiddin’in hikâyesini anlatıyorsunuz. Kimdir Nezihe Muhiddin?

Nezihe Muhiddin 19’uncu yüzyılın sonlarında doğmuş ve ilk toplumsal etkinliklerine II. Meşrutiyet döneminde başlamış bir Osmanlı Türk kadın hakları savunucusu, düşünür ve eylemci. Kültür düzeyi ve analiz kabiliyetiyle öne çıkan bir siyasal stratejist, bir feminist, bir mefkûreci, iyi bir hatip, karizmatik bir kişilik ve bir yazar… Tarihimizde iz bırakmış önemli bir şahsiyet.

Onu çağdaşlarının gözünde önemli kılan şey neydi?

Nezihe Muhiddin, 1908’den itibaren bir kadın hakları savunucusu olarak öne çıkmıştı. Başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere kadınların siyasi, iktisadi, toplumsal tüm hakları için büyük bir cesaretle mücadele etmiş bir kadın ve kadınların eşitliği için gecesini gündüzüne katmış bir aktivistti. Onun kadın davasını yürütürken gösterdiği gözüpeklik, sözünü sakınmaması ve cesareti pek çok kadına örnek oldu.

Parlak bir zekâ ve müthiş bir kalem olmasına rağmen çağdaşlarının gözünden düşüyor, en ağır itibarsızlaştırmalara, hakaretlere maruz bırakılıyor ve son nefesini akıl hastanesinde veriyor. Tam olarak neler olmuştu o dönemde; Nezihe Muhiddin hangi kalıba girmeyi, neyi onaylamayı reddetmişti?

Nezihe Hanım çağdaşlarının gözünden düşmedi kanımca, iktidar tarafından gözden düşürülmeye çalışıldı. Tanıyanlar, iktidarın hedefi haline gelen ve karalanan Nezihe Muhiddin’in gerçek kimliğini çok iyi biliyordu. Nezihe Hanım kadın haklarını savunmaktan vazgeçmedi. Kemalist iktidar, bu etkili ve güçlü karakteri kamu alanından uzaklaştırmak ve onu cezalandırarak, hakkında yalan yanlış ithamlar çıkarıp karalayarak etkisiz hale getirmek istedi ve bunu başardı. Nezihe Hanım herhangi bir iktidarın kadını olmayı kabul etmedi, kadın haklarının savunucusu olarak bağımsız bir pozisyonda kalmak istedi. İktidarın hoşuna gitmeyen de buydu.

Sizce, sırf Nezihe Muhiddin’in karakteriyle ilgili bir uyuşmazlık meselesi miydi bu yoksa genel olarak “erkek” iktidarın kadınlara bakışını mı yansıtıyordu? Ne oldu da Nezihe Muhiddin’in adı neredeyse her yerden silindi ve birlikte mücadele verdiği kadınlar, feministler bile onu terk etti?

Bu şahsi bir mesele değil, politik bir meseleydi. İktidar, kadın hakları alanının tek yürütücüsü ve hâkimi olmak; bu alanı kendi belirlediği sınırlar içinde tutmak istiyordu. Nezihe Muhiddin ise bu konuda taviz vermedi. Kadın politikasını kadınların yapması ve savunması gerektiğini önceki deneyimlerinden de çok iyi biliyordu. Birlikte mücadele verdiği arkadaşları, yani feministler onu bu olaylardan sonra da savunmaya devam ettiler ama ne yazık ki seslerini duyurabilecekleri ortam çoktan yok olmuştu. İktidar yalnızca feministleri değil, 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu’yla tüm muhalifleri, liberalleri ve demokratları da ağır baskılarla susturdu, cezalandırdı.

1927’de Kadınlar Birliği’ne onun yerine başkan olarak getirilen Latife Bekir, “Kadınların siyasi hakları ile meşgul olacak mısınız” sorusunu, “Hayır, biz Nezihe Hanım gibi hayaller peşinde koşacak değiliz” diye cevaplıyor. Bu tür işbirlikçi kabalıklar karşısındaki hissiyatınızı sorsam…

Sözünü ettiğiniz hanım ve çevresi tam da iktidarın istediği gibi biriydi, “Bizim bir şey yapmamıza gerek yok, hükümetimiz bizim adımıza her şeyi düşünüyor ve yapıyor ve bundan sonra da yapacak,” diyen ve uzun yıllar bir kez bile kadın meselesini gündeme getirmeden CHP mebusu olarak mecliste bulunmuş birinden söz ediyoruz. Yazarken öfkelendiğimi anımsıyorum. Ve büyük bir düş kırıklığı hissettiğimi…

Peki Nezihe Hanım’ın hayatına, mücadelesine dair çizdiğiniz tablo tamamen geçmişte kalmış bir tablo mu, yoksa günümüzde de canlılığını koruyor mu? Yani kadınların haklar meselesinde gidecekleri yol hâlâ çok mu uzun?

Evet, aslında Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının mücadelesini birinci dalga feminizmin ikinci evresi olarak görüyorum. İlki Fatma Aliye’lerle başlayan Osmanlı Hareket-i Nisvan’ının etkin olduğu 19’uncu yüzyılın son 20 yılı ve 1908’e kadar olan dönemdi. Neticede bugün de kadınlar eşitliğe kavuşamadığına ve birinci dalga feminizmin talepleri hâlâ yerine gelmediğine göre bu mücadele alttan alta devam ediyor. Feminizmin Türkiye’deki 1980 sonrası ikinci evresi elbette birinciden farklı ve daha ileri talepleri barındırıyordu ancak bir yandan da bir alt dalga olarak bugüne kadar yürüyen ve daha epey de yürüyecek olan bir akımdan söz ediyoruz.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkını ilk tanıyan ülkelerdeniz. Öte yandan siz, bunun büyük oranda simgesel olduğunu, kadınların batılılaşma politikalarının nesneleri olarak algılandığını, kâğıt üstündeki hakların özgürlük anlamına gelmediğini söylüyorsunuz. O zaman da kadınların durumu, 23 Nisan’da yönetim koltuğuna oturtulan çocuklardan farksız oluyor. Cumhuriyetin kadınlara bakışını değerlendirir misiniz?

Kadınlara oy hakkı bizden önce 1893’te Yeni Zelanda’da, 1902’de Avustralya’da, 1906’da Finlandiya’da, 1913’te Norveç’te tanındı. Demokrasi iddiasının göstergesi olarak ve Batı’dan gelen diktatörlük eleştirilerine karşı, kadın haklarının kullanıldığını, araçsallaştırdığını ilk kez söyleyen Şirin Tekeli’dir. 1977’de İstanbul Üniversitesi’nde savunduğu ve sonradan kitap haline getirilen tezinde bu fikirleri açımlamış, göstermiştir. Zaten ben de Ben Nezihe Muhiddin’i onun yolundan yürüyerek bulabildim. Evet, Erken Cumhuriyet’in bu konudaki bakışı çok sorunludur. Onlara göre kadın, elinden tutulması gereken bir “çocuk kadın”dır. Kurucu Kemalistlerin millete, halka çocuk gözüyle baktığını Taha Parla benden çok önce kitabında göstermişti. Bu bakış kadınlar için de geçerliydi.

Nezihe Muhiddin’in kendi için başarısızlıkla sonuçlanan mücadelesinin her şeye rağmen kadınlar, kadın hakları açısından olumlu sonuçları oldu mu?

Evet, kuşkusuz. Nezihe Muhiddin bir davayı hayatı pahasına başlattı, bizler de bugün farklı boyutlar ekleyerek aynı davayı sürdürmeye çalışıyoruz. İlkler her zaman put kırıcıdır. Bugün kadın hakları konusunun tüm topluma yayılmasında onun ve kadın arkadaşlarının, büyükannelerimizin izleri var.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments