Paul Auster: Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmasa, yazar olmayacaktı!*
Posted by gülenay börekçi on October 31, 2011 · 4 Comments
Paul Auster’ı niçin seviyoruz? Kitapları bize ne hatırlatıyor? Hayatta sıfır noktasına gelmek ne demektir, neye yarar? Peki ya Auster’ın pek alelacayip diyebileceğim sıfır noktasından çıkış hikayesi… Hepsi bu yazıda. Buyurun okuyun.
* Bir okur, aşağıda göreceksiniz, kahramanca bir düzeltme işine girişmiş ama kendisine de söylediğim gibi, gerek yoktu. Birincisi hata yapmamak gibi bir iddiam yok, haklı bir düzeltme geldiğinde bunu yazıya -tam da şimdi yaptığım gibi- ekliyorum. Mesela piyango konusunda haklı, bir çeviri hatası söz konusu. “Lottery” derken bildiğimiz anlamda para ödüllü piyangodan değil, zorunlu askerlik çekilişinden bahsediliyormuş aslında. Yani düşük numara çekenler Vietnam’a savaşmaya gönderiliyormuş ve yüksek bir numara çeken Auster böylece savaşa gitmekten, belki ölmekten kurtulmuş. Yani büyük ikramiye ancak bir metafor olabilir burada. Açıkçası, 15 yıl önce yazdığım bir yazıyı silmek yerine düzeltmek daha mantıklı geldi.
Lydia Davis’in tarihçi olduğunu nereden çıkarmışım bilmiyorum. Gerçi o zaman kendisini henüz okumamıştım :(
Diğer konulara dair rivayetler muhtelif, ben de onları aktarmışım zaten. Yazarların sadece otobiyografilerinden ibaret olmadıklarını herhalde biliyoruz hatta otobiyografilerine gerçeğin pek azını aldıklarını bile söyleyebiliriz.
Paul Auster’ın oğlu Daniel’in DJ olduğu konusuna gelince, okuru hayal kırıklığına uğratacağım ama bu kısım doğru. 2000’lerin başlarında kendisiyle tanışmıştım, dolayısıyla o dönem DJ’lik yaptığını, elektronik müzikle ilgilendiğini iyi biliyorum. Zaten tanışma sebebimiz de müzisyen erkek arkadaşım vasıtasıyla bu DJ’lik ve elektronik müzik meselesi üzerinden olmuştu. ChatGPT’nin de bilemeyeceği şeyler var demek ki :)
Paul Auster: Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmasa, yazar olmayacaktı!
Postmodernizmin önemli temsilcilerinden Paul Auster, Ay Sarayı, Şans Müziği, Son Şeyler Ülkesinde, Yanılsamalar Kitabı, Kehanet Gecesi, Cam Kentte, Hayaletler, Görünmeyen gibi romanlarında sadece hikayeyi değil karakterlerin rüyalarını, halüsinasyonlarını, mektuplarını, okudukları gazetelerde çıkan haberleri, başka bir deyişle gerçekliğin katmanlarını da kullandı. Karakterlerin neyi hakikaten yaşadığından ve neyi yaşadığını sandığından okur olarak hiç emin olamayarak ilerledik onun romanlarında.
Emin olduğumuz tek şey, hayatın bizim gördüğümüz kadarından ibaret sayılamayacağını, yaşadığımızdan daha büyük bir hayat olduğunu kanıtlamayı isteyerek yazdığıydı. Başımıza gelen hiçbir şey tesadüf değildi, hiçbiri boşu boşuna yaşanmıyordu. İstikrarlı bir biçimde arka arkaya bazı felaketlere maruz kalıyorsak eğer, bunun bir anlamı vardı: Bu felaketler bize görmek istemediğimiz, görmekten kaçındığımız şeyleri hatırlatıyorlardı. Ta ki söylemek istediklerini çözene, anlayana kadar. Bir felaket yetmezse bir tane daha geliyordu, bir başarısızlık bir şey söylemezse peş peşe iki tane daha yaşamak zorunda kalıyorduk. Yeniden, hep yeniden… Roman kahramanları ailelerini, sevgililerini, arkadaşlarını kaybediyor, işsiz kalıp beş parasız ve aç yaşamak zorunda kalıyor, bin türlü tehlikenin göbeğinde kayboluyorlardı.
Peki biz niçin onun yazdıklarını okumaya devam ediyorduk? Çünkü onda bunca negatiflik insanı sıkmıyor, boğmuyor, daraltmıyordu. Hatta bir süre sonra negatiflikleri “mutluluğa aykırı şeyler” diye algılamaktan bile vazgeçiyorduk. Her türlü şahsi başarısızlık ve felaket insanın kendini daha iyi tanımasını sağlayan, zihnindeki boşlukları doldurup belirsizlikleri netleştiren, hayattaki fazlalıklardan, yararı olmayan gereksiz ayrıntılardan kurtulmasını sağlayan şeyler haline geliyordu. Hayata eskisinden çok daha kuvvetli bir biçimde ve özgür olarak başlayabilmek için, önce sıfır noktasına gelmenin şart olduğunu biz de onunla birlikte anlıyor, biliyorduk.
İlk bakışta aşk
Gençlik yıllarını Paris’te geçiren Paul Auster, roman yazmaya ikinci evliliğinden sonra başladı. Görür görmez âşık olduğu ve yaşam öyküsünde “İlk tanıştığımız gün bir fotomodel kadar gözalıcı ve güzeldi” diye anlattığı meslektaşı ve kızı Sophie’nin annesi Siri Hustvedt’le Brooklyn’e yerleştiler. New York’un bu çok renkli, her an her şeyin olabildiği, sürprizlerle dolu ve zaman zaman da tekinsiz bölgesi, onun hem evi hem de ‘çalışma odası’ oldu.
Psikanalizden; yaşadıklarımızı ancak kelimelere döktüğümüz zaman tam olarak idrak ettiğimizi, bunu yapamadığımız sürece dünyanın bizim için hep eksik ve bilinmez kalacağını iddia eden Jacques Lacan’ın çalışmalarından etkilenen Paul Auster’ın ilk yapıtı Yalnızlığın Keşfi oldu. Bir yazarın ilk kitabında, hem de henüz çok gençken anılarını yazması esasında pek alışılmış bir şey değildi ama ona büyük ün kazandırdı. Ardından üç kısa polisiyeden oluşan New York Üçlemesi geldi. Polisiye kurguyu yepyeni bir bakış açısıyla ele alıyor; entrikayı insanoğlunun varoluşsal meselelerini, kimlik, mekan, dil ve edebiyat gibi konularda kafasını bulandıran soruları çözmek için kullanıyordu.
Bu tavrını polisiye olsun, olmasın sonraki yapıtlarında da sürdürdü. Mesela tesadüflerin ya da tesadüf sanılan hadiselerin insanın hayatını ve evrenin gidişatını nasıl değiştirebileceği üzerine düşündüğü Şans Müziği ve sonrasında kaleme aldığı Yanılsamalar Kitabı ve Ay Sarayı’nda… Bu kitaplarda Paul Auster’ın bizzat kendinden yola çıkarak yarattığını sezdiğimiz ana karakter, hemen her zaman başka birtakım insanlar tarafından çözümsüz durumların içine çekiliyordu. Ve finalde onunla birlikte biz de hiçbir insanın ötekinden güçlü olmadığını, bütün bu yaşananların çok daha büyük bir evrensel gücün, ‘görünmeyen’in kurgusuyla olageldiğini keşfediyorduk. O gücün adını koymak da elbette okura kalıyordu.
Sıfır noktasından piyangodan kazandığı parayla çıktı
New Jersey doğumlu Paul Auster, tarihçi Lydia Davis’le evlendikten sonra Dante’nin İtalya’sında Lorca’nın İspanya’sında, James Joyce’un İrlanda’sında ve nihayet Mallarme’nin Paris’inde yaşadı. Garip işlere girip çıkıyor, hatta bazılarını kendi yaratıyordu. Mesela bir dönem tuhaf kağıt oyunları icat edip patentini alarak, oyuncak firmalarına satmıştı. Bir kış mevsimini, şehir dışında bir çiftlikte karısıyla birlikte kahyalık yaparak, hayvanlara bakarak geçirdi. Hatta Meksika’ya gidip ucuz filmlerin setlerinde bile çalıştı. Bugün DJ’lik yapan oğlu Daniel doğunca, para kazanabilmek için asker olarak Vietnam’a gidecekti. Neyse ki, piyangoda büyük ikramiyeyi kazanınca bundan vazgeçti. Artık sıfır noktasından çıkmıştı, parası vardı, roman yazmaya başlayabilirdi.
Kızı Sophie şarkıcı ve model
Yazarın müzisyen kızı Sophie Auster bir süre önce MNG firmasının yeni yüzü oldu. Sophie’nin albümüne babası da birkaç şarkı sözüyle katkıda bulundu. Auster daha sonra New York’lu urban rock grubu One Ring Zero’nun ilk albümünün prodüktörlerinden oldu ve grup için şarkı sözü yazdı. Böylece o da Margaret Atwood, Neil Gaiman, Dave Eggers, Daniel Handler, Jonathan Ames gibi şarkı sözü yazan edebiyatçılar arasına katıldı hatta bu işi sürdürdü. Mesela caz trompetçisi ve besteci Michael Mantler’ın Hide and Seek albümüne söz yazdı. The Fardangs’ın We Must Be Losing It adlı albümündeki iki şarkının da sözleri de ona aitti.
Hakkında az bilinenler
Korku edebiyatının ilk büyük ustası Edgar Allan Poe, deneysel edebiyatın öncülerinden İrlandalı Samuel Beckett, Moby Dick ve Bartleby gibi romanlarıyla tanıdığımız Herman Melville’in Paul Auster üzerindeki etkisi büyük. Hatta bazı romanlarında bu üç yazarın yarattığı karakterler ara sıra ortaya çıktı.
Ay Sarayı’nda insanoğlunun gerçekte Ay’a gitmediğine, her şeyin Hollywood stüdyosunda görüntülendiğine dair bir komplo teorisi vardı. Bu fikir daha sonra çok izlenen bir TV dizisi haline getirildi.
Başrolünü James Spader’ın üstlendiği Şans Müziği filminin küçük bir sahnesinde onu aktör olarak izledik.
“Her şeyim” dediği eşi Siri Husvedt’in Sevdiklerim ve Gözbağının Ardında adlı romanları Can Yayınları’ndan çıktı.
Gülenay Börekçi
Bunlar da ilginizi çekebilir :
Piyangodan ikramiye kazanmıyor. Vietnam savaşına gönderilmekten kurtuluyor.
Haklısınız orada benim bir hatam var, sanırım lottery derken bildiğimiz anlamda para ödüllü piyangodan değil, zorunlu askerlik çekilişinden bahsediliyor aslında. Yeniden baktım az önce, düşük numara çekenler Vientam’a savaşmaya gönderiliyormuş ve Paul Auster yüksek bir numara çekmiş, böylece savaşa gitmekten, belki ölmekten kurtulmuş. Büyük ikramiye ancak bir metafor olabilir burada.
Ne yaparsınız, ben bu yazıyı 15 yıl önce yazmışım ve şimdi silmek istemem. Sizin düzeltmeniz dursun :)
Metniniz, Paul Auster’ın hayatından renkli ve yaratıcı bir kesit sunuyor, ancak bazı detaylar gerçeklerle uyuşmuyor veya kurgusal bir anlatım içeriyor gibi görünüyor. Özellikle piyangoda büyük ikramiye kazandığı ve bu sayede Vietnam Savaşı’ndan kurtulup roman yazmaya başladığı iddiası, Auster’ın biyografisiyle çelişiyor. Aşağıda, metninizdeki bilgileri doğrulayıp çeviriye sadık kalarak analiz ediyor ve düzeltmeler sunuyorum: ### Metnin Çevirisi ve Doğrulama **Orijinal Metin Çevirisi (Türkçe, zaten Türkçe olduğu için özetleniyor):** New Jersey doğumlu Paul Auster, tarihçi Lydia Davis ile evlendikten sonra çeşitli Avrupa şehirlerinde (Dante’nin İtalya’sı, Lorca’nın İspanya’sı, James Joyce’un İrlanda’sı ve Mallarme’nin Paris’i) yaşadı. Çeşitli garip işlere girip çıktı, hatta bazılarını kendisi yarattı;… Read more »
Kahramanca bir düzeltme işine girişmişsiniz ama gerek yoktu, birincisi hata yapmamak gibi bir iddiam olmadı, zaten haklı bir düzeltme geldiğinde bunu yazıya ekliyorum, böyle savaşır gibi bir düzeltme harekatına gerek yoktu. Mesela piyango konusunda haklısınız, aşağıda belirttim. Diğer konularda söylentiler muhtelif, ben de aktarmışım zaten. 15 yıl önceki ben olarak yapmışım, şimdi böyle bir yazıyla ilgilenmeyebilirdim de. Daniel Auster’ın DJ’lik yaptığı konusuna gelince, sizi hayal kırıklığına uğratacağım ama bu kısım doğru. 2000’lerin başlarında kendisiyle tanışmıştım ve evet, o dönem DJ’lik yaptığını, elektronik müzikle ilgilendiğini iyi biliyorum. Zaten tanışma sebebimiz de müzisyen erkek arkadaşım vasıtasıyla bu DJ’lik ve elektronik müzik meselesi… Read more »