Egoist okur

Orhan Pamuk: “Kendimi hep bir günahkâr olarak gördüm”

İlkler mühimdir. Ben ilk röportajımı Orhan Pamuk’la yapmıştım. Yıl 1994… Yazarın en sevdiğim iki romanından biri olan “Yeni Hayat” henüz çıkmamış. Anlattığına göre, aslında uzun süredir başka bir romanla meşgulmüş. Üzerinde çok çalışmış; defalarca başlamış, bozmuş, değiştirmiş, sonra da hepsini bir kenara bırakıp “Yeni Hayat”ı yazmış. Defterlerini, taslaklarını gösteriyor, bir de yazmayı terk ettiği zamanlarda yaptığı karışık ama müthiş güzel desenleri… Anlattıklarından pek azı kalıyor aklımda, “Şimdilik yarım halde” dediği o romanın 16. yüzyılda yaşamış bir minyatürcüyle ilgili olduğunu hatırlıyorum, hepsi bu.

En sevdiğim romanı “Benim Adım Kırmızı”dan söz ettiğini, yıllar sonra, kitap piyasaya çıktığında anlayacağım.

Ayrıntıları unutmamın sebebi hafızamın zayıflığı değil. Heyecandan, endişeden titreye titreye gittiğim Nişantaşı’ndaki Pamuk Apartmanı’nda o gün hayatımın ilk ve en fırtınalı röportajını gerçekleştiriyorum. Hani derler ya, derin denizde boğulmazsan sonrasında yüzmekten korkmazsın diye, benim için de öyle oluyor… Merdivenlerden dizlerim titreye titreye çıkıyorum, inerkense artık bir röportajda yaşanabilecek her türlü aksiliğe, hırçınlığa, saldırıya, kavgaya, bu kadar şeyden sonra nedense insana pek de emniyet hissi vermeyen sükunete hazırım.

O gün Orhan Pamuk’la yaptığım söyleşiden öğrendiklerim şunlardı:

1) Kayıt cihazı çok önemlidir, pilleri defalarca kontrol et. Bir aksilik olursa, fotoğrafçı arkadaşın bi’ koşu gidip bakkaldan yeni piller alabilir elbette, ama nihayetinde, o gelene kadar işitebileceğin her türlü siteme, azara, ihtara tek başına katlanırsın.

2) Röportaj öncesinde başkalarının sana neyi merak etmen gerektiğini dikte etmesine izin verme, söylenenleri dinle ama unut. Sadece kendi merak ettiklerini sor. Röportajda sorman gereken soru yoktur, “cevabını duymayı istediğin soru” vardır.

3) En son soracağın soruyu olanca heveskârlığınla röportajın daha başındayken sormaya kalkışma, pillerden bile daha büyük dertler açabilir başına.

4) Röportaj denilen şey, soru sorma değil, sohbet etme sanatıdır. Sadece sorularla röportaj yapılacağını sananlardan sıkıcı işler çıkar.

5) Röportaj yaptığın yazar kafasını kaşıyarak ve saçlarını çekiştirerek, üstelik senin yetişemeyeceğin bir hızla konuşmaya başlamışsa, ha bire kalkıp oturduğu koltuğu değiştiriyorsa ve sana aksi aksi bakıyorsa, onun sorduğun bir soruya öfkelendiğini anla, üsteleme. İnat edip üsteleyeceksen de, eh n’apalım, sonuçlarından şikayet etme.

6) Güya kışkırtıcı bir soru sormuşsan, karşılığında sana da bazı kışkırtıcı sorular yöneltilebileceğini bil. “Siz bana bu soruyu sorabiliyorsanız, ben de size saçınız niçin böyle kısa diye sorabilirim, sormalı mıyım yani?” diye söylenebilir karşındaki yazar.  O zaman anlarsın; “Canım öyle istediği için” bazen verilebilecek tek doğru cevaptır.

7) Röportajla hiç ilgisi olmasa bile canın istiyorsa İngiliz romanını tutkuyla sevdiğinden söz edebilirsin. Tutkuyla sevdikleri şeylerden söz ederken insanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyebilir ve bir bakarsınız sulh kendiliğinden sağlanır.

Bizim röportajda da sulh neyse ki sağlandı. “Gizli Yüz” filminin bir sahnesinden söz ederken, “Bana öyle geliyor ki o sahneyi ancak The Rime of the Ancient Mariner’ı okumuş ve çok sevmiş biri yazardı” dedim. Orhan Pamuk bir deftere uzanıp “Tesadüfe bakın ki, birkaç gün önce o şiiri çevirmeye başladım, pek güzel olmadı gerçi ama yine de biraz okuyayım” dedi. Böylece Coleridge bizi barıştırmış oldu.

Görüyorsunuz işte; ilk röportajım böyle fırtınayla başlayıp sakin bir limanda son buldu.

Sohbet sırasında aklıma gelen her soruyu sordum, ama doğrusu cevapların hepsini yazmadım. O gün aldığım bir ders de şuydu: “Sorduğun soruların bazılarını sorar sormaz unut gitsin, cevap gelse de gelmese de…”

Sanırım şimdi olsa başka sorular da sorar, konuştuklarımızı başka türlü kaleme alırdım. Eklediğim bazı şeyleri atardım mesela ve atmam gerektiğini düşündüğüm bazı şeyleri mutlaka eklerdim…

Gene de çaylak işi bu ilk röportajımı yeniden okuyunca sevdim.

“Hiçbir zaman kendimle uyum içinde olmadım, hep kavga ettim, kendimi hep eksikli, suçlu, daha da önemlisi günahkâr olarak gördüm. Ellerime, gövdeme, vücuduma hatta aynada yüzüme bakarken hiçbir zaman beğenmedim, sanki bir pislik bulaşmış gibi geldi hep. Bana yöneltilen ağır eleştiriler ya da şu ya da bu, benim kendi hakkımda kurduğum düşük düşünceleri aşamadı. Ben eğer kendi hakkımda ağır bir yazı yazmaya, kendimi eleştirmeye kalksaydım; kişiliğim, ruhum, ruhumun sefaleti konusunda, hatta kitaplarım konusunda da, en sert eleştirmenimden daha sert olurdum. Her zaman suçluluk duygusu çektim ve bana gelen ‘başarı’, ‘ilgi’ ya da adı her neyse, onu hak etmediğimi, bunun bir rastlantı, haksızlık ya da insanları kandırma olduğunu düşündüm” demişti, belki gerçekten öyle hissettiği için, belki o an bana öfkeli olduğundan…

Yıllar sonra yaptığımız röportajlerda onu daha huzurlu, kendiyle daha uyumlu bulduğum için de mutluyum. Eh, darısı başıma…

Gülenay Börekçi

Egoist Okur’daki diğer Orhan Pamuk röportajları

“Aşkın tarifinde sebebini bilmemek de var” “Şimdi biz kime âşık olacağız, kime baba diyeceğiz?”  “Ruhum ikiye bölünmüştü, şimdi birleşti”

orhan pamuk egoistokur gulenay borekci gunahkar

“Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrı samimiyim; hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır.”

Bugüne kadar birçok sıfatla anıldı, “Kentimizin yeni arşivcisi” hatta “Edebi kleptoman” diye nitelendi. “Orhan Pamuk Prenses ile Yedi Cüceler”den söz edildi. Büyük tartışmalara yol açmış, övüldüğü kadar saldırıya uğramış birkaç büyük romanın yaratıcısı… Ona yönelik eleştirilerdeki “zihinsel faaliyet”e pek aldırmıyor, daha çok meydan okumaya, ruhsal savaşa, insani karşılaşmaya ilgi duyuyor; edebiyatı “yapılabilecek en entelektüel iş” sayıyor. Yeni kitabı Mart ayında yayınlanacak olan yazarla Nişantaşı’ndaki kitaplar, kitaplar, kitaplarla dolu evinde konuştuk.

Yıllar önce genç olmanın bütün yolları seçebilecek bir yerde durmak, bir yol seçmenin ise adına “olgunlaşmak” dense de aslında “uzlaşmak” olduğunu yazmıştınız. Yenilerde, nihayet yolunuzu seçtiğinizi, artık roman yazmaktan başka bir şey istemediğinizi söylediniz. Yani artık “genç” değilsiniz.

Evet, artık genç değilim. Kendimi yaşlı ve yorgun da hissetmiyorum. Çocukluğun, gençliğin, yaşlılığın uğramadığı zamansız bir yerdeyim. Uzun sürmüş bir hazırlıktan sonra asıl savaşın başlayacağı meydana çıkmışız gibi bir duygu. Ordularımız bütün güçleriyle savaşmaya sanki hazır. Bir yol seçmek, uzlaşmak, olgunlaşmak gibi kavramlara gelince; ilgilenmiyorum. Onlar benim “gençken” düşündüğüm şeyler. Bir yol seçmişim, uzlaşmışım, şunu yapmışım, bunu yapmışım… Belki eskiden bu kavramlarla bakıyordum hayata, artık şu an gördüğüm, şu an hissettiğim şey, nereye gideceğimden ya da nereden geldiğimden daha önemli. Denebilir ki bunca senelik romancılıktan sonra, sanki yazıyla ilgili duyumsal, dokunmaya, algılamaya, hayatın maddi yönüne daha açık olmaya iten bir duyarlılık gelişti bende. Taşı, toprağı, ağacı, betonu, çamuru, insanları, ilişkileriyle şu pencereden baktığımda gördüğüm dünyanın varoluşunu güçlü bir şekilde hissettim. Eskiden “uzlaşmak”, “bir yol seçmek” kavramlarıyla düşünürken hayat kitabî, uzak, sadece “bilginin ışığıyla” kavranacak bir şeydi benim için; şimdiyse kendi varlığını çok daha güçlü hissettiren, kitaplarımdan daha yakında olan bir şey. Belki benim için paradoks şudur: Gençken insanlar çok yaşamak, dolu dolu yaşamak, hayatı kucaklamak gibi kavramlarla düşünür. Bense o zamanlar hayata bu çeşit dolaysız saldırmayı biraz vahşice bulurdum. Hayatın kendisini de vahşice bulurdum. Artık bu vahşeti birazcık “olgunlukla”, gülümseyerek karşılıyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “şiir şahsi, roman ise dünyaya ve hayata dairdir” derken dünyanın öteki ucundan, bambaşka bir yazar, Erica Jong, “şiir flört, hikaye ilişki, roman ise evliliktir” diyor. Sizce nedir romanı edebiyatın öteki türlerinden ayıran şey?

Roman tamı tamına bir evlilik, daha da önemlisi bir bağlılıktır; ya da bir disiplin, bir kararlılık, uzun bir yolculuk… Onu öteki edebiyat türlerinden ayıran şey, bana kalırsa romanın bütün bir dünya olabilmesi, her şeyi kucaklayabilmesi, gene bana kalırsa romanın oyuncaklı, yaratıcı, dünyanın zenginliğini ve çeşitliliğini acımasızca içine alıp yutabilecek güçte bir şey olmasıdır.

Siz de “Gizli Yüz” senaryosu haricinde başka bir türe el atmadınız…

Çünkü zaten romana yetişemiyorum. Roman bana olağanüstü zenginlikte, bütün yaratıcılığımı fazla fazla taşıyacak bir araç olarak görünüyor. Kendimi bu sanatın sadık bir kölesi gibi hissediyorum. Körükörüne bir sanat biçimine değil, dünyanın zenginliğine ve şaşırtıcılığına, kavranılmazlığına duyulan bir bağlılık bu… Bakın; burada, Nişantaşı’nda oturuyorum. Gün boyunca pek çok ses duyuyorum; kestane ağaçlarını görüyorum, karşı apartmanın perdelerini, onların arkasındaki karanlığı, gölgelerin kıpırdanışını, başka bir apartmandan yansıyan antenleri… Bunlarla, dünyanın bütünü hakkında bir bulutsu kitle canlanıyor kafamda. Roman, algıladığım bütün bu küçük şeylerin yerlerini değiştirerek, onları birbirinin içine sokarak, katlayarak, belirli bir geometriye sokarak, o dumansı kitleyi hiç alışılmadık bir biçimde düzenleme, görme ve içinde yaşadığımız âleme yepyeni bir bakışla bakabilme imkanı sağlıyor bana.

Romanlarınız övüldüğü kadar yerildi, sağdan ve soldan bir eleştiri bombardımanına tutuldunuz. “Kara Kitap” hakkında yazılanlar, çizilenler, tartışmalar toplanıp kitap haline bile getirildi. Bütün bunlar olurken siz kendinizle uyum içinde miydiniz?

Ben hiçbir zaman kendimle uyum içinde olmadım, hep kavga ettim, kendimi hep eksikli, suçlu, daha da önemlisi günahkar olarak gördüm. Ellerime, gövdeme, vücuduma hatta aynada yüzüme bakarken hiçbir zaman beğenmedim, sanki bir pislik bulaşmış gibi geldi hep. Bana yöneltilen ağır eleştiriler ya da şu ya da bu, benim kendi hakkımda kurduğum düşük düşünceleri aşamadı. Ben eğer kendi hakkımda ağır bir yazı yazmaya, kendimi eleştirmeye kalksaydım; kişiliğim, ruhum, ruhumun sefaleti konusunda, hatta kitaplarım konusunda da, en sert eleştirmenimden daha sert olurdum. Her zaman suçluluk duygusu çektim ve bana gelen “başarı”, “ilgi” ya da adı her neyse, onu hak etmediğimi, bunun bir rastlantı, haksızlık ya da insanları kandırma olduğunu düşündüm. Onun için insanlar benim kitabımı tartışırlarken ben huzur içindeydim diyemem. Her zamanki huzursuzluğum içinde bir şeylere sinirlenip duruyordum.

Doğunun yazı geleneğinden etkilenmenize, romanlarınızda o gelenekten yararlanmanıza rağmen ben sizi hep “batılı” bir yazar olarak gördüm, sanki Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gibi…

Bu sizin görüşünüz tabii. Bense kendimi Türkiye’de oturan bir İngiliz gibi değil, Türkiye’de yaşayan “biri” gibi görüyorum ve kimliğim konusunda kesin bir fikrim yok. Öte yandan, bütün romancılık hayatım boyunca kimlik konusuyla ilgilendim. Benim için önemli olan ve Batıdan edindiğim şey, demin sözünü ettiğim roman sanatının kendisidir. Malzemenin “Doğulu, Batılı” şuralı, buralı olması beni olsa olsa bir ölçüde heyecanlandırır. Hangi millete mensup olduğum, hangi dille yazdığım önemli olduğu için önemlidir sadece. Hem elime verilen dünya işte bu dünya, bu sokaklar, bu şehir, bu çevre ve ben onu eğip bükerek onlan bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum.

Tanımadığınız bir dünyayı anlattığınız “Beyaz Kale” ile yoğun göndermeler, alıntılar, aktarmalar içeren “Kara Kitap”, “kentimizin yeni arşivcisi” diye nitelenmenize yol açtı. Oysa ben onları bizzat tanık olduğunuz bir dönemi anlattığınız “Sessiz Ev”den çok daha samimi ve kendiliğinden bulmuştum…

“Kendiliğinden” bulmanıza sevindim, ama öyle hissediyorum ki çok az “kendiliğinden” romancı oldum ben. Romanlarımda belki çok çok kendiliğinden parçalar vardır ama her zaman bir bütün fikri hakimdir. O bütün fikrinin kendiliğinden oluştuğuna, yani bütün bir roman tasarımının bir anda kendiliğinden geldiğine inanmak isterim bazen. Buna inandığım zaman kendimi mutlu hissederim. Samimiyete gelince, buna önem vermem. Samimi bir romancı değilim. Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrı samimiyim; hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır.

Peki siz nasıl görüyorsunuz romanlarınızı?

Eh, çok fazla değil ama biraz seviyorum. Bazılarına çok emek ve kan verdim, onlar için yoruldum. Onlar da bana bir dünya açtılar, benim okunmamı, sevilmemi sağladılar. Ne kızıyorum onlara, ne de onları çok çok önemsiyorum. İşte raflarda duruyorlar. Onlarla birlikte yaşadım, artık istiyorum ki kendi başlarına yaşasınlar.

Türkiye’de yaşayıp dünyada başarı kazanmış romancı olmak nasıl bir şey?

Tabii ki ünlü olmak, ünlü olmamaktan daha iyi. Ben ünlü olmayı istedim, hem Türkiye’de hem dışarıda… Bu bakımdan hassasiyetim herkesinkinden farklı değil. Ünlü olmak mı istersiniz, ünsüz olmak mı diye sorarsanız, ben samimiyetle size ünlü olmak istediğimi söylerim. Tanınmak mı istersiniz, hiç tanınmamak mı diye sorsanız, tanınmayı tercih ederim. Bu konudaki düşüncelerim fazla özgün değil. Ama siz bana yurtdışında ünlü olmanın gıdıklayıcı zevklerinden bahsediyorsanız, kusura bakmayın ben gıdıklanıyorum ama başkalarını gıdıklamak istemiyorum.

Sizi hâlâ Türkiye’ye ait bir yabancı gibi hissediyorum, o yüzden şunu soracağım, Türkçe’nin ne gibi olanakları ve sınırlamaları var?

Türkçe zaman zaman cambazlıklara, yan yana getirmelere müsait bir dil. Oturmamışlığı, yerleşmemişliği yüzünden bir “yumuşaklığı ve esnekliği” var. Günümüz Türkçesinin yüzyıllardır işlenen bir mermer heykel duruluğuna ulaşmamış olmasıyla da alakalı bu. Dilin yapısından değil, sözlükten, kelime haznesinden bahsediyorum. Türk dili son iki yüzyıldır çok fazla sağa sola çekildi, çekildi, çekildi… Şimdi özellikle İngilizce ve Frenkçe saldırısı altında. Dilin olanakları ve yapısı itibariyle Türkçeyle olağanüstü şeyler yapılabileceğini hissediyorum ama kelimelerinin sağlamlığı, yani sözlüğünün oturmuşluğu bakımından epey bir derdimiz var.

Çok okuduğunuz ortada. Okumak neye yarar?

Okumak dünyayı değiştirmeye, varolan dünyanın karşısındaki öteki seçenekleri bulmaya yarar. Benim için okumak bu olmuştur her zaman. Sonra beni neşelendirir, eğlendirir, zenginleştirir, başka derin zekalarla karşılaşmanın mutluluğunu verir ve buna koşut olarak kendimde zeki olma, daha akıllı olma, olamıyorsam da öyle görünme isteği uyandırır. En önemlisi budur belki. Okumak içimdeki deli dolu, zeki, akıllı olabilme isteğini körükler. Beni kendimi aşmaya çağırır. Öte yandan beni derin bir şekilde oyalar, vaktimi hoşça geçirtir, en önemlisi dünyanın ne boktan bir yer olduğunu unutmama yarar.

Peki ya okumakla yazmak arasındaki ilişki?

Okurken beni etkileyen yazarların derinliğine, zekasına ulaşmaya çalışırım. Öte yandan kafamın içindeki bir mekanizma da öteki yazarların hepsini unutup kendim olmam gerektiğini söyler. Oysa yazar olmayı okuya okuya öğrenmişimdir. Ama gerçek bir yazar olacağım gün, okuduklarımın hepsini birer gölge olarak arkaya itebileceğim gündür. Yazmak okumaktan çıkar ama en iyi yazı okuduklarınızı tamamen arkada bıraktığınız gün yazılacaktır.

Bir kitabınızın, mesela yakında çıkacak kitabınızın ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?

Çok karmaşık. Çok özel. Evet, şimdi bir roman bitirmek üzereyim. Bunun gerilimi, gerginliği, sinir bozucu çağrılarıyla uğraşıp duruyorum. Arkadaşlarıma, yakınlarıma son dört beş aydır hep aynı şeyi söylüyorum… Sanki büyük denizler aşmış, uzun fırtınalarla boğuşmuş bir gemi gibiyim. Ufukta limanı görüyorum. Her şey yerli yerinde, sağ salim kıyıya yanaşacağım; son bir rüzgarı bekliyorum. O son rüzgarın bütün gücüyle esmesini ve beni güneşli bir günde, gönül rahatlığıyla limana bırakmasını diliyorum. Son derece sinirli ve alınganım, günlük hayatımda olup bitenlere karşı olağanüstü duyarlıyım. Bazen yaptığım şeyden kaçmak için kendime politik bahaneler uydurduğumu bile düşünüyorum.

Yine de çok fazla politika gütmeyen bir yazarsınız…

Türkiye’de olup bitenlerle, özellikle Kürt sorunuyla ilgileniyorum. Türkiye kanlı bir iç savaşa gidiyor, yüzbinlerce, milyonlarca insanın öldürülmesine hazırlık yapılıyor. Kimse bu hazırlığın farkında değil. Pek çok kişi, özellikle de devleti yönetenler, hükümet, sessiz kalanlar, ilgilenmeyenler ve Kürt sorununu askeri bir çözüme havale edenler, Türkiye’yi utanca boğacak yüzbinlerde kişinin öldürüleceği bir katliama doğru ilerlediğimizin farkında değil. Kürt sorunu konusunda basının tutumunu da hiç sevmiyorum. Her iki tarafın basını da askeri başarılardan, insan öldürmekten coşkuyla bahsediyor.

Bütün bunlar yazmanızı etkiliyor mu?

Yazdığım romanlarla bunların hiç mi hiç ilişkisi yok. Ben Kürt sorunuyla, gerçek resmi başkalarından daha iyi gördüğüm için ilgileniyorum. Gerçek resim yüzbinlerce kişinin öldürüleceği kanlı bir çatışmayı gösteriyor. Bunu gördüğüm için ilgileniyorum. Bir de “ünlü” bir romancı olduktan sonra, benim bir konumum çıktı ortaya. Başka zaman daha az etkili olabilecek işleri şimdi daha rahat yapabiliyorum. Düşüncelerimi açıklıkla söyleyebiliyorum. Kurucularından olduğum Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nde bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Bunlar son derece sınırlı şeyler. Şu gördüğünüz odaya kapanmış yazmaya çalışırken, acil çözüm bulunması geeken Kürt sorununa ya da gemi azıya aldığı zaman işkenceye karşı bir şeyler yapmam gerektiğini kendi içimde hissederim. Öte yandan bilirim ki bu tür şeyler ancak toplumsallaştığı zaman etkili olur. O toplumsallaşma ise beni hep kaçındığım bir tartışmanın içine çeker, fikir tartışmasından çok bürokratik türden “nasıl yapalım” tartışmalarını kastediyorum. Bu da benim hayatımın belki çok da önemli olmayan bir ikilemidir.

Nasıl yazarsınız?

Ben elle yazarım, şu gördüğünüz dolmakalemle. Bu bir alışkanlık ama sevdiğim bir alışkanlık. kompüter kullanan yazarları gördüğüm zaman bir eziklik duygusu içinde şöyle düşünürüm, ruhlarına akseden ışık o kadar güçlü ki, ister kompüter olsun, ister kazma kürek, ister lokomotif, gene yazmaya devam edecekler. Halbuki benim kendimi daha iyi ifade edebilmek için basit temel araçlara yakın olmam gerekiyor.

Yazmanızı ne kolaylaştırır?

Gördüğünüz gibi, kahve, sigara, sessizlik; telefonlar çalmasın… Bütün gün masamın etrafında volta atarım, sonra kahvemi yaparım, bir de gördüğünüz gibi kafamı kaşırım.

Yazmanın acılı bir süreç olduğu, çok mutlu insanların yazamayacağı söylenir. Öyle midir gerçekten?

Öyle değil. Çok mutlu bir insan daha iyi yazar. Çünkü yazmanın kendisi acılıdır, bir de hayatta mutsuzsanız, eyvah! Öteki türlüsü, “sanat acılarla yapılır, ne kadar acı çekersen o kadar iyi yazarsın” kabilinden romantik bir hayaldir. Bunun bir gerçek yanı da var, efsane yanı da… Belki şu denebilir… Hayır, pek bir şey denemez bu konuda. Okurlar, biz yazarlardan onların göze alamadığı acıları çekmemizi, sözümona bu acılarla ruhumuzun zenginleşmesini ve böylece onlardaki bazı eksiklikleri gidermemizi bekler. Varsa öyle bir okur, onun ruhundaki bu eksikliği gidermeye söz veriyorum ama demin söylemiştim, ben katiyyen samimi bir yazar değilim. Onlardaki bu eksikliği başka türlü hilelerle, yazarlık hünerimle gideriyorum. Bir sıkıntım varsa eğer, aynı sayfayı yüz kere, bin kere yazmaktır.

“Oda gerçekliği” sözüne aşinasınız muhakkak. Gerçekten dış dünyadan yalıtılmış bir hayat mı sürüyorsunuz?

Gerçek olanı kim bilebilir ki! Siz karar verin buna. Şu kadarını söyleyeyim, dışarıdaki hayata karşı heyecanlı değilim. Bazen içimden bir rüzgar geçer, bir yerlere doğru koşmak isterim. “Gerçekten” dış dünyadan yalıtılmış mıyım, bilemiyorum, bunun üzerine artık düşünemiyorum.

Gülenay Börekçi, Panorama

5
Leave a Reply

1 Comment threads
4 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
burcu yıldızer

“Çok mutlu bir insan daha iyi yazar. Çünkü yazmanın kendisi acılıdır, bir de hayatta mutsuzsanız, eyvah! Öteki türlüsü, “sanat acılarla yapılır, ne kadar acı çekersen o kadar iyi yazarsın” kabilinden romantik bir hayaldir.”

Ben de mutsuz olduğunda yazamayanlardanım. Bu cümlesi benim için de geçerli. Kendimi iyi hissettiğim zamanlarda daha çok üretken oluyorum. Mutsuz ve üzgün olduğumda da kendimi filmlere, kitaplara gömüyorum desem yeridir. Elbette bu durum sadece mutsuz anlara indirgenebilecek kadar basit değil ancak izlenme ve okunma sayıları artıyor dersem daha doğru ifade etmiş olurum. Zamanla, kalemin bıraktığı izler değişmeye başlıyor. Her bakımdan. :)