Egoist okur

Erdem Yener: “İnsan hep evet demeli; her şey ‘evet’le başlıyor…”

Şair, müzik yazarı, ve eleştirmen Deniz Durukan, birkaç hafta önce Egoist Okur’a bir Erdem Yener röportajı yapmak istediğini söyledi. “Kim o?” diye sordum önce. “Çok sıkı bir müzisyen” dedi. Hmmm! Peki ama kim yani? “Oyuncu aynı zamanda.” Allah Allah… Nerede seyretmiş olabilirim ki? “Birçok yerde seyretmişsindir. Hani Avea reklamlarında oynayan komik adam var ya, o!”

Sevgili Egoist Okur takipçileri, işte o an benim havalara zıpladığım andır. Adının Erdem Yener olduğunu yeni öğrendiğim bu acayip komik adamı, rol aldığı reklamlardan ve dizilerdeki tiplemelerinden ötürü pek seviyorum çünkü. Yüzümün nadiren güldüğü şu zor günlerde beni gülümsetebildiği için herhalde. Hatta arkadaş sohbetlerinde “Yeni Kemal Sunal” geyikleri dönüyor. (Gerçi benim için Kemal Sunal bir yana, dünya bir yanadır, gene de ne demek istediğimi anladınız, son derece nevi şahsına münhasır bir komedyenden söz ediyoruz.)

Fakat itiraf edeyim, Deniz’in anlattıklarından sonra hemen Erdem Yener’in 2008 yapımı Kirli albümünü alıp dinledim ve cehaletimden utandım. Meğer adam ne kadar iyi şarkıcı, ne kadar iyi müzisyenmiş. Buyurun, Deniz’in şahane röportajını okuyun. Sonra da hep birlikte bu yakınlarda bir Erdem Yener konseri olsun da gidelim diye dua edelim…

Gülenay Börekçi

Albümün adı Kirli olmasına rağmen albümün kendisi kirli değil. Yani soundu temiz. Duygusu da öyle. Ya da şöyle söylemek daha mı doğru olur: Tüm bu kirlenmişliğin içinde bu albümle arınıyorsun. Öyle mi?

Tabii, öyle demek daha doğru. Adlandırdığım dönemin adı “kirli” benim için. O dönem İstanbul’da tutunmaya çalışıyordum. Sadece stüdyoya kapanıp günde on sekiz saat müzik yapıyordum. Kalan zamanda ise uyuyordum. O dönem fark ettim ki, insanın kendisini ifade etme konusunda en güçlü olduğu zamanlar en ilkel olduğu zamanlarmış. Çünkü çok mutluysan ya da çok üzgünsen doğal tepkiler veriyorsun. Duygularının uç noktalarında ilkellik ortaya çıkıyor. O süreçte saçma sapan şeylere takılabiliyor, öfkene yenik düşebiliyorsun. Bunu gündelik hayatta, her şey normal giderken uygulamak delilik olarak adlandırılıyor. Halbuki iletişimin en doğru şekli ilkellikten geçiyor.

İlkellikten söz edince aklıma Nietzsche geliyor. Nietzsche, insanın doğasının yok edildiğini söyler. İçgüdülerin, ilkel benliğin sistem tarafından yeni bir insan yaratmak adına yok edildiğinden söz eder.

Nietzsche’yi okumadım ama yaratılan bir insan modeli var. Öğretilmiş ve yönlendirilmiş davranışlar var. Bu medeniyetin gereksiz enformasyonlarıyla oluşmuş insan modeline karşı kendini daha iyi ifade şansının bir çeşit ilkellik olduğuna, farkına varmadığımız bu yaşam şeklinin de bir kirlenme olduğuna dair bir gönderme benimki.

Peki bu nasıl aşılabilir?

Tamamen ortak bir hareket içine girerek olabilir. Tek başına arınmak mümkün değil. Öyle yapanlar deliriyor. Bunu anlatmak gerekir. Dolayısıyla yeni tanıştığım insanlara bu bakış açısını anlatırım. En basit anlatımla şunu derim: Benim alt metnim yoktur.

Yani çok netsin.

Evet ama insanlar alt metin okumaya o kadar meyilli ki, anlaşmazlık sürüyor. Bu durumu tecrübe edecekler ki, “aa doğru, bu adamın sahiden alt metni yok” desinler. O süreçte kanatılıyor birçok şey. Özellikle de ikili ilişkilerde. Oysa ben çok netim. Diğer türlüsü ilişkiyi zorlaştırıyor ve çıkmaza sokuyor. Hep insan kaynaklı işler yaptım. Geçenlerde kabaca hesapladım, bugüne kadar on binin üzerinde insanla tokalaşıp sohbet etmişim. Artık iletişim kurmanın çok hızlı ve kolay olması gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlüsü çok yorucu. O nedenle albümde bunu sloganlaştırdım: Kirliyim, kirlisin, kirli…

Peki insan nerede evet demeli, nerede hayır demeli?

Hep evet demeli. Her şey evetle başlıyor. Ama evetin uzun vadede bedelleri var. Eğer herkes evet derse, ortak noktayı bulur. Hayır ise, ortak noktayı bulamadığın zaman kullandığın bir şey.

İyi de, senin şarkıların hep “hayır” diyor.

Kirliliğimi anlattığım için öyle. Normalde hayırcı bir insan değilim. Hayırı şöyle kullanıyorum: Benim hayata bakışım bu, senin değil. Bir takım şeylere hazır değilsen sana hayır derim. Ama benim baktığım yere seni yakın görüyorsam ve bu, uzun vadede beni suiistimal etme olasılığını azaltıyorsa “evet” demeye başlarım. Söylediklerimle hedefim arasında çelişen şey bu. Yani birazdan öleceğim, çok da parçalayamam kendimi; toplamda bir şey anlatıp gideceğim. Bu süre içinde, bir ermiş gibi “evet, kestin beni, kanıyorum ama olsun” diyemem. Sonuçta ben de bu medeniyetin içinde yaşayan biriyim. Şov dünyasının içindeyim. Ne kadar ulvi olabilirim ki? Sadece temiz duyguları anlatan, bunun hayalini kuran ama kirli bir dünyada onun parçası olan biriyim.

Şarkılarında geriye dönme isteği ve “beni başa sar” söylemi var. Geriye döndüğünde neyi düzeltirsin? Veya neden geriye dönmek istersin?

Zamanın yetmeyeceği kaygısı hep yaşadığım bir şey. Ama o dönem bunu daha fazla hissediyordum. Albümü hazırladığım dönemde, yapmak istediğim çok şey var ama yeterli zaman yok duygusu hâkimdi. Dolayısıyla birçok konuda geç kalmışlık hissi yaşadığım, keşke bazı şeylere daha önce uyansaydım dediğim bir süreçti. Bugün o geç kalmışlık duygusunu ya da başa dönme arzusunu taşıdığımı söyleyemem. Çünkü şunu fark ettim; insanın yaşı her ne olursa olsun, hayatını bin kere bozup yeniden yapacak vakti vardır.

İkili ilişkilerde geriye dönmüyorsun ama.

Çünkü ilişki bitmişse geriye dönüş yoktur. Mesela kavga ettik ve gitti. Sonra bakıyorsun geri geliyor. Öyleyse neden gitti? O giderken ben zaten kırılıyorum. Geri geldiğinde ise sanırım şöyle bir düşünceyle geliyor: Acaba ne kadar önemseniyorum? Gideyim de bunu göreyim. Adını hatırlamadığım bir şairin dediği gibi: Ben aşklarımı dünyanın en güzel aşkıymış gibi yaşarım, öyle olmasalar bile.

Sen gitmez misin?

Yok, ben gitmem. Ama insan şaşabilir. Eğer çok saçma bir nedenden dolayı gitmişsem, dönüşüm büyük bir utançla olur. Geri dönmeyi çok istiyorsam ortada bir yerde dururum. Gidip taciz etmem. Gitmekle yanlış yaptım, gelmek istersen buradayım, derim. Daha fazlasını yapmam.

Albümün açılış parçası olan “Kaybeden”de “Kaybetmek varken zafer benim lüksüm” diyorsun. Zafer dediğin ne?

Karşı tarafın bana verdiği zarardan söz ediyorum. Bu kadın da olabilir, bir olay da. Yine de o söz, o andaki psikolojiyle söylenmiş bir şey. Yoksa pesimist değilimdir. Ya da hiç o kadar içten bir pesimist olmadım, diyebilirim.

Albümü dinlerken şahane bir hiçlik duygusuyla karşılaştım. Bunca kalabalığın ve senin ifade ettiğin gibi kirliliğin içinde hiçlik gerçek anlamının dışında başka bir şekilde varoluşu hissettiriyor dinleyene.

Albümün adını “Hiç” koymayı da düşünmüştüm aslında. Şöyle bir şey söyleyebilirim: Gruplaşmanın bittiği ve tek tek herkesin kendi başına var olduğu bir dönemdeyiz. Birbirini sevmeyen ve anlamayan bir kalabalıkla yaşıyoruz. Elbette on binlerce yıldır insanoğlunu şekillendirme adına bir müdahale var. Buna doğmuşuz ve hayat böyle devam ediyor. Ne zaman ki birbirimizi anlamaya başlarız, o zaman umutsuzluk kalkabilir. Sadece yanımızdakini değil, herkesi sevebiliriz.

Ben herkesi sevemem. Bu kadar hümanist değilim.

Mümkün, sevebilirsin. Çünkü senin sevdiğin adamın geri kalan yedi milyar insandan hiçbir farkı yok. İnan bana.

Deniz Durukan

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of