Egoist okur

Romanlarda, öykülerde okuduğumuz saçlar bize ne söyler?

Bu yazıyı Milliyet Sanat dergisi için yazmıştım, buraya da alıyorum. İran’da Mahsa Amini’nin öldürülmesiyle başlayan protesto dalgası sırasında yazmıştım. Okumanızı çok isterim…

Shakespeare hakkında bilmek istediğiniz her şey

Faulkner’ın öykücü olarak portresi

Kitaplarda okuduğumuz saçlar bize ne söyler?

L. Frank Baum’un Oz Büyücüsü romanının devam hikayelerinden birinde otuz kafalı bir prenses anlatılır. Prenses Langwidere, her sabah yüzünü yıkadıktan sonra ne giyeceğine karar verirken dolabı açıp kendine o günün kafasını seçer. Özel olarak imal edilmiş kafalarının bazıları neşeli, bazıları melankolik, bazıları uysal, bazıları aksi, bazıları melek, bazıları da şeytandır. Önsezilerinin peşinden giderek doğaçlama takılan ve her gün hangi kafa hoşuna gidecekse peruk misali gibi onu takan Langwidere, ne yaptığını hep “iş işten geçtikten”, başını belaya soktuktan sonra fark eder. Özetle saç renkleri, modelleri başka başka ve kafası hep çok karışıktır. İyi tarafı da var tabii bunun çünkü işler ters gittiğinde kendi kendine “Haydi bakalım, kafayı değiştir,” demesi yeterli olur çoğu zaman.

Oysa gerçek kadınlar öyle ikide bir “Kafayı değiştir,” diyemezler. Deseler de karşılarına bin türlü engel çıkar, “Sakın ha!” der birileri. Engellerle mücadele etmemiz, aynı kalmamızı isteyenlere kafa tutmamız gerekir. Bakın bir süredir Mahsa Amani’nin öldürülmesini protesto etmek amacıyla saçlarını kesen İranlı kadınları izliyoruz. Dalga dalga büyüyor protestolar. Tek istedikleri o gün sokağa nasıl çıkacaklarına kendileri karar vermek. Saçlarını rüzgarda dalgalanmaya bırakacakları güne kadar da protestolarını sürdürecekler.

İşte buradan hareketle ben de saçlarını, kadınlığın nihai sembolünü mesele eden karakterleri hatırlatacağım bu yazıda.

Saçları renkleriyle okumak

Saçlarımız biz kadınlar için çok önemli. Güzelliğimizi taçlandırıyorlar her şeyden önce, sonra tüm biyolojik mazimizi taşıyorlar. Tek bir saç telinden DNA ölçümü yapılabildiğini; bedenimizin, hayatımızın bütün biyolojik şifrelerinin onda saklandığını unutmayalım. Ama en önemlisi, saçlarımızın bize, en içimize, ruhumuza, düşüncelerimize, hayallerimize, inançlarımıza, arzularımıza dair sayısız ipuçları içermesi.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak’ında Seniha’nın başörtüsünün altından alev gibi fışkıran kızıl saçları için şiirler yazılması? Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanında Feride’nin karmakarışık, yola gelmez saçlarını kimi zaman gözlerinin üzerine indirip dünya ile arasına bir örtü çekmesi? Hele Gülten Akın’ın saç kesmeyi devrimci bir eylem olarak ele alarak o muhteşem “Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi/ Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen,” dizeleri?

Bir edebiyat yapıtında saç renkleri bile karaktere dair çok şey söylüyor… William Faulkner’ın Emily’e Bir Gül öyküsünde kendisine ihanet eden sevgilisini öldürdükten sonra onu hayatının sonuna kadar yatağında saklayan Bayan Emily’nin demir grisi saçlarının vurgulanması boşuna değil mesela. Faulkner, yaşlanmış, saçları apak olmuş bu kadını anlatırken başka kelimeler de seçebilirdi ama herhalde hiçbiri Bayan Emily’nin “Eğer ben bir şey istemişsem o mutlaka olur,” diyen karakterini “demir grisi” imgesinden daha iyi anlatamazdı.

Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanında, “Saçlarımı kınayla boyamaya başlamasaydım eğer, Cem beni hiç fark etmeyebilirdi,” diyor Kırmızı Saçlı Kadın. Yazarın bu belki de en demonik karakteri, karşısındaki genç adamı baştan çıkarabilmesini saçlarını alabildiğine kışkırtıcı bir renge boyamasına ama bunu doğal bir malzeme kullanarak, yani kınayla yapmasına bağlıyor. Hayata ve sanata dair üzerine çok konuşulabilecek, konuşulmuş bir imge ama biz burada diğer kısımları bir yana bırakıp karakterin arzuladığı etkiyi, baştan çıkarıcılığı kırmızıya boyadığı saçları vasıtasıyla yaratmasında kalalım.

Başka örnekler de var… Sonelerini okurken Shakespeare’in şeytani “karanlık leydi” ve “iyi kalpli sarışın genç” arasında savruluşunu okuruz. O evrende siyah saçlar acımasızlığı, sarı saçlar masumiyeti temsil eder. Mavi Gözler Siyah Saçlar’ın yazarı Marguerite Duras’ın evrenine baktığımızdaysa koyu renk saçların savunmasız bir arzuyu simgelediğini görürüz: “Kapkara saçlarının altında çıplaktı; çıplak, çıplak, çırılçıplak…”

Değişim, isyan, yas ya da zorbalık

Edebiyatta saç kesme eyleminin de çok çeşitli anlamları var. Bir kadının saçlarını kesmesi, kimi zaman bir güçten vazgeçiş simgesi, kimi zaman yas, kimi zaman Gülten Akın örneğindeki gibi isyan… Romanlardaki, öykülerdeki kadınlar, kılık değiştirmek, görünmez olmak, kötülüklerden korunmak, içlerindeki öfkeyi dışa vurmak ya da basitçe geçmişle bağlarını koparmak için de saçlarını kesebiliyorlar. Rapunzel için masalın sonunda saçlarının kesilmesi karakterin cinsel uyanışını simgeleyen bir eylemken George Elliot’un Kıyıdaki Değirmen romanının kendini arayan kahramanı Maggie için özgürlük ilanı. Bu kadar değil kuşkusuz… Louise May Alcott’un erken dönem feminist başyapıtı Küçük Kadınlar’da Jo March, yoksullukla mücadele etmek için her yolu dener ama yazdığı öykülerin pek fazla para etmediğini görünce gidip bir perukacıya saçlarını, “tek güzelliğini” satar. Ernest Hemingway’in Silahlara Veda’sının Catherine’i nişanlısının ölüm haberini aldığında, Michael Ondaatje’nin İngiliz Hasta’sının Hana’sı da hemşire olarak savaşa katılmaya karar verdiğinde keser saçlarını. Jeffrey Eugenides’in Middlesex’inin esas karakteri Cal ise, cinsiyet değişimi ameliyatının ardından, bir tırtılın kelebeğe dönüşmesini andıran büyük değişimi, kendi deyişiyle “ikinci doğuşu” esnasında ilk iş olarak gür saçlarından kurtulur.

Saçların kesilmesi masumiyetin yitirilmesi anlamına da gelebiliyor. 18. yüzyıl İngiliz şairi Alexander Pope, Homeros, Vergilius, Dante veJohn Milton’un üslubunu taklit ederek yazdığı ve “kahramanı olmayan bir kahramanlık destanı” olarak nevi şahsına münhasır bir yerde duran Bukleye Tecavüz adlı sözde epik şiirinde yüksek sosyeteden genç bir adamın Belinda adlı güzelin saçlarından bir bukleyi gizlicekesmesini anlatıyor. Buklenin iğfaliyle birlikte ortalık darmaduman olurken işin içine gökyüzündeki melekler de karışıyor. Pope olayı bir imparatorluğun muharebe meydanında yenilmesi gibi görkemli ifadelerle yazarken satır aralarını doldurmak, bukle anlamındaki “lock” kelimesinin İngiliz argosunda bekaret anlamına da geldiğini bilen okurlara kalıyor.

Kadını güçten düşürmenin, yok etmenin bir simgesi olarak saç kesme meselesi var bir de. Mitolojideki yılan saçlı Medusa’dan bu yana kadınların saçlarından çok korkmuş erkek egemen toplumlar. Çok örneği var bunun… William Styron’un Sophie’nin Seçimi romanında hayatının en korkunç tercihini yapmaya zorlanan karakterin üstüne üstlük bir de saçlarının kesilmesi, kalbimize sipsivri bir bıçak saplar adeta.

Bir zorbalık yöntemi olarak saç kesme imgesiyle, gelecekte geçen ve kuşkusuz günümüzü imleyen distopik romanlarda da karşılaşırız. Kadınlara çoğu kahverengi ya da gri gibi donuk renklerde bir örnek üniformalar giydirilmesi, rakamlarla, önceden belirlenmiş numaralarla adlandırılmaları ve mutlaka hikayenin bir yerinde saçlarının kesilmesi, baskıcı yönetimlerin değişmez ezme, sindirme yöntemleri olarak çıkar karşımıza. Bunu yapanlar, onları insan olmaktan çıkarıp kimliksizleştirmek, birer nesne olarak kabul edildikleri gerçeğini yüzlerine çarpmak ister aslında.

Sonuç olarak edebiyatta da bir kadının saçlarını kendisinin kesmesi ile o saçların başkaları tarafından kesilmesi arasında çok büyük bir uçurum var. İlki bir değişim tercihiyken ikincisi istenmeyen bir şey, düpedüz zorbalık. İnsan değişecekse bunu kendi başına yapmalı, başkalarının doğrularıyla, zorlamalarıyla değil, öyle değil mi?

Besleme kızların kesilen saçlarıyla simgelenen tekinsizlik

Köleliğin bir çeşidi olan beslemelik müessesi, edebiyatımızda çeşitli vesilelerle sıklıkla işlendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan itibaren birçok yazar, besleme kızların hayatlarını anlatan yapıtlar kaleme aldı. Vüs’at O. Bener’in Havva öyküsü unutulmazlardandır, Füruzan’ın Nehir öyküsü de. Edebiyat tarihimizin zirvelerinden Asılacak Kadın vardır bir de. Besleme olarak geldiği evde olanca aşağılanma, eziyet hatta tecavüz karşısında korkusu içinde dağ gibi büyüyen ve hep susan Melek’i, güya yoksulluktan, sefaletten kurtarılmış, unutulmaya yazgılı bütün isimsiz besleme kızların en çarpıcı temsilcisi olarak çıkarır karşımıza Pınar Kür. Yolunu bile bilmedikleri, içinde labirent misali kayboldukları zengin evlerinde aklın alamayacağı ağır yükleri sırtlanmak zorunda kalan sessiz ve biçare besleme kızlarla ilgili değişmeyen şeyse saçlarına makas vurulan ilk andır. O tekinsiz evlerde yaşanacak acıların simgesi, billurlaşmış halidir bu aslında. Makas darbeleriyle yere düşen her saç buklesi, görünmez bir pranga olup dolanır kızların ayak bileklerine. Hıçkırıklarını duyan, duysa da aldırış eden olmaz. Bir tek yukarıda sözünü ettiğim damardan ilerleyen edebiyatçılar, özellikle de “Artık sadece beslemelerin hıçkırıkları için ağlıyorum,” diyen biricik Selim İleri belki.

Bir film + bir şarkı

Carlos Saura’nın Anna ve Kurtlar filmi, Franco diktasında geçen alegorik bir hikayeyi anlatıyor. Anna, zengin bir ailenin yanında mürebbiye olarak çalışmaya başlar. Onu ilk olarak elinde kocaman bavulu ve dağınık saçlarıyla görürüz. Taşların, küçük ağaçların arasından bir özgürlük timsali gibi yürür malikaneye doğru. Orada geçirdiği günler boyunca karşısında ailedeki güç odaklarını, daha doğrusu biri askeri, biri siyasi, biri de dinsel yapıyı simgeleyen üç erkeği bulacaktır. Finalde bu erkeklerden biri Anna’nın saçlarını keser, ikincisi ona tecavüz eder, üçüncüsüyse öldürür. Saç kesmenin hiç de azımsanacak bir zorbalık olmadığını daha iyi ne anlatabilir?

Müzisyen Tom McRae’nin You Cut her Hair adlı olağanüstü güzel ve kalp dağlayan, yaralayıcı şarkısındaysa bir Nazi toplama kampında öldürülen 14 yaşındaki Polonyalı Czesława Kwoka anlatılır. Tom McRae’nin yıllar önce obsesif bir şekilde tekrar ve tekrar dinlediğim olağanüstü güzel -kalp dağlayan, öfkeden delirten- şarkısını n’olur ama n’olur Spotify’da bulup dinleyin.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments