Egoist okur

Mizah duygusunu yitiren bir dünyada Milan Kundera

Bir yazar düşünün; daha 40 yaşına gelmeden Nazilerin, ülkesini işgal ettiğine, aynı toprakların birkaç yıl sonra Stalinizme teslim olduğuna, Prag Baharı’yla gelen özgürleşmeye ve ardından bastıran yoğun Sovyet zorbalığına şahit olsun, dahası bunların hepsini romanlarında anlatsın…

Kundera’nın ruh ve beden, hafıza ve unutuş, çıplaklık ve hazımsızlık, uçma arzusu ve zemini terk edememe, aşkın siyaseti ve ihanetin siyaseti gibi temaların dikkat çektiği kitaplarının ortak özelliği kurgu ile kurgu dışı metinlerin mükemmel birer karışımı olmaları, yüksek dozda mizah, politika, psikoloji, tarih, felsefe ve seks içermeleriydi.

Kundera’dan gülmeyi unutmuş bir yüzyılın insanlarına

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni satın almak için

Biçime bağlılığı zaman zaman takıntı seviyesine ulaşıyordu Kundera’nın. Bir keresinde editör, kullandığı iki nokta üst üste’leri nokta olarak değiştirildiği için yayıneviyle sözleşmesini iptal etmişti.

Mizah duygusunu yitiren bir dünyada Milan Kundera

Kundera, ilk romanı Şaka’da üzerine birkaç politik espri yazdığı kartpostalı yanlış kadına gönderen genç bir komünisti anlatıyordu. Ludvik’in cezası, üniversiteden atılmak, Parti’den ihraç edilmek ve maden ocaklarında çalışmaya zorlanmak olmuştu.

En ünlü romanı olan Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ise, Praglı genç cerrah Tomas ile birbirinden geceyle gündüz kadar farklı iki sevgilisinin Sovyetlerin Çekoslovakya’yı işgali sırasında yaşadıklarını anlatıyordu. (Kundera, iki kadın yahut başka bir ifadeyle iki hayat arasında kalan Tomas’ı, küçük odasının penceresinden dışarıya bakarken bir yandan da sorumlulukları ve özgürlük arzusu arasındaki o bıçak sırtı dengeyi tutturmaya çalışan ve işler ters giderse hangi yöne atlayacağını düşünen bir erkeği hayal ederek yazdığını söylemişti sonradan.)

Ruh ve beden, hafıza ve unutuş, çıplaklık ve hazımsızlık, uçma arzusu ve zemini terk edememe, aşkın siyaseti ve ihanetin siyaseti gibi temaların dikkat çektiği kitaplarının ortak özelliği kurgu ile kurgu dışı metinlerin mükemmel birer karışımı olmaları, yüksek dozda mizah, politika, psikoloji, tarih, felsefe ve seks içermeleriydi.

Lawrence Sterne ve Rabelais hayranıydı. Bu romancılarda ona heyecan verici gelen şey, “kendilerini büyüleyen şey hakkında yazmaları ve büyü bittiğinde durabilmeleriydi.”

Kendisi de bildiğimiz kadarıyla durabilenlerden olmuştu.

Kitsch olarak ideolojiler

On romanın ve çeşitli denemeler, oyunlar ve şiirlerin yazarı Milan Kundera, 1929’da Prag’da doğdu. Gençliğinde komünizm taraftarıydı ama ilerleyen yıllarda insan hakları ve daha fazla özgürlük için tabandan gelen bir hareket olan Prag Baharı’nı destekledi.

O dönem sanatsal anlamda çok verimli bir dönemdi; genç entelektüeller harıl harıl yazıyor, çiziyor, müzik ve film üretiyordu.

Filizlenme kısa sürdü çünkü Sovyetler Birliği, Çekoslovakya’nın kültürel ortamındaki değişimi bir tehdit olarak algıladı ve Sovyet tanklarının Prag’ı işgal etmesiyle rüya bitti, kâbus başladı. Sovyet ordusu tanklarla şehre tecavüz ederken, Çekoslovak rejimi insanları ya sürgüne gönderiyor ya da sessizliğe mahkûm ediyordu.

Şaka tam bu dönemde yayımlandı. İktidarın son derece sert bir alaycılıkla anlatıldığı roman çıktığında uluslararası arenada büyük başarı kazandı, bedeliyse ağır oldu. Kundera önce öğretim görevlisi olarak çalıştığı İleri Sinematografi Çalışmaları Enstitüsü’nden kovuldu, ardından kitapları yasaklandı. Hayatını kazanabileceği bir iş bulması mümkün görünmüyordu. Tıpkı Tomas gibi o da gündelik işler yapmaya başladı hatta bir dönem takma bir adla bir dergide burç yorumları bile yazdı.

1970’lerde iktidar muhalifi entelektüeller Çekoslovakya’yı terk etmeye, Batı’ya göç etmeye “teşvik edildi”. Kundera da Paris’e yerleşti ve hayatı boyunca orada yazdı. Eserlerinin hemen hepsi Çekoslovakya’da geçse de ülkesine dönmedi. Her zaman bireyin özgürlüğünü savundu ve totaliter iktidarları kitsch’le, yani kötü, özgün olmayan sanatla bir tuttu. (Hatırlayalım; komünizm, faşizm ya da diğer izm’ler arasında ayrım yapmayı reddetmesi, izm’lerin insanları birörnek hale getirme arzusunu kitsch ürünlerin birörnekliğiyle karşılaştırması, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin en dikkat çekici bölümlerindendir.)

Aslen besteciydi, eğitimini aldığı bu alandan edebiyatında da yararlandı. Romanları çoğunlukla müzik eserlerinde adagio, allegro, prestissimo ve benzerlerine karşılık gelen yedişer bölümden oluşuyordu.

Kundera’yı küçümsemenin dayanılmaz hafifliği

Gelelim esas merak ettiğim şeye… Bize özgü bir durum sanıyordum, meğer değilmiş. Geçen hafta ölen Milan Kundera’nın şöhretinin hatta belki saygınlığının ne kadar azaldığını açıkçası ben yeni fark ettim. Şimdi ölümünden sonra yazılanlar fazlasıyla mutedil hatta şefkatli olabilir fakat açıkçası son 20 yılda hakkında epey ağır eleştiriler yayımlandı. Çok sevdiğim Ölümsüzlük’le başladı bu eleştiriler, Yavaşlık’la hız kazandı, son kitabı Kayıtsızlık Şenliği’yleyse zirveye çıktı. Hayır, yerden yere vurulmadı Kayıtsızlık Şenliği, daha beteri oldu ve kitap şaşırtıcı bir sessizlikle, tam da adının vadettiği gibi kesif bir kayıtsızlıkla karşılandı. (“Abi çok kötü ya, adam bitmiş resmen,” diyeni de duydum buralarda.)

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği çıktığında Italo Calvino’nun yazdığı tarzda eleştirilerden bahsetmiyorum, onlar mutlaka okunması gereken önemli makaleler fakat son birkaç yılda Kundera hakkında çıkan yazılar açıkçası biraz “Kill your idols” tadında oluyor. Mesela “Çağımızda Kundera’nın bir ehemmiyeti kaldı mı?” diye soruyor bir eleştirmen. Bir başkası, onun yaydığı “huzursuzluk dalgaları”ndan ve kadın-erkek ilişkilerini acımasızca tahlil ederkenki “sorunlu cinsel politikaları”dan bahsediyor. Bir üçüncüsü romanlarındaki ezici “erkekmerkezciliğe”, her şeyi bilen erkek sesine tahammül edemediğini yazıyor. Romanlarında cinselliğin tecavüz ya da şiddetle eş tutulduğu suçlamasını yönelten feminist eleştirmenler kendisine baştan beri ısınamamışlardı ama #MeToo hareketinden sonra aradaki buzlar iyice hissedilir hale geldi, dolayısıyla şimdilerde edebiyatta cinselliğin modasının sarsıcı bir şekilde geçtiği, Kundera’nın da tam bu yüzden demode yazarlar kategorisinde sayılması gerektiği söyleniyor. Falanca eleştirmen onun romanlarını “ergen işi” buluyor, filanca eleştirmen “pozcu” diyor. “Bir solukta bitirdiğim romanları gençliğimde beni olağanüstü heyecanlandırırdı, bugünse onları okumak bana gereksiz bir zahmeti göze almak gibi geliyor, üç beş cevher kırıntısı bulmak için günlerce toprağı kazmak gibi,” diye yazan bile var, o derece yani. Noktayı New York Times yazarı koyuyor ve “Kendini bize anlatmakla mükellef hissettiği şeylerin sanki artık pek önemi kalmadı; dünya onun zihnini sürekli meşgul eden endişelerin çok ötesine geçti,” diyor.

Gözden düşmesinde bir zamanlar Çek gizli polisiyle iş birliği yaptığına dair iddiaların ortaya atılmasının etkili olabileceği de bir olasılık tabii. Hiçbir zaman saf ahlakın temsilcisi olmaya soyunmayan Kundera bu suçlamaları reddetmişti gerçi ama “Tarih insanları ara sıra kimsenin karşı koyamayacağı baskılara ve tuzaklara maruz bırakır,” diyerek bir açık kapı da bırakmıştı.

“Allende’nin öldürülmesi, Bohemya’nın Ruslarca işgalinin anısını çabucak sildi, Bangladeş’teki kanlı toplu kırım, Allende’yi unutturdu, Sina göllerindeki gürültülü savaş, Bangladeş’in sızlanmalarını bastırdı, Kamboçya’daki toplu kırım, Sina’yı unutturdu ve böylece ve böylece her şeyin, herkes tarafından tümüyle unutulmasına kadar olaylar sürüp gitti.”

“İşler hiç de sandığın kadar basit değil!”

Sebep ne olursa olsun Milan Kundera’nın eskisine göre çok daha az okunduğu bir gerçek. Oysa 1980’lerde herkes Şaka’yı, Yaşam Başka Yerde’yi, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okuyor ve hep bu kitapları konuşuyordu. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği hakkında bir makale yayımlanmayan gün yok gibiydi. Tamam, Türkiye’de saldıranının çok olduğunu, Yalçın Küçük’ün onun edebiyatı hakkında zehir zemberek bir kitap yazdığını hatırlayalım ama bunlar bile nadir örneklerdi.

Kundera sevenler olarak “Ne değişti?” diye sorgulamak kuşkusuz hakkımız.

Bence en doğru cevabı Amerikalı bir gazeteci olan Robin Ashenden veriyor. Günümüzde her geçen gün çoktan geride kaldığı düşünülen Sovyet baskısına daha da benzeyen bir hoşgörüsüzlüğe şahit olduğumuzdan dem vuran Ashenden’e göre Kundera daha ilk romanlarından itibaren sanki tam da zamanımızı öngörerek yazdı.

Roman Sanatı adlı kitapta şöyle demişti mesela: “Romanın ruhu, karmaşanın ruhudur, sürekliliğin ruhudur… Romanlar kalıcı olsun, geçmişi geleceğe bağlasın diye icat edilmiş şeylerdir. Ve her roman okura aslında şunu söyler: ‘İşler hiç de sandığın kadar basit değil.’”

Konumuz edebiyat olduğuna göre önyargılı ya da kör inançlı falan değilsek eğer, Kundera’ya katılmak zorundayız çünkü işler gerçekten de sandığımız kadar basit değil.

Gayet hak verdiğim Ashenden’a göre bütün karmaşıklıklarıyla Kundera romanlarını büyüleyici yapan şey, birer birey cenneti olmalarıydı. Her karakterin neyi, niçin yaptığına dair kendine göre nedenleri vardı, kimse doğru ya da yanlış diye damgalanmıyor ve herkes anlaşılmayı bekleyebiliyordu. Bu karmaşıklık Kundera romanlarını cazibeli kılan şeydi aynı zamanda. Anlamak, zaman, çaba ve özveri gerektiriyordu, satır aralarındaki “ironik bağlantılar ağını” fark etmezseniz onları okumuş olmuyordunuz, her zaman bir yeniden okumaya ihtiyaç vardı. Dahası sadece romanlarında değil, konuşmalarında da ser verip sır vermiyordu, orada da satır aralarını kollamanız şarttı. Solda mıydı? Kundera bu soruyu “Romancıyım” diyerek bertaraf ediyordu. O zaman sağda mıydı? Cevap aynı oluyordu: “Romancıyım.”

“Einmal ist keinmal”

Ashenden’dan çok söz ettim, onun yazısından şu bölümü de alayım:

“90 yıllık bir tarihin ardından Kundera nasıl hatırlanacak? Üstün bir güç anatomisti olarak mı? İronisi ve oyunbazlığı, alaycı -ama asla romantik olmayan- aşk tahlilleriyle mi? Romanlarında belli belirsiz işitilen o tuhaf müzik, kitsch’e duyduğu nefret ve sanrılarımızı kışkırtmaktan aldığı şeytani zevkle mi? Belirli bir döneme ait olmasının haricinde hatırlanacak mı?

Dinsel ya da siyasal köktenciliklerin birbiriyle yarıştığı çağımızda Kundera’nın eski saygınlığını koruması pek mümkün görünmüyor. Gene de siyasi ya da kişisel yalanlar var olduğu sürece, eserlerinin bize söyleyecek sözü olacaktır. Unutmayalım; kendisi, ‘İktidara karşı mücadele, hafızanın unutmaya karşı mücadelesidir,’ demişti. Ve amnezinin modasının hiç geçmeyeceği aşikâr.

İnsan doğasını yadsımayı ve ‘gerçek komünizm bu değil!’ ısrarını elden bırakmayan komünizm hayali, hakikatle çarpışmayı sürdürerek yok olmayı reddediyor. Kundera kitaplarının dünyasındaysa ne ilahi adalet var ne de herhangi bir suçun telafisi mümkün. Her şey zaman içinde soluyor, siliniyor, dünya yoluna böyle devam ediyor. İnsanlar kendilerine karşı hiçbir zaman deneyimlerinden akıllıca dersler çıkaracak kadar acımasız olamıyorlar.

‘Einmal ist keinmal. Bir kere olan şey hiç olmamış demektir. Ne Çeklerin tarihi, ne de Avrupa’nın tarihi bir kere daha yinelenecek. Çeklerin ve Avrupa’nın tarihi, insanlığın talihsiz deneyimsizliğinin kaleminden çıkma bir çift karalamadır. Tarih insan yaşamları kadar hafiftir; dayanılmaz derecede hafif, bir tüy kadar, yukarı doğru süzülüp havaya karışan toz, yarın varolmayacak herhangi bir şey kadar hafif,’ diye yazmıştı Kundera.

Bu, onun romanları için de geçerliyse, o zaman pek de komik olmayan bir şakanın her daim üzerimizde asılı duracağına kesin gözüyle bakabiliriz.”

“Stalinist olmayan, yani korkmam gerekmeyen bir insanı gülümsemesinden tanıyabiliyordum. Mizah duygusu her zaman güvenilir bir işarettir. Mizah duygusunu yitiren bir dünya beni dehşete düşürüyor.”

1960’ların iptal kültürü

Kundera’ya göre komünizm döneminde asil işçi kültüyle birlikte orta sınıf Çekler akıllarını yitirmeye, başkalarının fikirleriyle düşünmeye, başkalarının hazırladığı sloganlarla konuşmaya başlamışlardı. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda kendisiyle “bir entelektüel gibi” seviştiği için sevgilisi Mirek’le kavga eden kadın bu akıl yitimine bir örnek olabilir mesela.

Aynı kadın hakkında şunları da okuruz daha sonra: “Buluştukları bir gün, bir de ne görsün, kadın, mendiliyle gözlerini silerek burnunu çekip durmuyor mu? ‘Neyin var?’ diye sordu. Kadın, bir gün önce bir Sovyet devlet adamının ölmüş olduğunu söyledi. Jdanov, Arbuzov ya da Masturbov adında biri. Gözlerinden inen sel gibi yaşlara bakılırsa, bu Masturbov’un ölümü, onu kendi öz babasının ölümünden daha çok etkilemişti.” (O günkü politika dilinde, hayatı anlamayan, halktan kopuk insanları tanımlamak için kullanılan ‘entelektüel’ sözcüğü hakaret anlamı taşıyordu. Masturbov adının seçilmesiyse, söylemeye gerek var mı, katıksız bir Kundera alaycılığı.)

Yahut tersine çevrilmiş burjuva züppeliğiyle, “pis” proleter kafelerin “otantikliği”ne övgüler düzen (“Ama ben böylelerini seviyorum!”) bir başka karakteri de hatırlayabiliriz.

En beteri, bu çılgınlıklara kapılmayan bireylere yönelik mahalle baskısıydı. Burada çağımızın yükselen hareketi woke ya da cancel culture’ı, yeterince solcu bulunmadığı için birkaç yıl önce üniversitedeki görevinden olan Amerikalı Brett Weinstein’ın başına gelen akıl almaz hadiseleri, bir okul amfisinde yuhalanan Camille Paglia’yı, sosyal medyada ağır hakaretlere, saldırılara maruz kalan ve sonunda üzeri çizilen, o pek moda deyişle “iptal edilen” binlerce insanı hatırlayabiliriz.

Öte yandan, Kundera’nın yaşadığı dönemde Çekoslovakya’da üniversiteden atılmak başa gelebilecek en hafif cezaydı. Hapis cezaları çoğu zaman 10 yıldan başlıyordu.

Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda Çek sürrealistlerinden eleştirmen Záviš Kalandra asıldığında dostu şair Paul Éluard’ın onun katillerini nasıl alkışladığını da yazıyor. Kendi haklılıklarından büyülenmiş halde en yakınlarını dışlayan yahut anne babalarını ihbar eden genç entelektüeller, “doğru tarafta olmanın coşkusuna kapılmış”, esrik bir dansı sürdürüyordu.

Neşesiz bir danstı bu Kundera’ya göre. Neşesizlik bir hayatiyet eksikliği değildi sadece, bariz bir güvenilmezlik sebebiydi de. 1980’de Philip Roth’a verdiği söyleşide, “Stalinist olmayan, yani kendisinden korkmamın gerekmediği bir insanı şaşmaz bir şekilde gülümsemesinden tanıyabiliyordum. Mizah duygusu her zaman güvenilir bir işarettir. Mizah duygusunu yitiren bir dünya beni dehşete düşürüyor,” demişti.

Sosyal medya ve evrensel sağırlık çağı

Şaka yapmanın her şeyi riske atmak anlamına geldiği, insanın en basmakalıp siyasi sloganları yüzünü ekşitmeden tekrarlamasının zorunlu olduğu bir dünyada geriye ne kalıyordu? Sessizlik. Ama Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde her konuda çok ve gürül gürül konuşurken aşkını kendine saklamayı seçen Sabina’nın yahut Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda günlüğünü bir sır gibi gözlerden uzak tutan Tamina’nın sessizliği gibi “yaralanmış” bir sessizlik… Kundera’ya göre saygınlık ayrılığınızı kucaklamaktan, gizlilikten, başkalarının gözü önünde yaşamak istememekten geliyor gibiydi ama savaş sonrası Doğu Avrupası’nda sessizlik bir seçenek olmaktan çıkmıştı. İnsanlar kendilerine ihanet etmek için sıraya giriyorlar, gizemlerinin üzerindeki örtüyü kaldırmak içinse teşvike ihtiyaç duymuyorlardı.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ndaki Bibi’yi hatırlayalım. Edebiyatla zerre ilgisi olmadığı halde bir kitap yazmayı her şeyden çok isteyen Bibi, olanca sıkıcılığı ve basmakalıplığıyla şöyle diyordu: “Dışarıdan bakınca hiçbir şey yaşamadım. Dışarıdan bakınca! Ama öyle hissediyorum ki, iç deneyimlerim yazılmaya değer ve herkesi ilgilendirebilir.”

Bibi’yi ses çıkarmadan, sabırla dinleyen Tamina, sonunda geceleri rüyasında devekuşları görmeye başlıyor. Kendisi bu kuşların anlamını hiçbir zaman çözemiyor ama Kundera biliyor: “Tamina’yla ilgilendikleri yoktu. Her biri ona kendinden söz etmek istiyordu. Nasıl yemek yediğinden, uyuduğundan, oradaki çitin üzerinden atladığından, öteki tarafta neler gördüğünden. Çocukluğunun önemli kısmının nasıl da önemli Ruru köyünde geçtiğinden. Önemli orgazmının nasıl altı saat sürdüğünden. Çitin öte yanında bir kadın gördüğünden, kadının başına örme bir şal doladığından. Nasıl da yüzdüğünden, hastalandığından, iyileştiğinden. Bir zamanlar nasıl da genç olduğundan, bisiklete bindiğinden ve o gün bir demet ot yediğinden. İşte şimdi hepsi orada, Tamina’yla yüz yüzeler ve ona kendi hikayelerini anlatıyorlar; hep bir ağızdan, kavga edercesine, ısrarla, saldırganca… Çünkü onların anlatmak istediklerinden önemli hiçbir şey yok.”

Kundera’nın “Herkes bir yazar olarak uyandığında, evrensel sağırlık çağı gelmiş olacak,” sözünü hatırlarsak, Bibi’nin hatta aslında Tamina’nın çevresindeki herkesin kabusa dönüşmüş şekli olan kuşların bu sözleri, Instagram, Twitter, Facebook, TikTok ve Threads paylaşımlarımızdan oluşan o muazzam kakofoniyi yaklaşık 30 yıl öncesinden haber verdi denebilir mi, siz ne düşünüyorsunuz?

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments