Egoist okur

Onur Baştürk: “Vay be, sahiden kötüymüşüm meğer!”

Onur Baştürk’le çok eski arkadaşız. Ama işe bakın ki Egoist Okur’a ilk kez konuk oluyor. Heyecanlıyım. Röportaj için buluşmaya gidince fark ediyorum, o da heyecanlı. Halbuki sakin olmamız gerekir. Nihayetinde ikimiz de bugüne kadar ünlü ünsüz sayısız insanla röportaj yapmışız. Ama bu farklı işte. Arkadaşıma soru sormak bazen, hele arada bir kayıt cihazı varsa, en zoru.

Başlıyoruz… İlk romanı Ev Sahibi’ni ikilikler; simetriler ve asimetriler üzerine kurmuş Onur; bunu konuşuyoruz. Ve epeyce tekinsiz esas karakterinden bahsediyoruz.

Ev Sahibi, gündüzleri Osho’dan alıntılarla konuşan bir new age gurusu, geceleriyse başkalarının hikayelerini toplayan ve topladıkça güçlenen bir karanlık suret… Bütün o topladığı hikayeler aracılığıyla insanların zayıf noktalarını keşfedip saldırma planları yapıyor. Amacı ne peki? Onları gerçekte oldukları kişiyle yüzleştirmek. Bu adam, birilerinin hayatına çaktırmadan sızıp arka arkaya darbeler inşa eden bir kader belirleyicisi. “Değişmeyi beceremiyorsanız bunu sizin yerinize ben yaparım diyen” bir tanrı olma heveskârı.

Onu bazı bakımlardan Onur’a benzettiğimi söylüyorum. Geceleri şehri dolaşıp hikayeler toplayışını söz gelişi…

Kayıt cihazını falan unuttuğumuz nokta burası işte. Sohbetin sonuna geldiğimizde hatırlıyoruz aslında bir röportaj için buluştuğumuzu. Nasılsa okuyacaksınız. Lakin şunu söylemezsem içim rahat etmez: Onur’la yarattığı karakterin benzerliği gözlerinin renkli oluşundan ve hep hikalerin peşinde dolaşmalarından ibaret. Ev Sahibi kötücül bir ruh, Onur ise o sulardan çok uzak. Ne yarattığı karakter kadar kibirli, ne de onun gibi müdahaleci…

Peki ama öyle mi gerçekten? Onun da içinde hain bir ruh gizleniyor olabilir mi? Yok yok, sırrı bu kadar erken açık etmeyeceğim, cevapları öğrenmek için röportajı okuyun. Kahve içmekle yeşil çay içmek arasındaki farkın önemini ve başka bir sürü şeyi daha öğreneceksiniz.

Gülenay Börekçi

onur basturk egoistokur ev sahibi gulenay borekci

Marilyn Monroe’lu Onur Baştürk fotoğrafı benim başımın altından çıktı, suçluyum :) Sağdaki kolajın müsebbibiyse şahane Pencil vs. Camera serisinin yaratıcısı Ben Heine.

‘Bazı karakterleri uçurumdan aşağı atarken bundan zevk aldığımı hissettim’

Şunu hissettim kitabını okurken. Sırayla bazı karakterler çıkıyor karşıma ama hiçbirinin hikayesinin devamı gelmiyor. Bu karakter, şu karakter, o karakter, hepsi birbirinden bağımsız hayatlar yaşıyor gibi ilerliyor hikaye. Sonra şunu fark ediyorsun, burası dev bir salonmuş sanki ve o karakterlerin her biri o salona ve hatta birbirlerine açılan kapılarmış. Yani hiçbiri tamamen bağımsız değilmiş. Bu yalnızca kurguyla alakalı bir seçim değil bence, senin hayata bakışınla da ilgili…

Bu kurgu hikayeyi merak uyandırıcı, şaşırtıcı hale getirecekti. Öte yandan hayat da tam olarak böyle bir şey zaten. Başka insanlarla, birbirimizle iletişimimiz, etkileşimimiz üzerine son yıllarda çok düşünüyorum. Yaptığım gazetecilik türünün ve hızlı yaşamanın yol açtığı bir şey belki ama hayatta çok insan tanıdım, tanıyorum. Artık aradaki bağlantıları da daha kolay fark ediyorum. Hem seviyorum bunu, hem de gazete yazılarım için gerekli bir şey. Yıllardır bu şekilde yaşayınca insan ister istemez tanıştığı insanlardan yola çıkarak farklı bir anlam haritası çıkarmaya başlıyor.

Daha geniş bir açıdan bakıyorsun insanların ufak tefek deneyimlerine…

Ve bir süre sonra bazı şeyleri görmeye başlıyorsun. İnsanların söyledikleri başka, düşündükleri başka, bunu anlıyorsun. Bazıları hiçbir şey düşünmüyor mesela, düşünmeden yaşayıp olduğu yerden milim kıpırdamıyor, onu fark ediyorsun.

Ne demek istediğini biraz açar mısın?

Diyelim ki seninle arkadaşız, buluştuk, sohbet ediyoruz…

Gerçekte arkadaş değil miyiz yani?

Hayır ya, öyle değil. Başka bir şey söylemeye çalışıyorum ben. İki kişi konuşuyor diyelim. Gündelik meselelerle başlıyor, arada başka şeylerden de bahsediyorlar. Konuşmaların ikisi için de fazla bir anlamı yok aslında. Fakat o iki kişiden biri alakasız bir zamanda, 10 gün yahut 10 hafta sonra mesela yolda yürürken zınk diye durup geçmişteki bu konuşmanın bir anını hatırlayabilir. Ve öylesine sarf edildiğini sandığı bir cümle birdenbire çok şey ifade etmeye başlar. İşte farkındalık dedikleri şey, gelecekteki bu belirsiz zamanı beklemek yerine o cümlenin önemini şu anda algılaman anlamına geliyor. “Şimdi” en büyük gerçek oluyor.

‘Zihin insana sürekli oyunlar oynuyor’

Yaşanan ana bu kadar hakim olmak mümkün mü?

Çok zor… Kuantum teorileri, kitaplar var bunu açıklayan ve kolaylaştırmayı deneyen, gene de zor.

Sen yapabiliyor musun?

Yapmaya çalışıyorum ama zihnini o derece eğitmek epey bir iş. Kimsenin zihni de o kadar dingin sayılmaz. Kafamızın içi bin bir türlü şeyle dolu; gelecek planlarıyla, geçmişin pişmanlıklarıyla… Yarınki yazımı düşünüyorum, arada senin bana geçmişte söylediğin bir söz geliyor aklıma… Zihin insana sürekli oyunlar oynuyor. Neyi düşünmeye odaklanırsan odaklan, başka yerlerden alakasız anılar çıkıyor ortaya. Zihnini düşünceler, anılar, endişeler kuşatarak seni dört yandan çekiştiriyor. O yüzden hiçbirimiz tam olarak “şu anda” olamıyoruz.

Bedenimiz burada, zihnimiz kim bilir nerede hali… Gerçi onun da güzel tarafları var…

En iyisi ana odaklanmak ama bunun için çok da delirmemek. .

Her insanın birbirine açılan birer kapı olduğundan bahsediyorduk…

Birbirinden habersiz yaşayan karakterlerin eylemleri ve seçimleriyle birbirlerinin hayatlarını etkileyebildikleri, değiştirebildikleri bir altyapı üzerinden roman inşa etme fikri epeydir kafamdaydı. Inarritu’nun Babel ve Paramparça Aşklar ve Köpekler filmlerinin kurgusuysa bunun en şık ilhamları…

Benim aklıma da PTA’nın Manolya filmi geliyor…

Evet, o da var, Lost’u da unutmamak gerek. Fakat tabii ki anlattıklarım farklı, ben uzakdoğu’nun ezoterik metinlerinde sıkça rastlanan “kapılar felsefesi”ni bağlantılar arasına yerleştirdim.

Nedir o felsefenin özü?

Kapı, ezoterik öğretilere göre aslında karar vermektir. Hayatımızın her anı bir şeye karar vermekle geçiyor. Az önce garson gelip ne içeceğimizi sordu ya, sen kahve istedin ben yeşil çay… O sırada aklımdan bir sürü şey geçti. Türk kahvesi içsem mi? Hayır iki saat önce içmiştim. O halde çay? Ama spor yaptım, yeşil çay daha sağlıklı… Böylece ben yeşil çayın kapısını açtım, sen kahvenin.

onur-basturk-egoist okur-gulenay-borekci-ev-sahibi

‘Başımıza gelen hiçbir şey tesadüf değil’

Küçük kararlar neden önemlidir?

Çünkü hayatımız yolda yürürken, evde dinlenirken, ofiste çalışırken, arkadaşımızla konuşurken aldığımız kararların toplamından ibaret. Tabii benim ilham aldığım ezoterik metinler karar verirken anın içinde kalmak gerektiğinden de söz ediyor.

Yani sen anda kalarak mı karar verdin yeşil çay içmeye?

Aksine, geçmişin referanslarıyla hareket edip iki saat önce spor yaptığımı düşündüm. O ana ve kendime odaklansaydım belki bambaşka bir şey isteyecektim. “İçimden ne geliyorsa” derler ya, ezoterik metinlere göre yapmamız gereken şey aslında bu. Oysa biz kararlarımızı hep geçmişe ve geleceğe referanslarla alıyoruz.

Korkular ve pazarlıklarla yani…

Aynen öyle. Bunu fark edince de bir şeyi çok net görüyorsun: Başımıza gelen hiçbir şey tesadüf değil. Bugünü kim bilir hangi zamanda hangi kararı alarak oluşturmuşuz aslında. Tek bir an ve karardan bahsetmiyorum, geniş bir ağ bu. İrili ufaklı anlar, kararlar, kişiler bir araya gelerek büyük bir güç oluşturuyorlar. O yüzden yaşadığımız hiçbir şeye tesadüf deyip geçemeyiz…

‘Ne Ev Sahibi kadar kibirliyim, ne de onun gibi müdahaleci’

Romanının esas kişisi bence Ev Sahibi. Gündüz Osho’dan alıntılarla konuşan bir new age gurusu, geceleriyse başkalarının hikayelerini toplayan ve topladıkça güçlenen biri… Bundan bahseder misin? Kızmazsan, ben senin de bir hikaye toplayıcısı olduğunu düşünüyorum. Gece şehri dolaşıyor ve hikayeler topluyorsun. Günlük yazıların bir nevi alternatif tarih çalışması sanki. Tarihin tarih kitaplarına girmeyecek yüzünü yazıyorsun.

Vayy, teşekkürler! Doğru ben de hikaye topluyorum, bu açıdan Ev Sahibi’yle benzeşiyoruz. Ama Ev Sahibi sıradan hayatlarla ilgilenmiyor; sıra dışı hayatlar istiyor. 1001 Gece Masalları’ndaki gibi. Şehrazat zalim hükümdarı oyalamak için hep yeni hikayeler bulmak zorundaydı ya, Ev Sahibi’nin hayatına girenlerin de öyle yapması lazım. “Gündüz bir new age gurusu” dedin, doğru. Biyoenerji aktarıyor, alternatif hayat dersleri veriyor ama bu kadarı ona yetmiyor. İnsanların hep hazzın peşinden koştuğunu ama eksiksiz hazza ulaşamadıklarını keşfetmiş. Onlara haz vaat ediyor ama karşılığında değişmelerini bekliyor. Büyük bir kusuru var bu açıdan; kibir. İnsanların budala ve şuursuz oldukları için mutlu olamadığını düşünüyor ve onların hayatlarını faşizan bir şekilde değiştiriyor. Bu açıdan benzemiyoruz; ben ne onun kadar kibirliyim ne de müdahaleci…

Adam bireylere, siyasal ve toplumsal hayatımızdaki darbeleri andıran bir şey yapıyor aslında, onların hayatını adeta tepeden inme değiştiriyor. “Siz beceremiyorsanız ben yaparım” tavrı…

Tam olarak öyle gerçekten. Mesela bir seks partisi var, hatırlarsan. Ev Sahibi o partinin düzenleyicisi ama seksle falan ilgilendiği yok. Seks sadece ona insanların hayatlarına müdahale edebilme fırsatı yaratıyor.

‘Kurban rolü oynamazsan, belki daha az kötülük edersin’

Ev Sahibi büyüleyici ama müthiş acımasız da… Onu “tanrıcılık oynayan, daha doğrusu bir tür tanrı olduğunu hayal eden bir insan” diye tarif edebilir miyim?

Kader belirleyici rolü var, haklısın. Bu açıdan tanrıyı oynadığı kesin. Yanında da iki kadın var. Sırma melek, Selma ise şeytan.

Hele Selma Zerrin’ken tam şeytan…

Bilmiyorum, belki Selma’nın Zerrin olduğundaki hali daha masumdur aslında!

Öyle düşünmemiştim ama evet, kurban rolü oynamaktan, “Ben yapmadım o yaptı” diyerek eylemlerinin yükümlülüğünü içinde gizlenen fahişeye yüklemekten vazgeçip gerçekte olduğu kişiyle yüzleşebilseydi, belki bu kadar çok kötülük de etmeyecekti.

Selma’nın geçmişi trajik olaylarla dolu ama o bunlarla yüzleşmeye yanaşmıyor ve maskeyle dolaşmayı sürdürüyor. Maskeyi taktığı zaman kendine ve çevresindekilere masum olduğunu yutturabileceğini sanıyor, maskeyi çıkarınca da Zerrin oluyor. Ama ben onu yargılayamıyorum hatta biraz seviyorum. Keşke ruhuna ket vurmaktan vazgeçse, arzularına uygun şekilde yaşasaydı. Eminim o zaman daha az kötülük ederdi. Ama o hali bize bu kadar ilginç gelir miydi, o ayrı konu.

İkilikler; simetriler ve asimetriler üzerine kurmuşsun romanını. Ev Sahibi’nin gerçekte olduğu kişiye dair ipuçları da veriyorsun. Sandığımızdan daha yaralı biri sanki…

Evet, onun bu noktaya nasıl geldiğine dair ufak ipuçları verdim ama esas ayrıntıları ikinci kitaba sakladım. Her şeyi bir anda açık etmek istemedim ayrıca, gizemi korumak da güzel.

‘Hepimiz biraz iyiyiz, bazılarımız biraz daha kötüyüz’

Tamam, vakti gelince onun için üzülebiliriz ama ben azıcık geriye dönmek istiyorum. Müdahaleci değilim dedin ama ikna olmadım. Beni korkutmayı başardın mesela. Selma’nın Ev Sahibi’nin yüzünü ilk gördüğü bölümde resmen tırstım. Buna sebep sensin, kabul et.

O halde sana bir itirafta bulunayım: Yazarken Ev Sahibi’nin şeytaniliğini anlatmaya, göstermeye bayılıyordum. En zevk alarak yazdığım bölümlerdi onlar. Seni korkutan yeri yazdığım gün zevkten uçtum adeta. Eh, n’apalım, demek ki benim içimde de küçük de olsa bir parça hainlik varmış.

Bence bütün yazarlarda var bu hainlik. En basiti yarattığın karakterlerin hayatına müdahale ediyorsun. Sen öyle yazmasan, bu kadar felaketle karşılaşmazlardı, öyle değil mi? Yazar da mı aslında tanrıcılık oynayan kişi acaba?

Saf iyi ve saf kötü ruhlara inanmıyorum ben açıkçası. Hepimiz biraz iyiyiz, bazılarımız biraz daha kötüyüz.

Tamam, ben hissettiklerimi şakayla karışık anlattım, biraz abartarak…

Karakterlerin başına gelen bütün o felaketleri anlatmak için iyi gözlem yapmalı, duygular arası manevra kabiliyetine sahip olmalısın. Romancı için bunlar gerekli şeyler. Hikayenin çeşitli yerlerinde keskin virajlar yaratmam gerekiyordu ve bazen ben bile bilmiyordum bir virajı alırken nasıl davranacağımı. Karakterin emniyetli bir şekilde yola devam etmesini mi sağlayacaktım, yoksa onu uçurumdan mı atacaktım… Bazen birincisini, çoğu zaman da ikincisini seçtim. Bir itiraf daha: Bazı karakterleri uçurumdan aşağı atarken bundan acayip zevk aldığımı bile hissettim. Vay be, sahiden kötüymüşüm meğer!

Gülenay Börekçi

Ev Sahibi’nin video tanıtım filmi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of