Egoist okur

İnce alayın büyük ustası Saki

Kurt çocuklar, konuşan kediler, hain su samurları, aksi geyikler, zavallı kaplancıklar, hınzır çocuklar, zeki genç kadınlar ve sivri dilli genç adamlar, yazmak için kendine Saki adını seçen Hector Hugh Munro’nun öykülerinde statükonun temsilcisi olarak karşımıza çıkan eskiye sıkı sıkıya bağlı aristokratlara ve sonradan görme zenginlere dünyayı dar ediyor.

Dünya gerçekten de dar gelsin öylelerine.

Saki’nin bizde okurun ilgi göstermemesine en üzüldüğüm yazarlardan olduğunu da ekleyeyim. Fakat ne demişti Noel Coward:

“Çağdaş ideolojilerin estetizme tahammülü yok. Dünya demokrasileri yeşil karanfillerin boy atmasına yarayacak zemini sağlamaktan çok uzak, ama bugün çoktan solup giden o yeşil karanfiller pek kısa süren saltanatlı devirlerinde, çoğunluğu hapşırtsa da, incelmiş bir azınlığa çok büyük zevkler veren hoş bir koku yaymışlardı. Bu ikinci grupta her zaman anısını canlı tutmaya yetecek kadar hayranı olacaktır Saki’nin. Onun gözünün de daha yükseklerde olduğunu hiç sanmıyorum.”

Edebiyatçının TROL olarak portresi: ARTHUR CRAVAN
Arthur Cravan sanat dünyasını nasıl dolandırdı?

Nadir Kitap’ta İnsanlar, Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar

Saki’miz  ve bana göre onun über kabiliyetli talihsiz Tobermory’si 

İnce alayın büyük ustası Saki’nin yarattığı alternatif âlemler

Hector Hugh Munro ya da Ömer Hayyam’ın Rubaiyat‘ından esinlenerek aldığı takma isimle Saki, 1870’te Burma’da doğdu. Annesinin ölümü üzerine İngiltere’de, “kırbaç kullanmayı eğitimin gereklerinden sayan” halası tarafından büyütüldü. 1902’de Rudyard Kipling’in Just-So-Stories‘ine gönderme yapan Not-So-Stories adlı kitabı yayımladı. Ardından siyasi taşlama türündeki The Westminster Alice ve diğerleri çıktı. 1914’te patlak veren I. Dünya Savaşı’nda orduya katılan Saki, 1916’da Fransa’da Beaumont-Hamel cephesinde öldü. 14 Kasım günü şafak sökerken vaziyet aldığı siperde yanındakine “Söndür şu uğursuz sigarayı,” diye bağırdığı rivayet edilir. Bir saniye geçmeden de başına yediği kurşunla cansız yere yığılmış. Ölümünden sonra kız kardeşi Ethel yazdıklarının tümünü yakmış.

Yakılmadan günümüze kalanlar bile müthiş. “Bir Saki öyküsü okuyan, bir tane daha okur,” diyen yazar Tom Sharpe’ın mükemmel tarifini alıntılayacağım:

“Kıs kıs gülen, kezzap gibi bir mizah, çok eğlenceli öyküler… Saki’nin hicvi, I. Dünya Savaşı öncesi İngiliz toplumunun kaymak tabakasına bıçak gibi dalıyor. Saki’de İngiliz evlerinin korunaklı dünyasından çıktınız mı, keçi ayaklı tanrı Pan’ın ülkesinde bulursunuz kendinizi. Onun dünyasında zafer, zeki hayvanlarındır. Kurt çocuklar, konuşan kediler, hain su samurları, aksi geyikler, zavallı kaplancıklar, hınzır çocuklar, zeki genç kadınlar, sivri dilli genç adamlar, çimleri özenle kırpılmış bahçelerinde Çin çaylarını yudumlayan düşeslere dünyayı dar ediyor, burnu büyüklüklerini misliyle ödetiyor.”

Kendi adıma en sevdiğim öyküsünün “Tobermory” olduğunu söyleyebilirim. Fatih Özgüven çevirisiyle yayımlanan İnsanlar, Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar adlı kitapta okuyabilirsiniz. Kahramanı, epeyce çatlak bir dilbilimcinin insan diliyle konuşmayı öğrettiği bir kedi… Ancak kabul edersiniz ki, evin her köşesine girip çıkan, dolayısıyla en gizli odalarda olup bitenleri bile öğrenebilen, yetmiyormuş gibi konuşup öğrendiklerini uluorta başkalarına anlatan bir kedi bilhassa İngiliz taşra hayatında çok tehlikeli olabilir. (Bir kediye ağzını sıkı tutması gerektiğini söylemenin ya da rüşvet teklif etmenin boşuna olacağını da ayrıca herkes bilir.)

Bir diğer sevdiğim öyküsü “Laura”. Kahramanı ölümcül bir hastalığa yakalanmış genç bir kadın. Ölen her canlının dünyaya ikinci kez ama daha aşağı türden bir canlı olarak geleceğine inanıyor. “Bir hayvan olacağım. Öte yandan kendimce iyi bir insan olduğum da söylenebilir, o halde iyi bir hayvan olacağımı da kestirebiliyorum, zarif, fıkır fıkır bir şey, eğlenceye bayılan bir şey, belki bir su samuru.” Öldükten sonra da dünyaya gerçekten bir su samuru olarak dönüyor. Sonrasını söylemeyeyim, okuyun.

Saki’nin bir diğer kitabıysa, Hayatın Sınır Çizgileri adını taşıyor. Şu cümleye baksanıza, hâlâ ne kadar doğru ve taze: “Kendi kendimizi kandırma yönündeki üstün güçlerimiz sürekli devrede. Sahte ve aptal küçük hayatlarımızı yaşıyor; makul bir çevrede makul hayatlar süren, kısıtlamalardan azade kadınlar ve adamlar olduğumuza kendi kendimizi ikna edebiliyoruz.”

Öte yandan anlatılanlara bakılırsa sessiz sakin bir adammış Saki. “Seveni çok olmakla birlikte kendini pek ciddiye almazdı,” deniyor onun için. Kendi öykülerini “ilgi çekici denebilecek kadar gerçek ama rahatsız edici olamayacak kadar da gerçek dışı,” diye tanımlıyormuş.

Yazarın büyük hayranlarından Jorge Luis Borges, “Bir tür alçakgönüllülükle en acımasız ve acıklı öykülerine bile önemsizmiş havası verir. Bu incelik, hafiflik ve vurgu eksikliği bana Oscar Wilde’ın tadına doyulmaz komedilerini anımsatıyor,” demiş. Ama bence en büyük iltifat, “I. Dünya Savaşı’nda bütün askerler siperlerde Saki okuyordu,” diyen William Drake’ten gelmiş. Siperlerde okunan, yani savaşın acılarını bir biçimde hafifleten öyküler fikri şahane değil mi?

Gülenay Börekçi

Hapşırtan öyküler

Saki’nin en yetenekli olduğu alan ince alaydı. Onun taşlama anlayışı her şeyden önce yerleşik bir toplumsal statükonun öngörülmesini gerektirir. Bu statüko Saki’nin öykülerini yazdığı sırada belki biraz sallantıdaydı, ama en azından görünürde, çok yakında yıkılacağına ilişkin belirtiler yoktu. Saki’nin kusursuz bahçelerde Çin çaylarını yudumlayan çenesi düşük düşesleriyle Clovis Sangrail gibi sivri dilli, genç dekadan kahramanları, 1914’ün barut dumanları arasında kaybolup gitti. Çağdaş ideolojilerin estetizme tahammülü yok. Dünya demokrasileri yeşil karanfillerin boy atmasına yarayacak zemini sağlamaktan çok uzak, ama bugün çoktan solup giden o yeşil karanfiller pek kısa süren saltanatlı devirlerinde, çoğunluğu hapşırtsa da, incelmiş bir azınlığa çok büyük zevkler veren hoş bir koku yaymışlardı. Bu ikinci grupta her zaman anısını canlı tutmaya yetecek kadar hayranı olacaktır Saki’nin. Onun gözünün de daha yükseklerde olduğunu hiç sanmıyorum.

Noel Coward

Nefis birer fantezi

Saki’nin öykülerindeki tipler, bu öykülerin sadece bir tarihsel dönemi taşlamaktan da öte düşsel, bazen de ürkünç prototipler içeren nefis birer fantezi boyutuna erişmelerini mümkün kılar. Konuşan kediler, kurt çocuklar, düpedüz hain kurtlar, aksi geyikler, yumuşak başlı kaplancıklar, hınzır su samurları ve hayal güçleri gelişmiş küçük çocuklar bizde sahte değerlerle dolu bir dünyanın karşısına çıkarılan bir çeşit ‘alternatif’ dünya izlenimi uyandırırlar.

Fatih Özgüven

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments