Egoist okur

Carroll’dan mektup yazma dersleri: Yazdığımı geri alamam!

Alice kitaplarının yazarı Lewis Carroll’ın matematik ve cebir kitaplarını biliyordum da mektuplaşma adabını anlattığı bir el kitabı yazdığını bilmiyordum doğrusu. O yüzden okuma kopyasını bağımlısı olduğum internet mekânı Internet Archive’da görünce havalara uçtum ve sizinle paylaşmak istedim…

Bu arada, Carroll, bu minicik kitabı güzel mi güzel bir mektup kitinin parçası olarak yazmış. Mektup kiti de ne ola diye soruyorsanız, içinde kağıt ve çeşitli fiyatlarda pullar bulunan ufak bir zarf. Bir de sözünü ettiğim o el kitabı…  Fotoğraflar daha iyi anlatabilir. Naomi Bulger’in blogundan.

Araştırmacı yazar Simon Garfield, “Mektup: Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi” adlı kitabında (Domingo Yayınları) bundan bahsediyordu. Aşağıda kitabın o bölümünden parçalar okuyacaksınız.

Gülenay Börekçi

Lewis Carrol’dan mektup dersleri: Yazdığımı geri alamam

Lewis Carroll, 1888’de bir ürün icat etti.

Bu öyle bir üründü ki, Carroll onu yaratıcı ve tatminkâr bir yaşamın olmazsa olmazı sayıyor, onsuz bir yaşam hayal edemiyordu.

“The Wonderland Case For Postage-Stamps” adındaki bu ürün ortadan ikiye katlı cüzdan şeklinde bir pul defteriydi. Yarım peniden bir şiline kadar çeşitli değerde pulların yerleştirilebileceği on iki cebi bulunuyordu. Postacılık teknolojisinde bir devrim değildi elbette ama gene de Carroll bu cüzdanı, denizaşırı ülkelere yolladığı onca mektup ve farklı posta ücretlerine tâbi diğer paket gönderileri sırasında başına gelen aksiliklerden sonra icat ettiğini öne sürüyordu.

Tam teşekküllü bu “Harikalar Diyarı” sayesinde doğru pul gereken zamanda hep yanınızda olacaktı. Tabii cüzdan, adını Alice’ten almıştı ve Harikalar Diyarı’nın başarısını tescilleyecek kişi de gene Alice olacaktı. “Çok yakında taklitleri de çıkar tabii, demişti Carroll. “Ama bu cüzdandaki iki Resimli Sürprizi taklitlerinde bulamayacaksınız, çünkü onların telif hakkı saklı.” Sürprizden kastı iki yeni Alice resmiydi. Birinde kucağında bebek tutuyordu Alice, ötekindeyse domuz. Fakat bu cüzdanı almak için bir sebep daha vardı: “Eight or Nine Wise Words About Letter-Writing” adındaki kitapçık.

Kitapçık üç kısımdan meydana geliyordu: “Bir Mektuba Nasıl Başlanır”, “Bir Mektuba Nasıl Devam Edilir” ve “Bir Mektup Nasıl Sonlandırılır”. İşin aslı, çekici olan kitapçığın yapısından ziyade içindeki talimatlardı. Hele Carroll’ın, okurlarının çoğunun daha önce neredeyse hiç mektup yazmamış insanlar olduğunu varsayması, bu talimatları iyice ilginçleştiriyordu. “Eğer mektup bir kişinin mektubuna cevap niteliğinde yazılıyorsa, işe önce o mektubu çıkarıp tekrar okumakla başlayın. Böylece hem hafızanızı tazeleyip neye cevap vermeniz gerektiğini hatırlarsınız hem de hitap ettiğiniz kişinin güncel adresini bir kere daha gözden geçirmiş olursunuz çünkü öteki türlü adam diyelim ki altını çizerek size Torquay adresini vermişse siz kalkıp mektubu Londra’daki evine gönderebilirsiniz.”

İkinci talimat biraz daha enteresandı. Buna göre insan mektup yazmaya başlamadan önce zarfın üstüne adresi yazıp, pulunu yapıştırmalıydı. Carroll, “Eğer böyle yapmazsanız size neler olacağını açıklayacağım,” diyordu: “Son dakikaya kadar yazmaya devam edeceksiniz ve son cümlenizin tam ortasında bir bakacaksınız, ‘vakit dolmuş’! Sonra alelacele toparlayacaksınız sözlerinizi, derken çalakalem bir imza, sonra da postaneden açık halde aldığınız zarfı kapamaya çalışacaksınız eliniz ayağınıza dolana dolana, üzerine adresi yazacaksınız. O da adres mi, çivi yazısı mı belli değil. Hadi o tamam derken, bir bakacaksınız pul kutunuzu doldurmamışsınız. Telaş içinde evde kim varsa yalvar yakar pul isteyeceksiniz, sonra diliniz dışarıda koşturarak postaneye gideceksiniz, terden sırılsıklam, nefes nefese kalmış halde tam postane kapanırken biteceksiniz kapıda. Ve sizin o meşhur Mektup, üzerinde “adres okunamadı” damgasıyla geri dönecek Ölü Mektup Ofisi’nden, bir hafta sonra.”

Kendi adresinizi nereye yazacağınızla ilgili bilgiler de mevcuttu. Hatta Carroll, “Adresinizi eksiksiz bir şekilde kağıdın en üzerine yazacaksınız,” diye buyuruyordu. “Adresi değişen arkadaşlar size gönderdikleri bir önceki mektuptan -ki siz onu muhtemelen çoktan imha etmiş bile olabilirsiniz- ezberlediğinizi tahmin ederek mektubun tepesine sadece ‘Dover’ diye yazıp bırakınca, durum gerçekten çok sinir bozucu oluyor. Bunu acı deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum.” Tarihi de eksiksiz yazmak gerektiğine dikkat çekiyordu Carroll çünkü bu da eski mektupları düzenlerken size faydalı olacaktı.

Peki mektuba nasıl devam edilecekti? “Okunaklı bir şekilde yazın. Herkes bu kurala riayet etseydi, insanoğlunun ortalama asabiyet derecesinde gözle görülür bir düşüş olurdu! Dünyadaki bütün kötü yazıların kökeninde aslında aşırı hızlı yazma çabası vardır. Tabii şimdi bana diyeceksiniz ki: ‘Zamandan tasarruf etmeye çalışıyorum…’” Burada Carroll, bir arkadaşının mektuplarının çok kötü olduğundan, onun kargacık burgacık yazısını sökmek için en az bir hafta uğraşmak zorunda kaldığından bahsediyordu. “Eğer bütün arkadaşlarım öyle yazsaydı, hayatım onların mektuplarını okuyarak geçerdi!”

İçerikle ilgili olarak da bir mektuba başlamanın en iyi yolu arkadaşınızın son mektubunda yazdıklarına değinmekti. Eğer belli bir konudan bahsediyorsanız, anlaşmazlığa mahal vermemek için arkadaşınızın sözlerinden aynen alıntı yapmak, bir fikir çatışmasının olduğu yerde de bir söylediğinizi iki kere tekrar etmemek en iyisiydi. “Genelde bunu yaptığınızda yeni baştan bir mektup yazmak zorunda kalabiliyorsunuz. Çünkü içindeki bütün o sirkeyi biberi çıkarıp yerini balla, şekerle dolduruyorsunuz.”

Carroll’ın diğer kuralları şöyleydi:

“Eğer mektup arkadaşınız sivri dilli bir yorumda bulunursa ya görmezden gelin ya da karşılık verecekseniz bunu yumuşak bir dille yapın. Şayet yazıştığınız kişi dostunuzsa, o zaman vereceğiniz karşılık daha da arkadaşça olsun.”

“İlle son sözü söyleyen olmaya çalışmayın. Olayı, efendice gidişatına bırakın. Unutmayın, söz gümüşse sukut altındır. (Dikkat: Eğer bir beyefendiyseniz ve karşınızdaki bir hanımefendiyse, bu Kural fuzulidir. Asla son sözü söyleyen siz olamazsınız.”

Bir dostunuza şakayla karışık hakarette bulunmak istiyorsanız, bunu belirgin bir şekilde yapın.

Zarfın içine çek ya da başkasına ait bir mektup koyduğunuzu yazıyorsanız, bir dakikalığına kalemi kağıdı elinizden bırakın, gidip söz konuşu evrakı alıp zarfın içine koyun. Aksi takdirde bir bakarsınız ki evrak yerinde duruyor, ama siz mektubu çoktan postaya vermişsiniz bile.”

Sayfanın sonuna doğru bir talimat daha vardı:

“Ne yaparsanız yapın, asla yazdığınızın üzerini çizmeyin. Şu eski atasözünü de hiç aklınızdan çıkarmayın: ‘Üstü karalanmış yazı, üstünkörü okunacak yazı demektir.”

Mektubun nasıl sonlandırılacağıyla ilgili verdiği tavsiyelerse, o güne değin kabul gören veda cümlelerini on dokuzuncu yüzyılın sonlarına uygun bir şekilde güncelliyordu. “En derin sevgilerimle” ifadesi başta olmak üzere düzinelerce öneride bulunuyordu. Bizler bu önerilerin neredeyse hepsini bugün de kullanmaya devam ediyoruz: “Sadık dostun, saygılarımla, en derin saygılarımla…”

Carroll, yazıştığınız arkadaşınızın son mektubunu referans almanızı ve kendi veda cümlenizin onunkiyle aynı veya daha samimi olmasını öneriyordu. Ayrıca P.S. kısaltmasının son derece faydalı bir buluş olduğunu belirtiyor ama şöyle devam ediyordu: “Lakin P.S. (birçok hanımefendinin sandığının aksine) ille de mektubun ana fikrini içerecektir diye bir kaide yok. Bu kısaltmanın asıl görevi, fazla üzerinde durmak istemediğimiz ufak tefek konuları gölgede bırakmaktır.”

Son tembihiyse şuydu: “Mektuplarınızı postaneye götürürken elinizde taşıyın. Eğer cebinize koyarsanız, şehirde upuzun bir yürüyüşe çıkacak (ki bunu deneyimlerimden söylüyorum), bir gidişte bir dönüşte olmak üzere en az iki kere postanenin önünden geçecek ve eve vardığınızda mektuplarınızın hâlâ cebinizde durduğunu göreceksiniz.”

Görsel malzemeler şu adresten alındı.

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments