Egoist okur

AZ SİHİR/ÇOK TER: Marquez’den yazar adaylarına 9 tavsiye

Hukuk ve gazetecilik öğrenimini yazarlık kariyerine odaklanmak için yarım bırakan Marquez, ilk romanı “Yaprak Fırtınası”nı 1952’de yayınladı. 1961’de “Albaya Mektup Yok”, 1962’de “Hanım Ana’nın Cenaze Töreni”ni geldi. Birkaç yıl sonra ise defalarca silip defalarca yeniden yazdığı başyapıtı “Yüzyıllık Yalnızlık”la dünya edebiyatına damgasını vurdu. Sonrasını biliyorsunuz. 

Peki şimdi bu büyük edebiyatçıdan yazma üzerine 9 tavsiye okumaya ne dersiniz? 

Gülenay Börekçi

“Aç sanatçı” klişesinden vazgeç

Genel olarak, etrafımızdaki diğer tüm yaratıklar gibi bizler de rahatımız yerindeyken daha iyi yazıyoruz. Bundan şunu anlamalısınız: Yazarın üretirken aç ve sefil durumda olması gerektiğine dair o romantik efsaneye şahsen ben inanmıyorum. Akşam iyi bir yemek yediysen, bir de elektrikli daktilon varsa, kesinlikle daha iyi yazar olabilirsin.

Plinio Apuleyo Mendoza ile röportajından

Bize gereken daha az sihir, daha çok alın teri

Edebiyatçının bir tür marangoz olduğu söylenebilir. Birincisi, bu mesleklere mensup kişiler çok sıkı çalışır. İkincisi, bir öykü yazmak da neredeyse bir masa yapmak kadar zordur. Tek fark edebiyatçının hakikatle çalışmasıdır ve bu da aslında ahşap kadar sert bir malzemedir. Ayrıca her iki meslek de türlü çeşit hile ve tuzakla doludur. Daha az sihir, daha çok alın teri. Proust’a katılıyorum, yazmanın yüzde 10’u ilhamsa, yüzde 90’ı sıkı çalışmaktır.

Paris Review ile 1981 röportajından

Erken başla

Dominikli yazar Juan Bosch’un yirmi beş yıl önce söylediği bir şeyi duymuştum. Kendisi, yazıyla ilgili teknikleri, genç yaşta gizli gizli öğrenmek gerektiğini söylemiş. Biz yazarlar papağanlara benzeriz, yani yaşlandıkça daha iyi konuşmayı öğrenmemiz imkansız.

Plinio Apuleyo Mendoza ile yaptığı röportajdan

Tekniğe odaklan

Yaşlandıkça, hele ilham azaldığında, tekniğe daha çok güvenmelisin. Teknik yoksa, tüm yapı çöker. İlham gelmiyorsa, daha yavaş ve daha titiz yazmalısın, o zaman sorun kalmaz.

New York Times ile 1985 tarihli röportajından

Daktilonla çalış, eleştirmenleri mutlu etme yöntemleriyle değil

Toulouse Üniversitesi’nde Latin Amerika edebiyatı hakkında yazan bir Fransız profesör vardı. Ona ulaşmam gerektiğini söylüyorlardı, çünkü kendisi bir türlü benim hakkımda yazmıyordu. Ulaşmayı denemedim, çünkü gerçekte buna ihtiyacım yoktu. Genç arkadaşların unuttuğu şey şu: Onların yaşındayken eleştirmenler benim hakkımda değil, Miguel Angel Asturias hakkında yazıyordu. Sözüm genç yazarlara, zamanınızı çalışmak yerine eleştirmenlere harcamayın, çünkü yazmak hakkınızda yazılmasından çok daha önemli. Edebi kariyerim hakkında çok önemli başka bir şey daha var, isterseniz size ondan da bahsedeyim: 40 yaşına geldiğimde 5 kitabım yayınlanmıştı ama yüzde bir telif bile almamıştım.

Paris Review ile 1981 röportajından

Bir sonraki öyküyü yaz. Ve arkadaşlarını dinle

“Her durumda, bu hikaye zaten geçmişe aittir. Şimdi önemli olan şey, bir sonraki hikayen” demişti arkadaşım Jorge Álvaro Espinosa.

Hiçbir tavsiyenin bundan daha akıllıca olamayacağını fark edinceye kadar ben tam tersine inandım, anlayacağınız o kadar kör ve aptaldım. Jorge ilk önce hikayeyi, sonra stili oluşturmam gerektiği şeklindeki sarsılmaz fikrini açıkladı, hem bu ikisi birbirine adeta köle misali bağlıydılar. Bu köleliğe “sadece klasiklerde bulunan o sihirli değnek” de denebilir. Jorge Yunan şairleri, düşünürleri tutkulu ve tarafsız bir şekilde okumam gerektiğini tekrarlayıp dururdu, sadece Homeros’u değil. Okuyacağıma söz verir ve o diğer isimleri duymak isterdim, ancak hızla konuyu değiştirir, bunun yerine hafta sonu okuduğu bir kitabı, mesela André Gide’in Kalpazanlar’ını anlatmaya başlardı. Ona bu konuşmanın hayatımın gidişatını belirleyebileceğini söyleyecek cesareti hiç bulamadım. Ve her gece uyumadan o sırada çalıştığım öyküyü unutup sonraki öyküm için notlar aldım.

New Yorker’da 2003’te yayınlanan “Nasıl Yazar Oldum” soruşturmasından

Kurallarını oluştururken kendini özgür hisset ve kurallarına uymaya çalış

[Kafka’yı okuduğumda], edebiyatta ortaokul ders kitaplarında rastladığım akılcı ve son derece akademik örneklerin dışında sayısız imkânın olduğunu birdenbire anladım. Kafka’yla tanışmak benim için bekaret kemerimi yırtmak gibiydi. Öyle her hoşuna giden fikri icat edemeyeceğini hatta hayalini kuramayacağını yıllar sonra keşfettim. Hoşuna gitmekten yola çıkıyorsan, gerçeklerden kaçıp yalanlara sığınıyorsun demektir ve yalan edebiyatta hayatta olduğundan daha ciddi bir meseledir. En keyfi yaratının bile kuralları vardır. Kendini kaostan ve total akıldışılıktan kurtaramazsan, mantığın incir yaprağını da atamazsın.

Plinio Apuleyo Mendoza ile röportajından

Kendi hikayene inan

Ne yapmak istediğime dair bir fikrim vardı ama bir şey eksikti ve doğru tonu keşfedene kadar o şeyin ne olduğundan emin değildim. Yüzyıllık Yalnızlık’ta kullandım bunu. Temelde büyükannemin hikaye anlatma yöntemine dayanıyordu. Büyük annem fantastik şeyleri bile tam bir doğallıkla anlatırdı. Sonunda kullanmam gereken sesi keşfettiğimde, on sekiz ay boyunca oturdum ve her gün çalıştım… Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, hikayeyi ona pek de inanmadan anlatıyordum. Yapmam gereken şeyin hikayeme önce kendim inanmak olduğunu daha sonra keşfettim ve büyükannemin üslubuyla yazmaya başladım. “Büyükannemin üslubu” dediğim de şu: Taş gibi bir suratla…

Paris Review ile 1981 röportajından

Sezgine güven, aklına değil

İlham, gerçekten seveceğin doğru temayı bulmandan başka bir şey değildir. İşi daha kolay hale getirir bu. Kurgu yazmanın temelini oluşturan sezgi, hakikati bilgiye ihtiyaç duymadan çözmene yardımcı olur. Yerçekimi kanunlarını bile sezgilerinle çok daha kolay anlarsın. Bir romancı için sezgi esastır.

Paris Review ile 1981 röportajından

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of