Egoist okur

“İç sesime sorarsanız, okumak tembellere göre bir şey”

Knausgaard ne okur, ne sever, merak ediyorsanız bu röportaj size göre. Uzun uzun konuşmuş, kendiniz bakın. Ama en sevdiği kitabı buraya alayım bekletmeden. Diyor ki Karl Ove, “‘Savaş ve Barış’ dışında çılgınca bir arzuyla okuyabileceğim başka kitap yok. İlk okuduğumda 12 yaşındayım. Zayıf hafızama şükürler olsun, o sayede her beş yılda bir yeniden okuyorum.”

Yazarlar ne garip insanlar ve Knausgaard’ınki gibi gariplikler ne kadar güzel.

Gülenay Börekçi

Hayatını “roman” yapan adam: Karl Ove Knausgaard

‘Bunu ben de yaşadım’ dedirten kitap: KAVGAM

Knausgaard’la konuştum: “Önemsiz bir insanın önemsiz hayatını yazdım”

“Céline ve Thomas Bernhard gibi mizantroplar haklılarsa şayet, elinizden gelecek tek şey gülmek olmaz mı?”

Yatağınızın yanında hangi kitaplar duruyor?

Yığın yığın kitap var burada. Okumak istediğim kitaplar ya da okumak zorunda olduklarım ya da okusam iyi olur diye düşündüklerim… İd, ego ve süperego kitapları… İlk kategoride, John le Carré’nin “Gece Müdürü”, Ross Raisin’in “A Natural”, Olivia Manning’in “Balkan Üçlemesi”, John Keene’in “Counternarratives” ve Yevgeny Zamyatin’in “Biz” adlı kitaplarını bulacaksınız. İkinci kategoride Şeytan’ın tarihi hakkında üç kitap, Ortaçağ’da sihir sanatları hakkında bir başkası, Thomas Mann’ın “Doktor Faustus”u, Goethe’nin “Faust”u ve Rusya hakkında yazılmış bir sürü başka kitap var. Ve yıllardır aynı kalan süperego yığınına gelince; orada Adorno, Heidegger ve erken Yunan filozoflarının kitaplarını bulacaksınız.

Son okuduğunuz büyük kitap hangisiydi?

Claire-Louise Bennett’ın “Pond” adlı romanı.

Okuma tercihleriniz nasıl oluşur, arkadaş tavsiyeleri ya da eleştiri yazılarıyla mı?

Ben daha çok kitapların arkalarındaki övgü yazılarına bakıyorum. Şaka, şaka… Yazar ve editör arkadaşlarımın tavsiyeleri daha önemli, bazılarına gözüm kapalı inanırım. Sayıca çok olmasalar da güvendiğim birkaç eleştirmen de yok değil.

Son zamanlarda bir kitaptan öğrendiğiniz en enteresan şey neydi?

Bir şey gördüğünüzde, bunun bilgisinin gözlerden geçip beynin arkasında bir yerlere aktığı söylenir, değil mi? İlginç olan şu ki, bu akış genellikle tersine işler. Yani biz aslında gördüğümüzü sandığımız şeyleri görürüz, gözlerle ilgili süreç de aslında orada duranı düzeltmekten ibarettir. Bu benim zaten hep bir biçimde kuşkulandığım bir şeydi ama David Eagleman’ın “Beyin: Senin Hikayen” adlı kitabını okuyunca, kuşkularımda haklı olduğumu öğrendim. Havaalanından aldığım bu kitabı eve gelene dek, tam beş saat boyunca elimden bırakamadım. Ayrıca görme eyleminin sadece gözü değil, tüm bedeni ve diğer tüm duyuları ilgilendirdiğini de öğrendim, anlayacağınız görmek son derece fiziksel bir edim. Bir de şu var: Gözlemlenen şeyler beyne hep bir gecikmeyle yansıyor, böylece temelde hep geçmişi yaşıyoruz. Gördüğümüz her şey zaten çoktan olmuş bitmiş durumda. Bu konuda son olarak bir şey daha anlatayım: Bazen zaman duygumuz belirsizleşir ve kim olduğumuzdan tam olarak emin olamayız ya, işte bu duygunun da bir nörolojik açıklaması var. Bu tür bir durumda kalındığında, beynin ön lobundaki aktivite azalıyor hatta ön lob neredeyse kepenk indiriyor. Eh, soyut düşünce, geleceği planlama ve benlik duygusunun yerleştiği yer de işe bakın ki ön lob. Başka bir deyişle bizi insan yapan, anlam kazandıran şey orada bir yerlerde. Dediğim gibi bir durumda, kendinizi kaybediyor ve saf ‘oluş’ haline geliyorsunuz, tıpkı kendine değil dünyaya ait olan bir hayvan gibi.

Yakın zamanda ilk kez okuduğunuz klasik roman hangisiydi?

Artık eskisi kadar okumuyorum ama bir süre önce, Nobel Akademisi’nin eski genel sekreteri Horace Engdahl’ın bir konuşmasını izledim. Bir süre önce ruhen bir çeşit karanlığa gömüldüğünden, hayatında büyük bir kriz yaşadığından bahsetti. Bu durumdan çıkmasına Turgenev’in “Bir Sporcunun Eskizleri” adlı kitabı yardım etmiş. Hemen alıp okudum. Anlatı çok basitti, belirli bir olay örgüsü yoktu, işin içine psikoloji falan katılmamıştı, sadece hayata ve doğaya bakıyordu, aynı anda hem telaşlı hem de sakin yahut hem yoğun hem de huzurlu hissi uyandırıyordu. Umut veren bir kitaptı kısacası. Ama sanırım anlatması güç, alın ve kendiniz görün.

En sevdiğiniz Norveçli yazarlar hangileri?

Tarjei Vesaas gelmiş geçmiş en iyi Norveç romanı olan “Kuşlar”ı yazdı. Kesinlikle harika bir kitap, anlatım basit ama çok incelikli ve hikaye son derece dokunaklı. Bana sorarsanız, popüler dillerden birinde yazılsaydı geçen yüzyılın en büyük klasiği sayılırdı. Knut Hamsun’un üslubu büyülü geliyor bana, cümleleri parlıyor ve yazdığı her şeyi canlı kılmayı başarıyor. Çağdaş yazarlardan Thure Erik Lund favorim. Ingvild Burkey’i de çok seviyorum, yeni kitabı bir başyapıt. Tabii Steinar Opstad, Cathrine Knudsen, Kristine Naess, Jon Fosse ve daha pek çokları da var.

Hangi yazarlara en çok hayransınız?

Birkaç tanesini sayayım… Peter Handke, V.S. Naipaul, Svetlana Aleksiyeviç, Anne Carson, Ben Marcus, Kazuo Ishiguro, Cormac McCarthy, Lars Norén, Rebecca Solnit, John Jeremiah Sullivan, Maggie Nelson, Peter Sloterdijk.

Sizi güldüren son kitap?

Thomas Bernhard’ın “Ödüllerim” kitabı. Bir kafede okudum ve güldüm, güldüm, güldüm. Ve hatırlatayım, ben pek gülen bir insan değilimdir. Ne yapayım ki kitap çok eğlenceliydi. O kadar güldüğüm başka tek bir kitap oldu bugüne dek, Céline’in “Taksitle Ölüm”ü. Bu kitapların  tırmandıkça tırmanan mizantropisini neden komik bulduğumu bilmiyorum, belki gerçekten haklıdırlar da ondandır. Gerçekten haklılarsa şayet, elinizden gelecek tek şey gülmek olmaz mı?

Sizi ağlatan son kitap?

Henry Marsh’ın “Do No Harm”ı.

Nefret ettiğiniz tür?

Polisiye romanları sadece depresif dönemlerimde okuyorum, o yüzden onlardan uzak durmayı tercih ederim.

Nasıl bir okursunuz? Kağıdı mı, yoksa dijitali mi seviyorsunuz?

Okumanın tembellere göre bir şey olduğunu söyleyen Protestan bir iç sesim var, ayrıca gerçekten sıkı çalışmam gerekiyor, o yüzden sadece geceleri okuyorum. Genellikle de öyle yorgun oluyorum ki bir önceki gece ya da seyahatlerde ne okuduğumu unutuyorum. İç sesim e-kitap okumayı aklının ucundan bile geçirmiyor.

Kitaplarınız nerede duruyor?

Okuyor ve rafa koyuyorum. Hafızam zayıf, o yüzden dört küçük evimde hangi kitapların olduğunu hatırlamıyorum. Ve bir kitap ararken raflara bakıp bakıp duruyorum. Yorucu bir şey ama avantajlı da. Ara sıra bir sürprizle karşılaşıyor hatta bende olduğunu bile bilmediğim güzel kitaplar buluyorum.

Kitaplığınızdaki hangi kitabı görmek bizi şaşırtırdı?

Herhangi bir kitabın yazarken bir gün işime yarayabileceğinin farkındayım, dolayısıyla hatırı sayılır denecek kadar çok ve çeşitli kitaplar alıyorum. Üzerinde uzun uzun düşünmeden. Şu anda 1500-1900 yılları arasında Çin’de bilimle ilgili bir kitap var elimde. Henüz okumadım.

Aldığınız en iyi hediye neydi?

10 yaşımdayken, annem Ursula K. Le Guin’in “Yerdeniz Büyücüsü”nü getirmişti ve kelimenin tam anlamıyla içine gömülmüştüm. Yıllar boyu bu kitabı defalarca okudum. Bende bir şeyi değiştirdiğine samimiyetle inanıyorum. Beni öyle derinden etkiledi ki bir gün yazacak olursam, ben de insanları aynı şekilde etkilemek istedim. O kitabı birkaç yıl önce yeniden okudum ve hâlâ büyük bir roman olduğunu düşünüyorum.

En sevdiğiniz roman karakteri hangisi? En nefret ettiğiniz de olabilir.

Hayatım roman karakterleriyle dolu. İlki, babamın bana verdiği bir romandaydı. 50’lerden bir kitaptı ve kahramanı iyi kalpli bir çocuktu. Babası yoktu, annesi de hastaydı ve çocuk ona bakıyordu. Okulda korkunç bir çete vardı ve bir yandan da bu çeteyle baş etmek zorundaydı. Durumun adaletsizliği beni delirtmişti, arkadaşlarımı küfürden ve elma çalmaktan vazgeçirmeye çalışırken koyu dindar biri olup çıkmıştım, iyi hatırlıyorum. On yıl sonra, Ingvar Ambjornsen tarafından yazılmış “Beyaz Zenciler”i okudum. Kahramanı çok fazla esrar tüttürüyordu, ben de aynısını yapmaya başladım. Benim çarpık genç zihnimde bu kitap özgürlüğü temsil ediyordu. Aşkla ilk ilişkim de Teğmen Glahn’la tanışınca başladı. Knut Hamsun’un romanı “Pan”ın kahramanından bahsediyorum, bilirsiniz. 16 yaşındaydım ve bu karakteri takıntı haline getirmiştim. Sağlıklı bir özdeşleşme sayılmazdı, Glahn sevdiği kadını etkilemek için kendini vuran aşırı romantik ve narsisist bir adamdı.

Çocukken nasıl bir okurdunuz? Ve elbette neler okurdunuz?

Çocukken elime ne geçerse okuyordum. Kardeşim ve annemle haftada bir kez kütüphaneye gidiyor, hafta boyunca okunacak iki çanta dolusu kitapla geri dönüyordum. En sevdiğim şey “Üç Silahşörler” tarzı Fransız romanlarıydı; “Monte Cristo Kontu”, “80 Günde Devrialem”, “Esrarengiz Ada”, “Michel Strogoff”… Ünlü insanların ve öldüklerinde herkesi yasa boğan kişilerin biyografilerini de seviyordum. Helen Keller, Florence Nightingale, Jean d’Arc ya da Thomas Alva Edison, Walt Disney, Henry Ford, Winston Churchill, Louis Armstrong. Robin Hood’la ve Kral Arthur’la ilgili kitaplar dünyamı sarsıyordu. Roma İmparatorluğu ve Marco Polo’nun Çin’deki yolculuklarından da etkilenmiştim. Sonra yelkenli gemilerle ilgili kitaplar okudum. 9-10 yaşlarımdayken de oturup bir macera romanı yazdım. Bu kadar değil elbette… Başta “Define Adası” olmak üzere tüm Robert Louis Stevenson kitaplarını okuduğumu hatırlıyorum. Başka? “Madame Bovary” ile “Kırmızı ve Siyah’ı da Jules Verne ve Alexandre Dumas kadar heyecanla okumuştum. Henri Troyat’nın iki ciltlik Lev Tolstoy biyografisinin yanında Bobsey İkizleri ya da Nancy Drew kitaplarını okudum. Fakat açıkçası Tolstoy’un yaşamını okurken birçok yeri anlamadım ama önemi yoktu. Önemli olan başka yerlere, başka zamanlara, başka dünyalara gidebilmekti. “Savaş ve Barış” dışında çılgınca bir arzuyla okuyabileceğim bir kitap yok bugün. İlk okuduğumda 12 yaşındayım. (Zayıf hafızama şükürler olsun, o sayede beş yılda bir yeniden okuyorum.)

ABD başkanı ya da Norveç başbakanı hangi kitabı okusun?

Cumhurbaşkanı ya da başbakan olması fark etmez, Proust’un “Kayıp Zamanın Peşinde”sini herkese tavsiye ederim. Başka hiçbir kitap dünyayı bu kadar açıkça gözlerinizin önüne sermez. Ama lütfen iki buçuk cilt sonra durmayın, sonuna kadar gidin, hepsi zihninizde biriksin. Bu kitabı okumak sizi daha iyi bir insan yapmaz, daha empati dolu ya da zeki de olmazsınız ama başka türlü görür, koklar, düşünürsünüz. Dünyayla ilgili olarak da, kendinizle ilgili olarak da… En önemlisi bu kitap hayatınızı zenginleştirir ve ona dair algınızı değiştirir.

Diyelim ki bir davet veriyorsunuz ve yaşayan ya da ölü üç yazarı çağıracaksınız, kimler olurdu?

James Joyce, geçen yüzyıldan çağıracağım en merak uyandırıcı yazar olurdu herhalde ama iki misafir daha çağıracaksam, onun egemenliğini zayıflatacak kişileri tercih ederim. Mesela onu biraz daha alçakgönüllü biri haline getirebileceğini düşündüğüm Homeros’u. Eminim Homeros “Ulysses”i ve onun bir miktar garip, fütüristik ama yine de tanıdık bulacağı dünyasını severdi. Son konuğum, antik Yunan edebiyatına dalmış en ilginç çağdaş yazarlardan Anne Carson olurdu. Konuşmalarını dinlemekten zevk alırdım ve bir süre sonra, belki biraz sarhoş olmaya başladığımda, Joyce’la çocuk büyütmeye dair konuşur, Homeros ile deniz renginden, Carson’la aslında aşktan söz ederdik. Belki aşkın aslında tamamen körlükle ilgili bir konu olduğu konusunda anlaşırdık bile.

Siz, düş kırıklığına uğratan, aşırı övüldüğünü düşündüğünüz kitaplar hangileri? Sevmeniz beklendiği halde sevemedikleriniz…

Kendi kitaplarımı okumadım, ama bazen davet edildiğim yerlerde birkaç sayfa okumam gerekiyor. O zaman kafamdan gecen düşünceler tam olarak bu oluyor, aşırı övülmüş, kötü ve düş kırıklığı yaratan kitaplar diyorum.

Biyografinizi kim yazsın?

Ne harika bir soru! Kuşkusuz Laszlo Krasznahorkai. Kendisi en özgün ve güçlü romancılardan biridir. Dünyayı, özünü değiştirmeden nasıl bambaşka bir yere dönüştüreceğini bilir. Benimki kadar sıradan bir hayatı neye dönüştürürdü merak ediyorum? Her ne kadar kasvetli, yağmurlu, yoksun ve çok  sıkıcı bir hayatım olsa da onun yazdığı şekliyle heyecanlı hale gelirdi. Lydia Davis de bir alternatif olabilir. Düşünsenize; hayatımı şu ünlü iki cümlelik öykülerinden birine sığdırıverirdi belki!

Şimdi ne okuyacaksınız?

John Steinbeck’in “Bir Rusya Günlüğü”nü.

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of