Egoist okur

KADINLAR ARASINDA

“Öykü küratörü” Murathan Mungan, okurla ilk kez buluşan öykülerden oluşan iki yeni seçkiyle yeniden okur karşısında. “Merhaba Asker”i gelecek hafta tanıtacağım, bu haftanın konusu “Kadınlar Arasında”.

Küratör dediğim için anlamışsınızdır zaten, öyküler Mungan’ın değil, başka edebiyatçıların. Konu? Kendi deyişiyle; “Kısaca ve kabaca, kadınlar arasında aşk… Öte yandan her aşk hikâyesinin aslında başka şeylerin de hikâyesi olduğunun unutulmaması gerekir. Kadınlar arasında yaşanan adı konmuş konmamış, bir ad konulmasına gerek duyulan ya da duyulmayan gönül bağlarının, duygusal, tensel çekimlerin; kendini gerçekleştiremeyen arzuların ya da sonuçları göze alınıp yaşanan tutkuların; bir ilişkiye dönüşememiş ya da zamanla derin bir dostluk ve himayeden koyu bir çekişme ve rekabete kadar farklı biçimler altında varlığını sürdüren köklü yakınlıkların hikâyesi de olabilir… Aşk ve cinsellik. Ama kadınlar arasında yaşanan haliyle…”

Son birkaç günümün güzel geçmesini sağlayan bu nefis kitaba dair şahsi notumu düşmezsem olmaz elbette: Hayattan bezdiğimi iyice idrak ettiğim, “Allahım niye her şey bu kadar berbat, yeni çıkan kitaplar neden hep böylesine tekdüze ve sıkıcı” diye içten içe delirdiğim, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin beni olumlu anlamda şaşırtmadığı hatta buralardan gitme arzusuyla yerimde duramaz hale geldiğim acayip bir haftaydı geçen hafta. İşte o haftayı güzelleştirdiği için bu kitaba ve Murathan Mungan’a kalpten teşekkür ederim. Aşağıda ismini göreceğiniz bazılarını zaten çok sevdiğim bazılarıyla ise “Kadınlar Arasında” sayesinde tanıştığım yazarlara da…

Gülenay Börekçi

egoistokur murathan mungan kadinlar arasinda 1

Yukarıdaki görseli, 1950’lerin pek acayip, o yüzden de ancak günümüzde keşfedilebilmiş moda fotoğrafçısı Guy Bourdin’in bir çekimini hunharca katlederek, yani epeyce kadrajlayarak aldım. 

Murathan Mungan’ın kitaba yazdığı önsözden:

Bizi özgürleştiren “ötekiler”dir

Kadın kadına aşk ve cinsellik olgusu, edebiyat tarihimizin cılız kaldığı, eşcinselliğin yasaklı tarihinden en fazla nasibini almış konularından biridir. Bu olgunun çeşitli adlar ve adlandırmalar altında “örtülendiği” ya da Enderunlu Fâzıl Bey’in Zenanname’sinde olduğu gibi “dillendirildiği” klasik Osmanlı metinlerinden sonra, Ahmet Rasim’in Hamamcı Ülfet (1898) ile II. Meşrutiyet’in farklı varoluşların ve düşüncelerin daha kapsamlı ele alınıp tartışılabildiği görece özgürlük ortamında ortaya çıkan Mehmed Rauf’un ilk açık lezbiyen karaktere yer verdiği Bir Zambak Hikâyesi (1910) Ömer Seyfettin’in, rüyasında erkek olup sevdiği kızla evlenen bir köylü kızını anlattığı “Eleğimsağma” (1917) öyküsü ve gene lezbiyenliği açık biçimde işleyen Şahabettin Süleyman’ın Çıkmaz Sokak (1910) adlı tiyatro oyunu yazılı edebiyatımızın belli başlı ilk örnekleri arasında sayılır. Hatta Şahabettin Süleyman’ın, “ahlaksızlığı yaymakla” suçlandığı bu oyun nedeniyle memuriyetten uzaklaştırılıp, aynı zamanda dönemin yazarlarının hışmına uğraması da bu konudaki ilk tepkilere bir örnek oluşturur.

Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat’ında (1856) toplumsal yaşamda “zendostların çoğaldığını”, kadınların erkekleri bırakarak kızlara yöneldiğini belirterek, edebiyatta başlayacak olan bu hareketlenmeyi adeta önceden haber verir. Genel olarak toplumsal algı, içinde “bir erkek” yer almadığı için ikna olmakta zorlandığı lezbiyenlik gerçeğini, kadınlar arasındaki himaye ve şefkat ilişkisindeki bir kafa karışıklığına yormaya, bedenin ve cinselliğin keşfinde bir ergenlik evresi, geçici bir çocukluk hastalığı olarak görmeye eğilimlidir. Yakın dönem edebiyatımızdan Attilâ İlhan, Kemal Tahir gibi kimi yazarlarsa, bazı romanlarında bu konuyu erkek egemen bir tasavvurla ele almış; ahlaki, suçlayıcı, mahkûm edici yargılarla ötekileştirdikleri lezbiyen karakterleri “sapık” ya da “kurban” gibi “sınır dışı figüler” olarak kategorize etmişlerdir.

Zaten genel olarak bu olgunun yer aldığı kitaplarda, kadınlar arasındaki ilişkilerin ancak yatılı kız okulları, hapishane gibi dünyadan ve erkeklerden yalıtılmış kapalı mekânlarda ortaya çıkan arızi ve geçici bir durum ya da psikolojik travmalar sonucu oluşan bir sapma olduğu konusundaki toplumsal algıyı besleyen temel bir tutum ve yaklaşım egemendir. Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de eril bir anlatıcının erkek okura seslendiği, çoğu kez de onun kadınlar arası cinselliğe ilişkin beklentilerini karşılamaya, tahayyüllerini süslemeye hatta cinsel iştahını kışkırtmaya yönelik kitaplarda lezbiyenlik, insani bir sorunsal, bir cinsel yönelim olarak değil, eril bir fantezi unsuru olarak yer alır.

Türkiye’de eşcinselliğin geçmişe göre biraz daha rahat konuşulup tartışıldığı dönemlerin gelmesiyle birlikte, bu konunun ima diliyle, örtülü biçimde anıştırılıp geçiştirildiği eserler, yerini Hülya Serap Doğaner, Stella Aciman, Selim İleri gibi kimi yazarların daha doğrudan bir tutumla konuyu açık olarak dillendirdikleri eserlere bırakmıştır. Maalesef hâlâ toplumun belli bir kesiminin algısında lezbiyenlik hali vakti yerinde, kentli, eğitimli sınıflara özgü, hatta biraz da fazla konforlu bir hayat sürmenin sonucunda, sonradan edinilmiş bir yaşam tarzı olarak değerlendiriliyor. Elinizdeki kitapta, benzeyen ve ayrılan yönleriyle birbirinden farklı çevre ve kesimlerden, farklı yaşlarda kadınlar arasında yaşananların anlatıldığı yirmi dört hikâye içinde, kasabayı, köyü, kenar mahalleyi mekân tutmuş olanlar, bunun hiç de öyle olmadığını hatırlatıyor bize.

Kadın haklarının, kimlik sorunlarının yüksek sesle tartışılmaya başladığı, yeni oluşan feminist hareketlerin güçlendiği 70 sonlarından bu yana epey yol katedilmesine, çeşitli mevziler ve meşruiyetler kazanılmasına karşın, ne yazık ki edebiyatımızda hâlâ “kadın kadına aşk, cinsellik, yakınlık ilişkilerinin” adeta peçesi açılmamış bir halde kafes arkasında oturmayı sürdürdüğü görülüyor. Kuramsal alanda, gündelik siyasette ve edebiyatımızda kadınlığın her çeşit durumu üzerine onca yazılıp çizilirken; topluma egemen olan heteroseksist partriyarkal zihniyet modelleri ve ahlakı üzerine bunca söz üretilirken, LGBT bireylerin hakları ve queer kuramlar tartışılırken, kadın kadına aşk ve cinselliğe ilişkin “tasavvur” ya da “hikâye”nin edebiyat dağarcığı hayli zayıf kalmaktadır. (Bu arada anılması gereken bir girişim olarak, bir sivil toplum örgütü olan Kaos GL’nin, 2006’dan bu yana “kadın kadına” öykü yarışması düzenlediğini, insanları bu konuyu yazmaya çağırdığını belirtmek isterim.)

Lezbiyenlik gibi “doğal, normal, kamusal” diye tanımlanabilecek “açık alan”da yaşanamayan, kapalı mekânlara, gettolara, kuytu adacıklara; sessizliğin ve dilsizliğin her çeşidine itilen, hapsedilen kimlikler üzerindeki toplumsal tehditler, ancak birbirimizin hikâyelerini tanıdıkça, dokundukça, anladıkça ortadan kalkmaya başlar. Bu seçki biraz da bunun için… Edebiyat “öteki” dediğinin hikâyesinde biraz da kendini bulmak demek değil midir? Yoksa, kendindeki öteki’yle nasıl tanışır insan? Bizi özgürleştiren “ötekiler”dir.

Kitapta yer alan öyküler ve yazarları

Kâr Etmiyor, Gaye Boralıoğlu, Bürokratların Dolaplarına Hayırrrr, Birhan Keskin, Dere Boyu Pervin, Hakkı İnanç, Ablamın Cesedi, Mine Söğüt, Geçiştirilen Zamirler, Figen Alkan, Fazıla, Murat Yalçın, Lanet’le Mübarek, Barış Pirhasan, Başka, Birgül Oğuz, Sinema Tutkusu, Erendiz Atasü, Gem, Hakan Günday, Büyük Lezbiyenlerle Tanışamam, Fatih Özgüven, Kıt Bir Gündüzü Geceye Ulaştırmak, Barış Bıçakçı, Bundan Kimseye Söz Etmemiz Gerekmez, değil mi?, Sine Ergün, Bir Akşam Daveti, Hatice Meryem, Özgür Kedi Kokusu, Fadime Uslu, Aklımıza Geldikçe Söylediğimiz Şarkılar, Ayşegül Çelik, Müsemma, Karin Karakaşlı, Narin Ben Geldim, Nermin Yıldırım, Eva ile Havva, Attila Şenkon, Bağımlı, Mehmet Bilâl, Bir, İki, Üç, Tıp…, Neslihan Önderoğlu, Beyaz, Yalçın Tosun, Tozlu Cennet, Pelin Buzluk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of