Egoist okur

Öykülerde gizlenen şiir: Tanrı’nın Yalnız Kırları

Serkan Türk, “Tanrı’nın Yalnız Kırları” adlı kitabında “şiire mahkûm oluş ya da boyun eğiş” eşiklerini bilinçle atlamış. Şiire boyun eğerek öyküye boyun eğdirmemiş. Tolga Meriç’in yazısı…

serkan turk egoistokur tolga meric

Romanın ve öykünün kendi şiirinin olabileceği ama bunun anlatımda şairanelikle karıştırılmaması gerektiği çoktan hemfikir olunmuş, tartışmasız bir gerçek artık. Fakat son zamanlarda, romanlarında, öykülerinde, gizli bir şiiri sürdürenler çoğalmaya başladı. Özellikle son on yılda tanıdığımız, Barış Bıçakçı gibi önemli isimlerin yapıtlarında süren bu gizli şiir, okura bu yazarların o şiire mahkûm olduklarını da hissettiriyor. O şiire boyun eğişle “roman”ın boyun eğişi arasında umut kırıcı bir ilişki olabileceği hakkında kuşku da uyandırıyor okurda.

İki şiir kitabına sahip Serkan Türk’ün üçüncü öykü kitabı olan “Tanrı’nın Yalnız Kırları”nı okumaya başlarken de aynı nedenle kuşkuluydum açıkçası. Okurken büyük bir haz alsam da bunun etkisi kitap bittiği anda yitip gidebilirdi. Öyküler bütün dinamikleriyle birer öykü gibi sürmeyebilirlerdi içimde. Fakat öyle olmadı.

Daha ilk öyküden başlayarak şiirin varlığını Serkan Türk’te de görüyorsunuz. Üstelik söz etmeye çalıştığım o gizli şiirden dört beş kat daha belirgin yazarın şiiri. Fakat işte, o kritik “şiire mahkûm oluş ya da boyun eğiş” eşiklerini bilinçle atlamış bir şiir onunki. Şiirini öykülere bile isteye yedirmiş. Kimine güzel gelir, kimine fazla. O ayrı konu. Ama şiire boyun eğerek öyküye boyun eğdirmemiş. Bu çok önemli.

Yazarın bir başka önemli başarısı da, öykünün şiirini şairin şiirine yenik düşürmemiş olması. Şair Serkan Türk’ün yer yer fazla bulunabilecek şiirine rağmen, yazar Serkan Türk öykülerinin kendi şiirlerine de ulaşmış.

Bu konuda kitapta tek bir sorun var. Biraz tuhaf ama yazınsal anlamda yaşamsal bir sorun bu: Serkan Türk’ün şiiri, kitabın bütününe bakıldığında, tek bir şiir olmaktan çıkmış ve ikiye parçalanmış.

“Tanrı’nın Yalnız Kırları”nda on altı öykü var. İlk sekiz öyküde, neredeyse hiçbir şey olup bitmiyor. Olan biten her neyse, geçmişte kalmış. Fakat geçmişte ne olup bittiği de yazar tarafından sadece çekirdeği görünecek kadar, ustaca örtülmüş ve şiir tam da burada başlamış. O şiir, olan bitenin dışta değil içte yaşandığına ve bunun zaten hep böyle olduğuna ilişkin. Serkan Türk’ün kişileri karşılıklı iletişimin imkânsızlığının farkında olduğu ya da o imkânsızlığın acısını çektiği için böyle bu.

Yazarın ilk sekiz öyküde ulaştığı bu şiir, hiçbir öykücünün şiirine benzemiyor. Serkan Türk, öyküsünün bu özgün şiiriyle, insanın içinde olup bitenleri kalıcı bir etki bırakarak ve şaşırtarak anlatıyor.

Son sekiz öyküdeyse, bu önemli yazınsal damar, başka bir şiire doğru evriliyor ve ilk şiirde parçalanma başlıyor.

Dokuzuncu öykü “Kül”le onuncu öykü “Beni Bir Kere Çevirir misin?” sanki ikinci bir kitabı başlatıyor. Aynı şekilde “Mercan Hanımın Gözleri” de başka bir kitaba ait gibi. Çünkü bu öykülerde olan bitenler, sadece içte değil, dışarıda da olup bitiyor. Böylece, başka bir kitapta yerlerini çok iyi bulabilecek bu güzel öyküler, şiirleriyle önceki öykülerden ayrılarak, kendilerine sıra gelene kadar yükselmiş olan şiiri aşağı çekmeye, başka yöne saptırmaya ya da seyreltmeye başlıyorlar. “Çini ve Gölgeler” ya da “Tanrı’nın Yalnız Kırları” adlı öyküler kitabın ilk şiirini tekrar hatırlatıyorlar ama parçalanmanın önünü almaya doğal olarak güçleri yetmiyor.

Serkan Türk’ün öykülerine birçok başka açıdan da bakılabilir elbette. Kötürümleri, cüceleri, körleri, tecavüz mağduru çocukları nasıl olup da o kadar güzel yazabildiği düşünülebilir. Ya da doğanın bütün kitaba dağılışındaki başarının sırrı irdelenebilir.

Ama söz ettiğim konunun önem açısından ilk sıraya alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çok güç bir iş olan “öyküde kendi şiirini bulma” işinin üstesinden başarıyla gelmiş bir yazarın, o şiiri görüp o şiirde diretmesi gerektiğine inanıyorum.

Tolga Meriç

Tanrı’nın Yalnız Kırları, Serkan Türk, Dedalus Kitap

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of