Egoist okur

Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin!

Bu yazının konusu, parayı, şöhreti, hayran kitlelerini terk ederek yeni bir hayat kurmayı deneyen yazarlar… Sebepler değişiyor. Sanat, kimi zaman başkaldırı adına veya basitçe yorgunluktan, kimi zamansa hazin trajedilerin ya da gözalıcı başarıların ardından terkedilebiliyor. Bazıları sanatı ve hayatı anlamsız bulmaya başlıyor, bazılarıysa ilk bakışta aşk gibi çiçek açan yepyeni ve şiddetli bir tutkuya teslim ediyor kendini… Enrique Vila-Matas’ın “Bartleby ve Şürekâsı”nda anlattığı anekdot doğruysa eğer; genç Fransız şair adayı Clement Cadou hayranı olduğu bir büyük yazarın karşısında kendini aniden mobilya gibi hissetmeye başladığı vazgeçmiş hiç başlamadığı şiirden. (Cadou’nun gerçek biri olup olmadığını kimse bilmiyor.)

Fakat ne olursa olsun bence Cadou’da ve diğerlerinde değişmeyen tek şey var: Şan, şöhret ve başarının üzerini bir kalemde çizebilen hiç kimse sıradan biri sayılamaz.

Gülenay Börekçi

Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin!

Bir köşede sessizce bekleyip acı çekerek yaşamak mı, yoksa yazarak, çizerek, rol yaparak, seslerle, renklerle oynayarak, yani bir şeyler üreterek içinizdeki şeytanları kovmak mı? Biz sıradan insanlardan farklı mahluklar olan sanatçılar, “yaz kurtul” yöntemiyle ayakta kalırlar. Ruhlarında öldürücü zehirler taşırlar ama onlar, bu zehirleri akıtmanın türlü çeşit yolunu da keşfetmişlerdir. Peki ya diğerleri? Yani günün birinde yazmayı, sahneyi, müziği, resimi, yani bu dünyayı yegane anlama ve anlatma yöntemlerini bırakanlar… Sanatı reddeden sanatçılardan söz ediyorum. Kalemlerini fırlatıp atanlardan, oyunculuğu artık heyecan verici bulmayanlardan, müziğe kulaklarını kapayıp resimden vazgeçenlerden… Susma hakkını kullananlardan… Veya zehir akıtmanın hiç akla gelmeyen başka yöntemlerini keşfedenlerden…

Bu yazının konusu, parayı, şöhreti, hayran kitlelerini terk ederek yeni bir hayat kurmayı deneyen yazarlar… Sebepler değişiyor. Sanat, kimi zaman başkaldırı adına veya basitçe yorgunluktan, kimi zamansa hazin trajedilerin ya da gözalıcı başarıların ardından terkedilebiliyor. Bazıları sanatı ve hayatı anlamsız bulmaya başlıyor, bazılarıysa ilk bakışta aşk gibi çiçek açan yepyeni ve şiddetli bir tutkuya teslim ediyor kendini… Doğruysa eğer; genç Fransız şair adayı Clement Cadou hayranı olduğu bir büyük yazarın karşısında kendini aniden mobilya gibi hissetmeye başladığı vazgeçmiş hiç başlamadığı şiirden mesela. (Cadou’nun gerçek biri olup olmadığı hep tartışılıyor.)

Fakat ne olursa olsun bence Cadou’da ve diğerlerinde değişmeyen tek şey var: Şan, şöhret ve başarının üzerini bir kalemde çizebilen hiç kimse sıradan biri sayılamaz.

İşte reddedenlerden bazıları…

J.D. Salinger: Edebiyattan kaçıp homeopatiye sığındı

Fakat sanata elveda diyenlerin en ünlüsü herhalde bir süre önce ölen Amerikalı münzevi yazar Jerome David Salinger’dı. 1970’te, şöhretinin doruğundayken bir daha yazmayacağını ve söyleşi vermeyeceğini açıklamıştı Salinger. Ardından uzak bir kasabada bir ev alıp çevresini yüksek çitlerle çevirdi ve o evden hiç çıkmadı.

B. Traven: Öldürüldü mü, yazmayı mı bıraktı?

Altına Hücum ve Köprü gibi romanların efsane yazarı B. Traven için Amerikalı, İngiliz, Nikaragualı, Hırvat, Meksikalı, Alman, Avusturyalı, Kuzey Amerikalı, Litvanyalı ya da İsveçli olabilir deniyor. Yazmak için yüzlerce başka mahlas da kullanan B. Traven bazılarına göre çokuluslu AEG firmasının kurucusunun oğlu Maurice Rathenau’ydu. Kayser II. Wilhelm’in oğlu olduğunu söyleyenler de vardı. Nasıl öldüğü de bilinmiyor. Bir cinayete kurban gittiği veya açlıktan öldüğü söyleniyor. Bazılarına göreyse yazmayı bırakmış ve kendini unutturmuş.

Arthur Cravan: Okyanusta kaybolan boksör şair

Kesin olarak milliyeti bilinmeyen ama ortalıkta İrlandalı edebiyatçı Oscar Wilde’ın yeğeni olduğu iddiasıyla dolaşan şair Cravan şiiri bıraktıktan sonra boksör olarak nam saldı hata şampiyonluklar kazandı. Günün birinde derme çatma bir salla okyanusa açıldı, bir daha da geri dönmedi.

Arthur Rimbaud: Şiirden 19’unda vazgeçti

Fransız şair Arthur Rimbaud, 16 yaşında ünlü Şarhoş Gemi şiirini yazdı. 19 yaşına kadar o dönem edebiyat dünyasının pop starı oldu. 19’unda şiiri terk etti ve 37 yaşında ölene dek bir daha yazmadı.

Juan Rulfo: Amcası ölünce yazarlığı bıraktı

Juan Rulfo önce Pedro Paramo adlı müthiş güzel romanı, ardından amcasının anlattıklarından esinlenerek Kızgın Ova’yı yazdı. Sonra edebiyatı bıraktı. Soranlara, “Yazmıyorum çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino amcam öldü” diyordu.

Ferrer Lerin: Akbaba gözlemcisi oldu

İsyancı şiirlerle dikkat çeken İspanyol şair Ferrer Lerin, 60’larda Jaca adlı bir köye yerleşerek kuş gözlemciliği yapmaya başladı. Otuzu küsur yıldır bu yoksul köyde akbabaları inceliyor.

Guy de Mauppassant: Ölümsüz olmadığını anlayınca yazmayı bıraktı

Annesi Guy de Mauppassant’ı gençken Madam Bovary’nin yaratıcısı Gustave Flaubert’e emanet etmişti. 30 yaşında ünlü bir öykücü oldu. Ama ölümsüz de olduğunu sanıyordu. Sadece sanatsal olarak değil, fiziksel olarak da! Bir keresinde kafasına iki kez tabanca sıktı ama kurşunlar tenini sıyırıp geçtiği için kurtuldu. Uşağını çağırıp, “Bak, bana kurşun işlemiyor. Ben ölümsüzüm” bile dedi. Lakin aynı deneyi hançerle yaptığında başarılı olamadı, onu kanlar içinde buldular. Ölene kadar bir daha tek satır yazmadı.

Juan Ramon Jimenez: Karısının acısı yüzünden yazmaktan nefret etti

Nobel ödülüne layık görüldükten bir süre sonra İspanyol yazar Juan Ramon Jiménez karısını Zenobia’yı kanserden kaybetti. Ödülü yere fırlatıp üzerinde tepindiği anlatılır. O günden sonra bir daha yazmadı. “En iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymaktır” diyordu.

Marcel Duchamp: Ressamken satranç üstadı oldu

Ani bir virajla sanatı bırakıp başka bir alanda geçen ünlülerden biri de dadaizm ve sürrealizm akımlarının önde gelen temsilcisi Henri Robert Marcel Ducham. Geleneksel sanat yapıtlarını ve yöntemlerini yıkmayı deneyen Duchamp, buluntu nesnelerle oluşturduğu yapıtlarıyla sanat dünyasında bir nevi ihtilale yol açmıştı. En ünlü yapıtları baş aşağı duran bir pisuar ve bıyıklı Mona Lisa röprodüksiyonuydu. Çok geçmeden ihtilalin etkisi hafifledi. Duchamp da kendini sürekli olarak tekrarlamak yerine, her şeyi terk etmeyi seçti. “Bende artık yeni fikir kalmadı” diyordu. Sonraki 50 yılı sadece satranç oynadı. Dahası “Büyük Usta” olarak milli şampiyonalara ve beş yıl boyunca da satranç olimpiyatlarına katıldı.

Celal Sılay: Türkiye’nin Oscar Wilde’ı

Bizden örnek pek az. Yönetmen Metin Erksan, öykücü Gülderen Bilgili ve şair Celal Sılay’dan söz edilebilir belki. Türk sinemasının en büyük yönetmenlerinden Metin Erksan yıllarca ne film çekti, ne röportaj verdi. Bir Gece Yolculuğu adlı kitabıyla 1988’de Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülen Gülderen Bilgili de bir daha hiç öykü yazmadı. Yazdı belki de ama biz okuyamadık. Cemil Meriç’in şiir yeteneği açısından “Türkiye’nin Oscar Wilde’ı” dediği Celal Sılay ise gençliğinde az rastlanır bir ün kazandığı halde zamanla edebiyata küserek yazmamayı tercih etti. Tıpkı benzetildiği Oscar Wilde gibi o da edebiyat dünyasına küskün oldü.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of