Egoist okur

Andersen: “Ölü görünüyor olabilirim ama sadece uyuyorum”

Andersen’e “Danimarka’nın Shakespeare’i” diyorlar.

Kendisi neredeyse her çocuğun ve yetişkinin bildiği harikulade masalların yaratıcısıy. Peki ama  gerçekte kim? Ve acaba ben onu neden bu kadar çok seviyorum?

Karen Blixen’in rüyası: “Şimdi ne yapsak da bir parça eğlensek?”
Ursula K. Le Guin: “Gölgesiyle karşılaşıp onu kabul edemeyen kişi, kayıp bir ruhtur”
Seçme Masallar

Andersen’i bu çok hüzünlü bakan ve galiba gerçeğinden biraz daha güzel denebilecek portresini (iltimas geçmiş olabilirim) yapay zeka yardımıyla ben yaptım, umarım beğenirsiniz. 

Dünyanın en büyük masalcısı ve inanılmaz gariplikleri

Masalcı Hans Christian Andersen yaşamını anlatırken “bataklık” sözcüğünü kullanmış. Çok yoksul bir ailenin oğluymuş, çocukluğunu yarı aç geçirmiş. On yaşına gelmeden ekmeğini çalışarak, kendi yaptığı kuklalarla sokak gösterileri düzenleyerek kazanmaya başlamış. On dört yaşındayken zengin ve ünlü olmaya karar verip büyük şehre, Kopenhag’a kaçmış. Kararlıymış, ucuz mekanlarda gerçekleştirdiği kukla gösteriyle önlenemez bir şekilde yükselmiş. Hayatta en çok çocukluğunu geçirdiği o bataklığa dönmekten korkuyormuş. Aktör ya da balet olmayı istiyormuş aslında ama sandığı kadar yetenekli olmadığını anlayınca yazmaya başlamış. Tiyatro oyunları, şiirleri ve romanlarıyla epey bir ün kazanmış. Ne var ki dilediği türden bir saygınlığı daha sonra, bir parça eğlenmek için yazdığı masallarıyla elde etmiş; zengin de olmuş. Üretken bir yazarmış; otuz altı tiyatro oyunu, İstanbul’da geçirdiği günlerini anlattığı kitabı da dahil altı seyahat güncesi, altı roman, yüzlerce de şiir kaleme almış ama yüz elli altı masalı dışındakilerin çoğu kısa sürede unutulup gitmiş.

“Bir bataklıkta doğdum ve hep hayatım bir eventyr (peri masalı) olsun diye uğraştım,” diyor özyaşamöykülerinden birinde. (Evet ya, bu adam hayatı boyunca birbiriyle çelişen üç özyaşamöyküsü yayımlayacak kadar da kararsız biriymiş aynı zamanda.) Eventyr, onun kişiliğindeki güçlü yanları; azmini, arzularını, hayallerini, yaratıcılığını ve zaaflarını; kuşkularını, pişmanlıklarını, saplantılarını ve hayatı boyunca kendisini kıvrandıran cinsel muğlaklığını en iyi yansıtabildiği tür olmuş.

“Dünyaya benden bir armağan,” notunu düştüğü masalları benzersiz olmasına benzersiz, en azından ben böyle düşünüyorum ama galiba kendisi gerçekte çok da sevilecek biri değilmiş. Bu yazıyı yazarken onun hakkında biraz daha bilgi edinmek için mektuplarına, anılarına, sözünü ettiğim özyaşamöykülerine hatta yaşadığı dönemde hakkında yazılanlara göz attım. (Anlaşılan Karen Blixen onu hayranlıkla anarken, Soren Kirkegaard üzerine bir kitap yazacak kadar nefret ediyormuş.) Sonunda da “Keşke hiç bilmeseydim!” dediğim bir sürü şey öğrendim hakkında. Birazını aktarayım…

Gidişiyle nefes aldıran karakter

Bir kere hayatı boyunca büyümemiş bir çocuk-adam olarak kalmış Andersen. Şöhret ve para çoğu zaman gözünü kör etmiş. Yaptığı her şey daha fazla ün ve servet kazanmak içinmiş. Epeyce yağcı ve yalakaymış, şöhretini zenginlerin salonlarına giden yolda bir araç olarak kullanıyormuş, soyluluk bir insanda en hayranlık duyduğu nitelikmiş. (Şu ünlü masalında Çin imparatoruna “Kalbinizi tacınızdan daha çok seviyorum. Gene de bu taçta kutsal bir varlığın nefesi var,” diyen Bülbül belki de Andersen’in sesini ödünç almıştır.)

İtici özellikleri saymakla bitmiyor: Eleştiriye tahammülsüz olması yetmiyormuş gibi her fırsatta başkalarını aşağılamayı da ihmal etmiyormuş. Onun yazdığı masallara hayranlığını “Üslubu bazen günışığı gibi, bazen de bir kamçının şaklayışı misali parlıyor,” sözleriyle ifade eden Charles Dickens’ın konuğu olarak İngiltere’ye gittiğinde hakkında çıkan bir eleştiri yazısı bağırıp çağırarak yerlerde tepinmesine hatta çocuklar gibi oturup hüngür hüngür ağlamasına sebep olmuş. Masalcı uzun İngiltere seyahatinden sonra ülkesine dönünce epey derin bir nefes alan Dickens, misafirinin kaldığı odanın kapısına şu notu iliştirmiş: “Andersen bu odada beş hafta kaldı ama ev halkına bu beş hafta adeta beş yüzyıl gibi geldi.” Artık ne yaptı da bezdirdi bilmiyoruz ama Dickens onunla her türlü insani ilişkisini bitirmiş, mektuplarını bile yanıtlamamış.

Narsisistik ve paranoid 

Bitti mi sandınız? Narsisistik, paranoid eğilimleri varmış, fobileri ve nevrozlarıyla herhangi bir psikiyatrist için göz kamaştırıcı bir hazine olabilirmiş: Bulaşıcı hastalık kapacağı korkusuyla et yemiyormuş, köpek sesinden ürküyormuş, yolculuğa çıktığında yangın çıkarsa kaldığı odadan kolayca kaçabilsin diye beline dokuz metrelik bir sicim bağlıyormuş, kendisini öldü sanıp gömmesinler diye de her gece uyumadan önce yatağının başına “Ölü görünüyor olabilirim ama merak etmeyin, sadece uyuyorum,” yazılı bir kağıt parçası asıyormuş.

Bugün gelmiş geçmiş en büyük Danimarkalı seçilen Andersen kendi ulusundan da nefret etmiş: “Hiçbir ulus Danimarkalılar kadar önyargılı olamaz. Hepsi de kibirli ve kendini bilmez kişiler, komşularının zayıflıklarını keşfetmek ve kötüye kullanmak için canlarını verirler; bu, bizim en şeytani yönümüz. Keşke bu topraklara bir daha adım atmamak elimde olsa… Danimarkalılar kötücül, soğuk ve şeytansı yaratıklar. Bu rutubetli, sisli, çamurlu adalara başka kim yakışır ki zaten?”

Cinsel yaşamı da belirsizmiş, iki arada bir derede yaşamış hep; arzularına gem vurmak için kendisini bitmek tükenmek bilmeyen işkencelere maruz bırakmış. Kadınlara da erkeklere de âşık olduğu halde kimseyle birlikte olmaya cesaret edememiş. Gençliğinde “İsveç Bülbülü” lakaplı soprano Jenny Lind’e âşık olup reddedilmiş. Gerçek bülbüllerden hazzetmeyen Çin imparatorunun, değerli taşlarla bezenmiş altından bir bülbülü baştacı edişini anlattığı o ünlü masalın esin kaynağı da Lind’miş zaten, yani “sahte bülbül”. (Andersen, âşık olduğu kişileri masallarında hep kötücül tipler olarak çizmiş.

“Bazı insanlar kaba bir kağıdın yırtıldığında çıkarttığı sese dayanamaz, bazıları da cama sürtünen tırnağın gıcırtısı yüzünden fenalaşır; benim sorunumsa aşırı samimiyetten hoşlanmamak. Lütfen bundan sonra bana ‘sen’ diye hitap etmeyiniz,” diyen Gölge karakteri de aşık olduğu Edvard Collin’miş aslında. Bir sohbet esnasında Collin’in ağzından çıkan bu aşağılayıcı sözler, Andersen’in haftalarca kendisine gelememesine sebep olmuş ve bir süre sonra da Gölge‘de yerini almış.

Bir özelliği de sadece nişanlı ya da biriyle ilişkisi olan kadınlara kur yapmasıymış. Sadece reddedileceği kesinse âşık oluyormuş yani! Hatalı adımlar atan bir adam değilmiş pek ama ara sıra yaptığı ince hesapları sezemeyen bazı saf kadınların, teklife “evet” dedikleri de oluyormuş. O türden beklenmedik durumlarda hemen bir yoksulluk maskesi geçiriveriyormuş üzerine: İşte servetinin ve başarısının doruğundayken bir kadına yazdığı mektup: “Sevgili Sophie! Sonsuza dek seninle olmak beni ne kadar mutlu ederdi, bilemezsin. Seni hiç bırakmazdım. Ah bir de param olsaydı!” Egosunun bir eşi taşıyamayacağını daha gençken sezmiş olmalı! Günlüklerinden okuyalım: “Hiçbir zaman kimseye evlenme sözü vermeyeceğim. Böylesi büyük bir talihsizlik olur, başarımı kısıtlar.”

Hâmisinin oğlu Edvard Collin, kendisinden otuz yaş genç Harald Scharff adlı balet, Weimar Grand Dükü Carl Alexander gibi gay aşklarıysa daha gizli ama belli ki daha tutkulu yaşanmış. Grand Dük için “Bugüne dek tanıştığım soylular arasında sahiden çekici bulduğum tek kişi olan bu genç adama tüm kalbimle âşığım,” diye yazmış günlüğüne. Scharff içinse “Onu günün her saniyesi özlüyorum,” notunu düşmüş. Masallarında kendini genellikle kadın kahramanların yerine koyduğunu görmek de güç değil. En fenası, günlüklerinde kadınları anlattığı sayfaların da, erkekleri anlattığı sayfaların da mastürbasyon lekeleriyle dolu olması. İtalya gezisinde karşılaştığı rahibeyi anlatırken bile görebiliyorsunuz bunu. Günlerce “Lavanta teyze” adını verdiği rahibeyi düşlemiş. Müptezel bir yanı varmış. Gezilerinde, gittiği her şehrin batakhanelerini soruyormuş. Roma, Napoli, Atina, Viyana, Hamburg ve Paris’te ilk iş genelevleri görmek istemiş. Günlüklerinde bunları sohbet amaçlı masum ziyaretler olarak anlatıyor, insan tanımayı sevdiğini söylüyor. Bence en garibi sonunda bakir ölmesi. Anlayacağınız, ne heteroseksüel ne de eşcinsel ilişki kurabilen bir biseksüel olarak kalmış hayatının sonuna dek.

Bütün bunları öğrendiğimde hissettiğim şey, derin bir düşkırıklığı oldu. Oysa bunca yıldır Andersen’i çok başka biri olarak hayal etmiştim. Benim için masallarında sık sık karşıma çıkan; güzel öyküler anlatıp dans eden insanlar çizen, kağıttan çiçek ve şato siluetleri oyan, ince uzun ve çok sevimli genç adamlar gibi biriydi o. Mesela Küçük İda’nın Çiçekleri’ndeki şen üniversiteli olabilirdi. “Çocukların kafasına bu saçmalıklar sokulur mu?” deyip duran sıkıcı öğütçüye aldırmadan güzel masallar anlatıp kağıttan siluetler oymayı sürdürüyordu masaldaki üniversiteli. Bir keresinde darağacına asılmış bir adam oymuştu kağıttan, adamın elinde bir kalp vardı, belli ki zamanında çok kalp çalmıştı. Andersen’in kağıt oymalarından oluşan bir koleksiyon kitabında bu asılmış adam oymasına da rastladığıma göre bir yanıyla kafamdaki imge doğruydu.

Zaafları, hastalıkları masallarda dile geldi

Sonra biraz daha düşündüm. Belki de boşuna üzülüyordum. Belki en sevdiğim masallarından Gölge’nin kahramanı gibi,Andersen’den de iki tane vardı ve bir tanesi benimkiydi. Evet, o harikulâde masalları yaratan kişi, kesinlikle benim Andersen’imdi. Okumayı öğrenmeden önce annemi sabaha kadar uyutmayıp tekrar tekrar okuttuğum masalları yazmıştı. (Hepsini ezbere bildiğim için annemin satır atlama hakkı da olmuyordu annemin, yazık!) Yalnız geçirdiğim çocukluğumu atlatılabilir kılan, zamanından önce okumam için beni baştan çıkaran ve sonrasında da terk etmeyen eşsiz bir arkadaştıAndersen. Zaman zaman çok acıklı masallar yazmak hariç beni üzecek bir şey yapmamıştı ama onlar da çok güzeldi.

Zaaflarına gelince; hangimiz kusursuzuz? Hepimiz kimi zaman zaaflarımızla savaşarak, kimi zaman onlara teslim olarak yaşamıyor muyuz? Çocukluğumda bana kusursuz bir adamın yazdığı sevimli, aklı başında, tertiplimasallar okusalardı muhtemelen sıkıntıdan patlayacak ve başka hazlar arayacaktım kendime.

Kulağa bencilce gelecek ama onun zayıflıklarından, kusurlarından dolayı kendimi şanslı bile hissediyorum. O hastalıklı yükselme arzusu olmasaydı büyük şehrin parlak ışıklarının özlemiyle yanıp tutuşan çam ağacının masalını hiç okumayacaktım. Öylesine nevrotik olmasaydı prenses şiltenin altındaki o miniminnacık bezelye tanesini fark etmeyecek ve sabaha kadar mışıl mışıl uyuyacaktı. Dile gelen nesnelerin, soyut varlıkların yazarı olmasaydı kibrit çöpleri, reçel kavanozları, hatta diş ağrıları hiçbir zaman konuşmayacaktı. Toplumun kendine benzeyeni kabul edip farklı olanı dışladığını yaşadıklarından öğrenmeseydi çirkin ördek yavruları hiçbir zaman güzel kuğulara dönüşemeyecekti. Yeteneğini yitirmekten korkmasaydı küçük deniz kızı sonsuza dek suskun kalıp içindeki ateşi dile getirememekle cezalandırılmayacaktı. Karşılıksız aşklarla tüketmeseydi ömrünü, çok eğlenceli ama bir o kadar da iç burkucu Kardan Adam masalını bilmeyecektim. Deniz kızları sevda yüzünden ölmeyecek, kurşun askerler aşktan bitap düşüp erimeyecekti. Herkes kendi dengine âşık olacaktı. Kendini iki kişilikli hissetmeseydi Gölge diye bir masal olmayacaktı. Ölümden ve unutulmaktan bu kadar korkmasaydı Dickens’ın da gözdesi olan Eski Ev yazılmayacaktı.

Dahası Andersen, olağanüstü yeteneğinin yanı sıra bu kadar karmaşık bir ruh olmasaydı çocuk edebiyatı belki hâlâ öğretici tekerlemelerden, kıssadan hisseli hikâyelerden ve masal diye yutturulan “Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar,” teranelerinden ibaret kalacaktı. Dinleyeni sarsan çocuk kitaplarının birçoğu yazılmayacaktı. J. K. Rowling, Harry Potter’ları, Roald Dahl, Matilda’yı, Cadılar’ı, Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı kaleme almayacaktı. Neil Gaiman’ın Coraline’ini, Andersen’in aynı adlı masalından esinlenerek yarattığı cilt cilt Sandman’leriniokumayacaktık. Arnold Lobel, Kate DiCamillo, Mac Barnett ve daha birçokları belki de hiç yazmayacaktı.

Neyse ki Andersen var. İki yüz yıldır hatırlanıyor, okunuyor, seviliyor. Danimarkalıların yarattığı o temiz, hijyenik masalı unutmak en doğrusu. Tüm kahramanlarının birazcık o olduğunu düşünüyorum açıkçası; ama belki ona en çok benzeyen kahramanı Kırmızı Pabuçlar’ın âşık olunmak ve beğenilmekten başka arzusu olmayan Karen Marie’sine benziyor. İşlediği suçlardan dolayı sonsuza dek dans ederek dünyayı gezmeye mahkum edilen yalnız, mutsuz, huzursuz ama aynı zamanda büyüleyici bir ruh…

Andersen: Masal ve gerçek

 Andersen’in günlüklerinde Venedik gezisini anlattığı bölümden kısaltarak çevirdiğim yerler…

19 Şubat Şafak zamanı etrafıma kadın satıcıları toplanıp beni güzel hanımlarla tanıştırmayı teklif ettiler. Bu hoş hava kanımı kaynatmaya başladı, vahşi bir cinsel tutku hissettim ama karşı koymayı başardım.

21 Şubat Kadın satıcıları yine etrafımı sarmıştı. Israrlarını sürdürdüler, on-on iki yaşlarında bir çocuk beni bir donna molta bella excellenta ile tanıştıracağını söyledi. İçimde hazzı ve tutkuyu hissettim, az kalsın ayartılacaktım ama baştan çıkarma girişimlerinin hepsine gayet güzel direndim. Masumiyetimi yitirmeden eve dönebilirsem bir daha onu hiç yitirmezmişim gibi geliyordu bana.

23 Şubat Bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel arzu ve içimde patlayan savaş… Bu güçlü arzuyu tatmin etmek günahsa, o zaman onunla savaşmalıyım. Hâlâ masum olduğumu biliyorum ama kanım kaynıyor, rüyalarımda içimdeki her şeyin alev aldığını görüyorum. Sanırım Güney, bedel istiyor. Yarı hastayım. Ne mutlu evli ya da nişanlı olanlara… Ah! Keşke güçlü bağlarla bağlanmış olsaydım ben de. Ama istiyorum… Bu zaafla savaşmayı gerçekten istiyorum.

26 Şubat (Bekaretini yeni kaybettiği söylenen on üç yaşında bir çocuk fahişeyle tanıştırıldığında) Tanrım! Beni iyi ve makul olana yönlendir. Tatmin olmayı suç saymıyorum ama onu bu tür insanlarla yaşamayı uygunsuz ve tehlikeli buluyorum, masum bir varlığa karşı işlenmiş affedilmez bir günah.

28 Şubat Deneyimli kişiler saflığıma güleceklerdir ama bu halim saflıktan filan değil aslında; tam aksi, benim hiç de hoşlanmadığım türden uygunsuz bir davranış biçimi.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments