Egoist okur

“Şiddetin meşru haline bakıp ağlayamam…”

Dr. Invention lakaplı Jesús Sotes son zamanlarda karşıma çıkan en yetenekli çizerlerlerden. Hele “Relatos Salvajes” (Vahşi Masallar) filminden yola çıkarak yaptığı afişe âşık oldum. Canına tak ettiği için kurt postu giymiş bir kırmızı başlıklı kız var afişte.

Yazı da şair Filiz Zibek’in imzasını taşıyor. Başlık, Mor ve Ötesi topluluğunun Büyük Düşler adlı albümünden bir şarkının, Şirket’in bir dizesi…

“madem böldüm uykumu/ burada kalalım/ burası darıldığım ev, açmadığım kapı/ bakmadığım ayna/ kadınların ağlayarak yaptıkları nehir/ burası, kusur/ ihmal ve yenilgi.

İllüstrasyon Jesús Sotes’in harikulâde illüstrasyonlarının yer aldığı sitesi burada. 

“Şiddetin meşru haline bakıp ağlayamam…”

Çoğu kişinin ‘şiddet’ kavramı üzerinde hemfikir bile olmadığı bir toplumda, böylesine derin ve kapsamlı bir konuda yapılacak tespit, eleştiri ya da önerilerin konuya ancak değinmiş olmak gerçeğini taşıyacağını bilmek suretiyle, naçizane birkaç kelâm etmek istiyorum. İstatistiklerin, sadece birer sayıya dönüşmüş kadınlar üzerine söylediklerini anlamaya çalışmak; o sayıların altında ne çok mağdur ne çok kan ne çok gözyaşı ve gerekse de ne çok acı bulunduğunu da görmekle eşdeğer aslında. Bir kan gölünün ortasında durup eli kolu bağlı biçimde olanlara bakmakla da… Kadına yönelik şiddetin, sadece kadınları ilgilendiren bir sorun olduğunu düşünmek ise tamamen safdillik.

Düşündükçe; şiddetin hâlâ her yerde kol gezdiği topraklarda doğmuş, büyümüş ve ilk gençliğini yine adı geçen topraklarda geçirmiş bir kadın olarak, gözlerimin ne çok şeye tanıklık ettiğini fark ediyorum yeniden: Şiddetin her türlüsüne rast gelmenin; yaşanan ölümleri, yaralanmaları, travmaları ilk elden görme gerçeğinin yanında durarak yani. Çok açık bir gerçek var ki, aile-içi şiddet, törenin yarattığı şiddet, devletin yarattığı şiddet, fiziksel-psikolojik-ekonomik-cinsel şiddet vs., her biçimde meşrulaştırmış olarak en önce kadına doğru yöneliyor. Yaşanan tüm şiddetin bir o kadar olağan ve sıradan kılınmaya çalışıldığı bir ortamda yetişmiş herhangi bir kadın olarak, şunu söyleyebilirim ki, şiddetin her türlüsü en önce kadını vuruyor evet ama onunla beraber koca bir toplumu da…

Kadına yönelmiş her türlü şiddetin alt metninde, gasp edilmiş tüm insani hakların ataerkil düzenin çıkarlarına uygun olarak yeniden kategorileştirilerek üretilmesi ve cinsiyet eşitsizliğinin pekiştirilmesi yatar. Bu eksende, birer toplumsal-kültürel kategori olan erkeklik ve kadınlığın, biyolojik indirgemecilikle değişmez kategoriler olarak yeniden üretilip cinsiyet eşitsizliğinin pekiştirildiğini söylemek pekâlâ mümkün. Biyolojik indirgemecilikle, erkek egemen toplum yapısının tüm ezici olanaklarını kullanarak kendisine haklar yaratmış muktedir eril dil, varolan eşitsizliğe direnen kadını ya da üretim dışına itilerek tamamen edilgenleştirilmiş her yaş ve sınıftan kadını, birer metaya dönüştürerek, birey olma haklarının tümünü, inatla gasp etmeyi sürdürmekte. Aynı sistem içinde, farklı iktidar biçimlerince her an yeniden üretilen şiddet, sadece eğitimsiz kalmış ve üretimin dışına itilip ekonomik özgürlüğü engellenmiş kadını tehdit etmiyor üstelik. Her yaş ve sınıftan kadını, aynı ölçüde tahakküm altında tutuyor: Gecekonduda yaşayan bir kadının, bir gazeteci kadının ya da profesör bir kadının aynı şiddete maruz kalması çok rahat bir biçimde gerçekleşebiliyor.

Hâl böyleyken, bu muktedir eril dile karşı, eşitlenmesi gereken bir güç dengesini kurmak bu anlamda gözüme gerekli görünüyor. Öncelikle yıllardır bunun mücadelesini veren kadın örgütlerinin, bunca travmanın, gaspın, yaralanmanın, intiharın ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan binlerce ‘’insan’’ olmaktan utandıran olay karşısında, daha sıkı bir dayanışma içerisinde olması gerekliliği artıyor tabii ki. Kadın örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının, dünyanın her yerinde daha güçlü bir dayanışma ağı kurarak, ciddi bir iletişim ve takip alanı yaratması; kazanılmış hakların geliştirilmesi, yeni haklar elde edebilmek için daha fazla organize olunması, farkındalık ve duyarlık derecesinin artırılması için; daha çok kadında ve erkekte, soruna dair bilinci üst seviyeye çıkarmak adına acil önlemler alınması gerekiyor. Sonrasında devlet denen aygıtın, kurumlara olan inançsızlığı gidermek adına sıkı tedbirler alarak, kurumları ve yasaları ciddi bir biçimde gözden geçirmesi, geliştirmesi, yasaların işlerliğini denetlemesi ve takibini yapması, yeni yasa ve yaptırımların önünü açması ve de artık sorunu öteleyip derinleştirmekten vazgeçmesi şart.

Hiçbir türlü cepheleşmeye sıcak bakmayan bir insan olarak, soruna cinsiyetler ötesi bir alandan bakmayı arzu etmeme rağmen, yaşananlara bu kadar sıklıkla tanık oldukça ve de erkek egemen sistemin arketip erkek modelleriyle karşılaşmayı sürdürdükçe, soruna kadın olarak bakmayı; taraf olmayı tercih ediyorum. Buna rağmen, akılda tutulması gereken bir diğer durum, şiddetin uygulayıcısı erkeğin, bilinçlendirme ağı içerisinden dışlanarak, çözüm alanından uzaklaştırılmasının kimseye bir yarar sağlamayacağıdır. Sonuçta aynı erkeğin, yine aynı kadının çocuğu, kocası, babası, kardeşi, sevgilisi, akrabası olma gerçeği ile yaşıyoruz. Şu da var ki, üretim araçlarını egemenliği altına almış, kadını toplumsal-iktisadi yapıdan ve üretim ilişkilerinden öteye itmiş, edilgenleştirmiş aynı erkeğin, sorunun artık kendi sorunu da olduğunun ayırdına varması gerekiyor. Çünkü o kadar görünür ki, bu şiddet sarmalı, sadece kadınlar değil, erkekler üzerinde de ciddi baskı oluşturuyor.

TV kanallarında demeçler verip ‘’Büyük Türkiye’’ çığlıkları atmanın da etik bir tarafı olmalı diye düşünüyorum. Burnunun dibinde yaşanıp duran bunca travma, yaralanma, intihar ve cinayete sözde müdahale etme biçimiyle kayıtsız kalan işgörmez bir hükümet anlayışının, büyüklük böbürlenmesi içinde olması hiç de anlamlı değildir. Kadına yönelik şiddetin meşrulaşmış haline dur demek gerekliliğinin, özelde Türkiye, genelde de dünya ölçeğinde önemini kavramaktan bu kadar mı uzağız? Kız kardeşlerimin, ne ağabeyi ne babası ne kocası ne çocuğu ne de akrabası tarafından işkence görmesini, ne de ölüme zorlanmasını ya da öldürülmesini kabul edebilirim. Asla! Bir kültür edebiyat dergisinde yer alacak bir yazı için zaman zaman ses tonu yükselmiş bir yazı yazdığımın farkındayım. Fakat kadına yönelik cinayetlerin yedi yılda % 1400 arttığı; yedi yılda öldürülen kadın sayısının 4063 olduğu bir ülkede yaşayan, herhangi bir vatandaş, birey, kadın olarak belli bir öfkeye sahip olmanın çok doğal ve gerekli olduğuna inanıyorum.

Bir toplumdaki kadının gelişmişlik düzeyi, o toplumun gelişmişlik düzeyinin ciddi bir aynasıdır. Eşit işe eşit ücret aldığı, yaşamına dair her türlü kararı kendisinin verebildiği, bir meta olarak değil insan olarak görüldüğü, üretime katılarak kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış her kadının taşıdığı bilince ve güce tüm toplumların ihtiyacı vardır; olmalıdır. Çünkü kadın, kazandığı bilinçle, kadınlık rollerinin hepsini daha doğru değerlendirecek, haklarını çok daha iyi bilecek, elbette ki hakları için mücadele vermekten vazgeçmeyecektir. Onunla yaşayan koca, karşısındakinin de bir insan olduğunun ayırdına varacak, onun yetiştirdiği erkek çocuğu, seçtiği eşe, sevgiliye, kız kardeşine, aile kurduğunda kız çocuğuna nasıl davranması gerektiğini çoktan öğrenmiş olacaktır. Ve yine aynı erkek, bilinçlenmiş kadın sayesinde, aile denen kurumda herkesin eşit hakları olduğunu, ailenin toplumun en küçük birimi olarak, koca bir toplumu, koca bir devleti ve son tahlilde koca bir dünyayı nasıl değiştirip geliştirebilme gücüne sahip olduğunu görme şansı yakalayacaktır. Bu anlamda, bir kadın olarak da bir şair olarak da düşüncem ve bakış açım aynı değişmez yalınlıkta ve hassasiyettedir.

“Bu son derece acıklı durum için ne yapabiliriz Zeyna?/ Elleri titreyen Türkan Şoray için ne yapabiliriz?/ Leğende çırpınıp duran balıklar için?/ Ay böyle tencere kapağı gibi yuvarlanırken sokakta/ Ortalığa çeki düzen verecek bir kadın lazım/ Önce acısını almak, / Şerit şerit soymak, sonra bekletmek biraz tuzlu suda…/ Kara sularını akıtmak lazım./ Bunlar bizim tariflerimiz, mahallemizin/ Kim koklasa hayat pişirmiş bu kızları der./ Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!/ Şöyle ağır halı gibi çıpılsa/ Tozları havalansa…” **

Filiz Zibek

* Filiz Zibek, Rüzgâra Astığım Çıngırak, Hayal Yayınları

** Didem Madak, Pulbiber Mahallesi, Metis Yayınları; İstanbul; 2007, s.21.

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of