Egoist okur

Patti Smith’ten sihir dersi: “Zirveye çıkmaya çalışma, zirve sana gelsin”

Altay Öktem diyor ki: “Türkçe’ye çevrilmeseydi, şöyle çek-yata uzanıp sayfalarını yutarcasına okuyamasaydım gerçekten de gözüm açık giderdi, diye düşündüğüm iki kitap var. Şimdi aklınıza Shakespeare’den Kafka’ya kadar bir sürü isim gelmiştir ama değil. Hiçbiri değil. Kitaplardan biri ‘Barnabas Evangelium’, diğeri de Patti Smith’in ‘Just Kids’i… Yıllar önce dualarımın yarısını kabul edilmiş, ‘Barnabas İncili’ Türkçeleşmişti zaten. Sevgili dostum Yiğit Değer Bengi, elini çabuk tutup ‘Just Kids’, daha yayımlanır yayımlanmaz, kitabı ‘Çoluk Çocuk’ adıyla Türkçe’ye kazandırınca dualarımın diğer kısmı da hayata geçmiş oldu. Ben tamamım yani!”

Biz de tamam olalım istiyoruz. O yüzden önce Altay’ın çok sevdiğim bu yazısını okuyacağız, ardından henüz okumadıysak eğer Patti Smith’in yazdığı Çoluk Çocuk’u edineceğiz. Sonra sıra Turgay Kantürk’ün Bütün Sihirleri’ne gelecek…

Gülenay Börekçi

 (*) Turgay Kantürk’ün kitabı ‘Toplu Şiirler’ ya da ‘Bütün Şiirleri’ alt başlığıyla değil, ‘Bütün Sihirler’ olarak yayımlandı. Kantürk’ün her bir şiirini bir sihir olarak adlandırması tesadüf değil. Sihir, her şiire bulaşmış zaten.

Patti Smith’ten sihir dersi: “Zirveye çıkmaya çalışma, zirve sana gelsin”

Horses’in efsanevi sesi Patti Smith, dünya müzik tarihine adını kazımış, kült olabilme mertebesine erişmiş nadir isimlerden biri. Punk-rock’ın doğumundaki en önemli kişilerden biri olan, bu yüzden de punk’ın vaftiz anası olarak adlandırılan Smith, sesiyle, yorumuyla, besteleriyle bizi zaten yeterince etkilemiş, hayatımıza sızmıştı çoktan. Ama bu efsane isme daha yakından bakabilme, hayatına dokunamasak da en azından yaklaşabilme, sadece ona değil, bir dönemin fenomen olmuş isimlerine ve onların yaşam anlayışlarına tanıklık edebilme şansını da yakaladık ‘Çoluk Çocuk’ sayesinde. Bundan daha da önemlisi, yanılmadığımızı anladık! İnsanın sadece azgın bir hırs ve maddi çıkarlar uğruna verilen savaşla kendini bir yerlere taşıyabildiği günümüz toplumlarına, naifliğin, hırssızlığın ve sevgi dolu bir dünya özleminin insanı zirveye taşıyabildiği bir dönemin de yaşanmış olduğunu öğreten bir başucu kitabı ‘Çoluk Çocuk’.

Sarı kırmızı ekoseli bavuluna birkaç parça giysi, birkaç resim kalemi, bir defter, küçük kardeşlerinin resimleri ve Arthur Rimbaud’un ‘Illuminations’ını koyup yollara düşen, garsonlukta dikiş tutturamayınca kasiyerlik yapmaya başlayan genç bir kadının bir müzik devine dönüşme hikayesi. Gerçi buradaki ‘dönüşme’ sözcüğü yanlış oldu. Smith, kişilik olarak hiç değişmiyor aslında, hiçbir şeye dönüşmüyor, aksine, hep aynı kalabildiği için zirveye çıkıyor. Daha doğrusu, zirve onun ayağına geliyor!

‘Çoluk Çocuk’, diğer yandan iki genç insanın yaşadığı coşkulu aşkı anlatan bir kitap olarak da okunabilir. Bunlardan biri Patti Smith, diğeri de kült bir fotoğraf sanatçısı olan Robert Mapplethorpe olarak tanınacaktır zaman içinde. Biri sesiyle, diğeri gözüyle dünyayı değiştiren, en azından değişmesine katkıda bulunan iki isim. Smith, ölümünün ardından;

‘Küçük zümrüt kuş uçup gitmek ister.

Eğer avucumu kaparsam, kalmasını sağlayabilir miyim?

Küçük zümrüt ruh, küçük zümrüt göz.

Küçük zümrüt kuş, veda etmek zorunda mıyız?’ diye seslenir Robert’e ve bu kitabı yazma amacını şöyle açıklar:

‘Asla hayal edemeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına ne kimse konuşabilir ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun deyişiyle bu bizim hikayemiz. Ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı.’

Tekrar etmekte fayda var: Zirve çıkma uğruna kendinden taviz vermeyen, hatta zirveye çıkmayı hiç umursamayan insanlar da vardır; Patti Smith’le Robert Mapplethorpe gibi. Sadece bu yüzden, zirve döner dolaşır, onların ayağına gelir.

Toplu şiirlerden toplu fotoğraflara

En sevdiğim kitabının ‘Siyah Eşya’ olduğunu söylersem Turgay Kantürk bana kırılmaz sanırım. Tabii bunu farklı zamanlarda, tek tek okuduğum kitaplarından yola çıkarak söylüyorum. Ama bir şairin bütün şiirlerini toplu olarak okumak, ona bambaşka bir pencereden bakmak anlamına geliyor. Sadece şiirleri değil, zamanı da yoğunlaştırma şansına kavuşuyor insan. Sadece şairin zamanını değil, kendi zamanını da! ‘Peri Çıkmazı’ sayesinde Turgay Kantürk’ün yaklaşık yirmi yıllık yazı serüvenini, kendi hayatımın üç gününe sığdırdım. Yirmi yılı damıtıp, yoğunlaştırıp üç güne sığdırmak, felsefi anlamda da mucizevi bir şey! O yüzden üzerinde ‘Toplu Şiirler’ yazan kitapları severim. Aynı toplu fotoğrafları sevdiğim gibi…

Daha birkaç yıl önce, kendilerine ’emo’ adını veren gençler, kendi fotoğraflarını çekip sanal ortamda yayınlıyorlardı. Fotoğraf makinesini başlarının on beş, yirmi santim üstünde tutarak çektikleri bu fotoğraflar bana müthiş hüzün veriyordu. Bu hüznün nedenini sonra anladım. İnsanın tek başına olduğu fotoğraflarda bile, muhakkak, fotoğrafı çeken ikinci bir kişi daha vardır. Kendi fotoğrafını çekmek, yalnızlığın doruk noktasıdır. Sanat, sanatın hiçbir türü, kendi fotoğrafını çekerek ya da fotoğrafçının karşısında durarak yapılmaz. Sanat bir toplu fotoğraflar bütünüdür. Ve en hakiki fotoğraflar, toplu fotoğraflardır!

Patti Smith’in ‘Çoluk Çocuk’una dönersek, bir açıdan kendinin ve Robert’in birlikte göründükleri bir fotoğraf, diğer açıdan da Patti Smith ve Robert Mapplethorpe ile birlikte Janis Joplin, Jimi Hendrix, Andy Warhol, Allen Gingsberg, William S. Burroughs’un da bir arada oldukları bir toplu fotoğraftır.

Turgay Kantürk’ün de fotoğraf makinesiyle değil de, sözcüklerle bir toplu fotoğraf çektiğini, ancak bütün şiirlerini bir arada okuyunca fark ettim. Sabahattin Kudret Aksal’dan Melihe Cevdet’e, Metin Altıok’tan Levent Tülek’e, Pelinsu Pir’e, İbrahim Çiftçioğlu’na, Füsun Akatlı’ya, Selim İleri’ye, Deniz Durukan’a, onlarca kişi sızmış şiirlerine. Ve şiirlerin hepsine bir arada baktığınızda, şair, yazar, oyuncu, ressam… Birçok kişinin bir arada olduğu bir toplu fotoğraf çıkıyor karşınıza. Yalnızlığı kutsamaya çalışanlara inat!

‘Biliyorum, bu durak kendini bekleyenlerin / Durağıdır, kim bilir kaç kez geçtiğim’ dizelerinin de yer aldığı ‘Siyah Eşya’, daha önce de belirttiğim gibi, kitaplarını tek tek okurken, en sevdiğim kitap olarak beynimin bir köşesine not ettiğim yapıtıydı Kantürk’ün. Ama şiirlere derli toplu baktığımda, ‘Siyah Eşya’nın yanına ‘Öteki Sahne’yi de koydum, ‘Ay İçin Küçük Şeyler’i de koydum, ‘Göl Felaketleri’ni de koydum, sonunda, baktım başa çıkamayacağım, kitaplar arasında ayrım yapmayı bırakıp daha kestirme bir yol çizdim kendime: En sevdiğim kitaplar arasına ‘Peri Çıkmazı’nı koyup kolayca kurtuldum bu ikilemden.

Boş gürültü anlamlı sessizlik 

Hepimizin bildiği halde bilmezden geldiği bir gerçek vardır. Ne yazık ki bu gerçek, edebiyat için de geçerli: Kısa süreli de olsa, gürültü çıkaran boş şeylerin ardına takılır sürükleniriz, o esnada, anlamlı bir sessizlikle hayatımıza katılan şeyleri es geçeriz. Neyse ki, bir süre sonra her şey yerli yerine oturur. Gürültü boşluğa düşer, sessizlik baş köşeye oturur. Ben, bu sürece müdahale edip, etraftaki boş gürültü yüzünden duyamadığımız bir sese kulak vermeniz için devreye giriyorum ve bize ‘Gümüş Kaşıkların Ucunda’ sunulan şiirlere dikkatinizi çekmek istiyorum.

Görünmemeyi ve kendi halinde olmayı tercih etmiş bir şair Ece Ürkmez. Şiirlerini de aynı dinginlikle yayınlayıp, zamanın ve (varsa) okurun önüne sürüp sessizce kabuğuna çekildi. Oysa her bir dizesi bir fırtına habercisi. Kök boyalı ağzında annesi için bir kuş tutan, tabutu çakarken çok fazla ağlayan, aşka dokunmaktan korkan bir şairin, hepimizin hayatına katacağı çok şey var.

‘Sokaklar el değiştirdi şimdi kapılar tembel. Birer ağaç olmaktan öteye gidemezler…’

Öyleyse biz biraz öteye gidelim ve hiç yüksünmeden fotoğraf makinesinin önüne geçelim; toplu fotoğraf çektirmek için!

Örneğin ben, Turgay Kantürk ve Ece Ürkmez’le aynı kareye girebilsem, yeter…

Altay Öktem, Akşam Kitap

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of