Egoist okur

Leyla Erbil ve Sait Faik’le bir gün

Yıllar önce Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlık atölyelerinden birine gitmiştim. Ama acayip bir gidiş olmuştu, bir kere sanıyorum gelmiş geçmiş en devamsız öğrencisi bendim. Daha da beteri atölyeye kendi adımla yazılmıştım ama ilk ders başladığında aniden adımı değiştirmeye ve Gaye Birsam olmaya karar vermiştim. Tamam, lütfen bir şey demeyin. Yaptığımın çok kötü olduğunu biliyorum.

Her neyse, yıllar sonra Murat Gülsoy’un Ayfer Tunç’la birlikte gerçekleştirdiği yeni bir atölye çalışmasına katılacakmışım meğer ve bu Seferihisar’da düzenlenen Edebiyat Günleri’nde olacakmış. Evet, tabii ki kendi adımla… Ama sadece bir dinleyici, gözlemci olarak. Şimdi çekingenliğim, korkaklığım yüzünden yıllar önceki atölyeden yeterince faydalanamadığıma yanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Gözlemci olarak boş durmamış olayım o halde ve atölyede bütün bir sabah ve öğleden sonra konuşulanları sizin için elimden geldiğince özetleyeyim… 

Gülenay Börekçi

leyla erbil sait faik egoistokur seferihisar

Bir flâneur olarak Sait Faik

Sabah atölyesinde Sait Faik’in Plajdaki Ayna öyküsü ele alındı. Sanırım Sait Fait denince akla ilk gelen öykülerden biri değildi Plajdaki Ayna. Hep hümanist, insancıl, olumlu yönlerini hatırlamaya eğilimli olduğumuz yazarın karanlık taraflarını ortaya koyuyordu çünkü.

Öykü incelemesinin ardından, Türk edebiyatındaki yol ayrımı konuşuldu. Çağdaş edebiyatımızda iki keskin kanal olmuştu hep. Birini toplumcu gerçekçi eserleriyle Sabahattin Ali, diğeriniyse daha modernist çizgideki öyküleriyle Sait Faik temsil ediyordu. Sait Faik toplumcu gerçekçi yazarlardan daha parçalı bir anlatımla yazıyordu ve onu okumak bizi farklı, alışkın olmadığımız bir gerçeklikle baş başa bırakıyordu.

Sait Faik’in karakteriyle de bağlantılı bir şeydi bu belki. Öykülerinde kullandığı dil ve yapı kendi yersiz yurtsuzluğuna, yerini bulamamışlık haline uygundu. Ayfer Tunç bu noktada ilk kez Walter Benjamin’in ortaya attığı “flâneur” kavramından bahsetti. Sait Faik’in bir flâneur yanı da vardı çünkü, İstanbul’la adalar arasında mekik dokurken her şeyin içinden geçip gidiyor ve tam da bu geçiş halini döküyordu öykülere. Tunç, Sait Faik’in Beyoğlu ve Karaköy’den başlayarak İstanbul’la adalar arasında kurduğu ilişkiyi görünmez ipliklerden örülmüş bir örümcek ağına benzettiğini söyledi. Murat Gülsoy da edebiyatımızda bu tür figürlerin pek fazla olmadığını hatırlattı. Bizim edebiyatımız, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da işaret ettiği gibi, muhafazakar kimliklerin kendi kabuklarını kırmasıyla oluşmuş bir şeydi.

Aklıma okuduğum en güzel flâneur tarifi geldi. “Kendini en çok evin dışındayken evde hisseden kişi.”

“Sokakta kaplumbağa gezdiren kişi” diye bir tarif de okumuştum. Geçen yüzyılın başında Parisli flâneurlerin, yani şehir gezginlerinin hakikaten ipten bir tasma takarak kaplumbağa gezdirdikleri söyleniyor, olabilecek en yavaş şekilde yürüyebilmek ve böylece etraftaki en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmamak için…

Leyla Erbil: Yalnız ve ayrıksı bir kalem

Ama konumuza dönelim… Öğleden sonraki atölyede konu Leyla Erbil’in Ölü adlı öyküsüydü. Burada önce modernist edebiyat ve bilinçakışı tekniği konuşuldu. Realist edebiyatın gerçekliği aktarmada artık yetersiz kaldığı bir noktada ortaya çıkmıştı bilinçakışı tekniği. 19. yüzyıl sonlarından itibaren yavaş yavaş “Edebiyat bir ayna gibidir” diyen Stendhal’in aksine edebiyatın sokakta dolaştırılan ve her şeye, herkese tanıklık eden bir ayna falan olmadığı fikri baskın çıkmaya başlamıştı. Yazarın dili, bakış açısı, yaşantısı da olayları, kişileri ve ilişkileri algılayışını şekillendiriyordu. O halde bir yere ayna tutulacaksa eğer, dünyaya değil, yazarın zihnine tutulmalıydı.

Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Leyla Erbil bu noktada konuşulabilecek en uygun isimdi hiç şüphesiz. Hem işlediği konulardan, hem de kullandığı dilden dolayı hep aykırı ve tek başına duran bir yazar portresi çizmişti Erbil. Kadın meselesini ele almasına, kadın-erkek çatışmasını dile getirmesine rağmen feminist olarak da adlandırılamazdı. Ölü adlı öyküsündeki kadın karakter mesala bizim edebiyatımızda az rastlanan bir karakterdi.

Ardından kaçınılmaz olarak Leyla Erbil’in başta Sevim Burak olmak üzere edebiyattaki komşulukları konuşuldu. Tunç ve Gülsoy’a göre, aynı dönemde yaşayan sanatçılar birbirlerine benzemeyen işler üretebilirler hatta eserleriyle birbirlerine karşı da olabilirlerdi ama bir arada ele alındıklarında resmin bütününe ulaşmak mümkündü.

Popüler edebiyat neden okur için emniyetli bir alandır?

Atölyede konuşulanlar içinde bana enteresan gelenlerden biri de bazı kitapların niçin daha popüler olduğuyla ilgili bir tartışmaydı.

“İnsanlar konfor ister, çünkü konfor hayatın devam edeceğinin, beklenmedik inişler yaşatmayacağının bir göstergesidir” dedi Ayfer Tunç. Yönetmen Kartal Tibet’in bir anısını anlattı sonra da. Tibet’in Kemal Sunal’la çektiği Şaban filmlerinden bir tanesini seyirci dhaa ilk gösterimde yuhalamış. Zaten film pek fazla iş de yapmamış ve ilk haftanın sonunda kaldırılmış. bunun üzerine epey düşünmüş Kartal Tibet ve gerçeği fark etmiş: “Şaban karakteri filmin sonunda kaybediyor, yenimliyor, eh, o halde seyirci niçin sevsin ki bu filmi?” Düşünün, filmin sonunda Şaban karakteri ilk kez başaramıyor. Popüler sinema seyircisine bir saldırı, onu adeta sırtından bıçaklamak değil de ne bu?

“Popüler romanlar okura bir çeşit konfor sunar” diye devam etti Ayfer Tunç, “Evet, karakter biraz mutsuz olur, yazar bazı sorunları azıcık kurcalar ama sonunda okuru rahatlatacak, onun gönlünü alacak bir şey de yapar muhakkak. Yani kimseyi hayal kırıklığına uğratmaz, kimsenin karşısına yeni sorular ve cevaplar çıkarmaz, tek yaptığı okuru kendi doğrularıyla barıştırmaktır.”

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of