Egoist okur

Kadınlar evlerinden çıktı bir kere…

“Oysa erkek yahut kadın tek insandır ve birinin baskısı ikisini de köle yapar. Bu gün üçüncü sayfalarda okuduğumuz kadına yönelik şiddetin üç beş yılda oluşması elbette mümkün değil. Bu sistematik bir şekilde uzun yıllara, yüz yıllara, bin yıllara dağılarak bugünkü şeklini aldı.”

Hayal dergisinin “Erkeğin Darası Kadın” başlıklı dosyasında yer alan bir başka yazı. Yazarı şair ve öykücü Emel İrtem. Karamsar bir tonda başlayan yazısı son derece umutlu bir şekilde son buluyor. “Kadınlar bir kere evlerinden çıktı artık” diyor İrtem. “Şiir evden çıktı. Sokakları dolaşıyor, seyyar satıcılarla, bakkalla, dilencilerle konuşuyor. Bir sürü göstergenin arasından geçiyor. Pek çok uyaranla karşılaşıyor. Bir adım daha atıp sivilliğine sahip çıkarak makineleşmenin ötesine geçtiğinde yeryüzünü irem bahçesine çevirecek. Dünyanın iskeleti yeniden et ve kanla örülecek, hayat nefes alacak, işte buna inanıyorum.”

Kadınlar evlerinden çıktı bir kere…

Erkekler hemcinslerini bilir, hemcinslerinin zaaflarını, tepkilerini davranış biçimlerini şaşılacak derecede iyi tanır. Tuhaf bir şekilde bunu kadınlar için söylemek neredeyse imkansızdır. Zira kadınların değişkenleri çok daha fazladır. Bu da kadınların estetik algılarını hassaslaştırmıştır. Kadın, çevresindeki data’ları kara bir deliğin ışığı kırarak içine çekmesi gibi emer ve bunu yaparken görülmeyeni görülür bilinmeyeni bilinir kılar. Bu yüzden ürkütücüdür.

Bir kadın olarak ben de hemcinslerimin ne yapacağını kestiremem. Onlar da benim eylem olasılıklarımı kestiremez. Çünkü tanımlanmış, kalıplaşmış ortak davranış biçimlerinden (sanıldığının aksine) yoksunuzdur. Sanırım tam da bu yüzden erkek egemen toplum bu ele avuca sığmaz vahşi kadını kendi istekleri arzuları doğrultusunda standardize etmeye çalıştı. Beden ölçülerimiz, saç biçimimiz, kokularımız ve “toplumsal görevlerimiz” onların istediği ölçekte yeniden biçimlendi ve kadınlar da baskı güç şiddet ile bu iradesizliğin ortasına yerleştirildi. Ne vakit bu çemberi biri kırmaya çalışsa öncelikle kendi hemcinsleri tarafından dışlanması için yüzlerce yılda oluşturulmuş bu matematiksel denklem gelenek, örf, ahlak ve din kuralları ile güçlendirilerek sağlaması alındı. Özsaygı ancak erkek egemen bakışın temsiliyle mümkün hale geldi.

Oysa erkek yahut kadın tek insandır ve birinin baskısı ikisini de köle yapar. Bu gün üçüncü sayfalarda okuduğumuz kadına yönelik şiddetin üç beş yılda oluşması elbette mümkün değil. Bu sistematik bir şekilde uzun yıllara yüz yıllara bin yıllara dağılarak bu günkü şeklini aldı. Güney doğu coğrafyasında yetişmiş bir arkadaşım babaannesinin bir anısını anlatmıştı. Çocuk denecek yaşta evlendirilen bu babaanne düğün gecesi bir çadıra alınır ve henüz kocasını tanımamaktadır. Gerdek gecesi hakkında da hiçbir şey bilmeyen bu çocuğun yanına kayınvalidesi gelip birazdan içeriye girecek adamı görür görmez soyunmaya başlamasını öğütler ve çadırdan çıkar. Biraz sonra içeriye yaşlı bir adam girer ve “herhalde benim kocam bu” diye düşünen gelin soyunmaya başlayınca yaşlı adam onu utanarak durdurur, kendisinin kayınpederi olduğunu söyleyerek çadırdan dışarı fırlar. Küçük gelin tekrar oturur ve içeriye geldiğinde düğmesine basılmış gibi soyunmaya başlayacağı kocasını merak ve korkuyla beklemeye başlar. Bu hayat hikayesi neredeyse yüzyıl önce yaşanmış. Bu gün durum farklı mı? Hiç değil

Bu yıl uzun bir otobüs yolculuğu sırasında tuhaf bir şey yaşadım. Viranşehir’den binen yaşlı bir adamla orta yaşlarda bir kadın bütün molalarda otobüsü uzun süre bekletmeyi başardılar. Otobüs Ankara’ya geldiğinde yaşlı adam gene otobüsten indi, kadın da onu peşinden takip etti. On beş dakikalık mola bitti otobüs hareket edecek fakat kadın ve adamdan haber yok. Otobüs muavini bütün terminali aradı ve kadını tek başına çaresiz bir şekilde dolaşırken bulduğunu söyleyerek yanımıza getirdi. Kadın tek kelime Türkçe bilmiyordu. Suriye Kürtlerindenmiş. Kocasının gözden kaybolduğunu nereye gittiğini bilmediğini söyleyip yakınıyordu. Kocasıyla iki gün önce evlendirilmiş. Evlendiği adamın adını ve soyadını da bilmiyordu. Bildiği bir telefonu olup olmadığını sorduk o da yoktu. Dahası Eskişehir’e kadar bilet kesilmiş kimin yanına gideceğini dahi bilmiyordu, onları karşılamaya birileri gelecek miydi, akıbeti ne olacaktı bütün bu sorular cevapsız kalıyordu. Kadının anlattıklarından kocasında bir çeşit “erken bunama” sorunu olduğu anlaşılıyordu. Adam alıp başını kendi hayal alemine doğru bu koskoca kentte kendi bilinmeyenine çekip gitmişti. Bilgisizliğin ve ürkekliğin bu kadının başına neler getirdiğini ve daha neler getireceğini düşündüm durdum. Eskişehir terminalinde zavallıyı polise teslim ettiler. Suçlu gibi iki polis arasında uzaklaşırken arkasından bakakaldım. Hala aklıma geliyor ve düşünmeden duramıyorum. Bu iki günlük Suriyeli gelin muhtemelen Suriye deki kargaşadan kaçıp Türkiye’ye gelin olarak gelmişti. Bir dönemde İstanbul’a Rusya’dan, Ermenistan’dan, Gürcistan’dan, Romanya’dan, Moldova’dan gelen kadınları hatırlıyorum. Ülkelerinin ekonomik darboğaza düşmesiyle yola çıkan bu kadınlardaki hayatta kalma dürtüsü bende olağanüstü bir saygı uyandırmıştı. Onların pek çoğu eğitimliydi. Lisan bilmemekle birlikte 50 yaşından sonra Türkçe öğrenen bir Ermeni profesörünü hatırlıyorum. Hasta bakıcılığı yapıyordu. Ve iş disiplini, iş ahlakı hayranlık vericiydi. bütün umutların tükendiği bir noktada kadının eğitimi ona umut kapılarını aralayabiliyor.

Sanırım bu bütün sorunlarımızın da çözümü olacaktır. Bugün elbette kentte yaşayıp gene de gördüğü şiddeti sineye çekmeye çalışan diploma sahibi meslek sahibi pek çok kadından bahsedebiliriz. Kadının kendi varoluş alanını kendisinin yaratması gerekiyor. O toplumsal cendereden kurtulmadan kendine bakabilmesi kendini yeniden biçimlendirmesi mümkün değil. Evlilik kurumu bu baskıyı biçimlendiren en büyük etken. Kadının özgürlüğünü elinden alırken ona bir takım sahte özgürlükler vaat ederek kadının dünya ile enerji alışverişini ortadan kaldırıyor, onu köşeye sıkıştırıp ehlileştiriyor.

İşin sevindirici boyutu şu ki artık ciddi bir uyanış var. Türkiye edebiyatında kadın yazını son döneme damgasını vuruyor. Sadece kadınların çıkardığı edebiyat dergileri, mizah dergileri, gazeteler dışında bir araya gelip oluşturdukları sivil örgütler, yazar birlikleri, meslek birlikleri insanı umutlandırıyor. Şair kadın sayısı fazla olsa da henüz şiirde bir bütün olarak baktığımızda- tek tek isimler üzerinden gitmiyorum-o yüksek düzeye ulaşılmış değil. Bu noktaya gelmek için bile büyük çabalar sarf edildi. Yemek çamaşır bulaşık ve çocuktan artan zamanlarla yazılan şiirlerle bu günlere gelindi. Bu yüzden şiirde çoğu şair kadınımız kendi dilini kurabilmiş değil. Fakat ben bu durumdan rahatsız değilim. Çünkü bir eşikte olduğumuzu bizden sonra geleceklerin olağanüstü şeyler yaratacaklarını bizlerin de tarihin bize biçtiği o sıçrama tahtası görevini en iyi şekilde yerine getirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Kadınlar bir kere evlerinden çıktılar artık. Şiir evden çıktı. Sokakları dolaşıyor, seyyar satıcılarla, bakkalla, dilencilerle konuşuyor. Bir sürü göstergenin arasından geçiyor. Pek çok uyaranla karşılaşıyor. Bir adım daha atıp sivilliğine sahip çıkarak makineleşmenin ötesine geçtiğinde yeryüzünü irem bahçesine çevirecek. Dünyanın iskeleti yeniden et ve kanla örülecek, hayat nefes alacak, işte buna inanıyorum.

Emel İrtem

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of