Egoist okur

Tezer Özlü: Canlı, dişi, toynaklı bir yazar

Edebiyatın en önemli isimlerinden biri Tezer Özlü; tutkulu okurları olarak hepimizin hayatında, edebiyat macerasında büyük bir etkisi, önemli bir yeri var.  Özlü üzerine bugüne dek çok şey yazıldı, söylendi.

Lakin okuduğumuz, sevdiğimiz, hayranı olduğumuz Tezer Özlü’yle onun hakkında yazanların söyledikleri arasında bir uyumsuzluk varmış gibi gelmedi mi size hiç?

Bunu ilk dile getiren kişi, kendisi de edebiyatımızın en heyecan verici, önemli seslerinden biri olan öykücü ve romancı Hatice Meryem oldu. Meryem’e göre Tezer Özlü hakkında yazılanlarda eksik ve çok yanlış bir şeyler vardı. Şunlar söyleniyordu mesela: “Hüzünlü, mahzun, gamlı prenses”, “Türk edebiyatının lirik prensesi”, “Türk edebiyatının nostaljik prensesi”… Yahut şu tarz nitelemeler: “Yaşamdan uzak, ölüme yakın, intihara meyyal”, “kırılgan, çocuksu, hasta”, “kurban, sistem kurbanı”… Tezer Özlü’yle pek de alakası olmayan klişe birtakım laflar, cümleler…

“Tezer Özlü’nün hülyalı bir prenses olarak portresi”ne, onun eserlerinde ölümü, intiharı melankoliyi yücelttiği iddialarına itiraz eden Hatice Meryem daha önce Varlık dergisinde yayınlanan bu yazısında okuyucuları bir yolculuğa çıkarıyor. Gerçek Tezer Özlü’yü keşif yolculuğuna… Ve hem edebiyat tarihinin geçmişinde dolaşarak kadın yazarlara yakıştırmaya bayıldığımız bu tür klişe etiketleri sorguluyor, hem de Özlü’nün yazdığı her sayfada, her satırda gün ışığı gibi parlayarak gözlerimizi kamaştıran o müthiş yaşamı kucaklama kabiliyetini gösteriyor bize.

Gülenay Börekçi

tezer-ozlu-egoistokur-hatice-meryem

Hatice Meryem Tezer Özlü’yü yazdı: Canlı, dişi, toynaklı bir yazar

Önce Tezer Özlü ve onun metinlerinin hâlihazırdaki imgesine bakalım; ki yazarın kitaplarının halen yayıncısı olan yayınevi tarafından da kitap arkalarına basılan ve pek çok okurun hafızasına sarsılmaz şekilde yerleşmiş bir imgedir bu:

“Türk edebiyatının lirik prensesi”

“Türk edebiyatının nostaljik prensesi”

“Hüzünlü, mahzun, gamlı prenses”

“Yaşamdan uzak, ölüme yakın, intihara meyyal”

“Kırılgan, çocuksu, hasta”

“Kurban, sistem kurbanı”

Bu imgenin üzerine gitmeden önce edineceğimiz anlayışı da belirtelim hemen: Yazar ile yazarın metinlerindeki anlatıcı-karakter birbirinden kati çizgilerle ayrılmalı. Bana kalırsa Tezer Özlü örneğinde temel hata bu. Metninden kopartılmamış bir yazardır Tezer Özlü. Oysa yazarın biyografisinden yola çıkıp da metinlerini okumaya çalışmak çoktan bırakılmış bir yöntemdir. Sonuçta elimizde metinler var.

Şunu da soralım:

Elimizdeki mevcut Tezer Özlü imgesi, gerçekten yazarın metinlerinden yola çıkarak varılmış bir imge midir?

Eğer aramızda Tezer Özlü’yü bir şatoda, saçlarını ayna karşısında uzun uzun fırçaladıktan sonra pencere önüne geçerek elini çenesine yaslayan ve beyaz atlı prensini bekleyen mahzun melankolik bir prenses olarak gören biri yok ise; ve elimizde de sadece ondan kalan metinler var ise; tabii ki dönüp bakmamız gereken kaynak bellidir.

Kafamda ilk kuşku geçen yıl Seyyar Sahne’nin sergilediği Çocukluğun Soğuk Geceleri oyununu izledikten sonra oluştu. Sahnedeki genç oyuncu metni pek diri, pek kanlı canlı, hatta mücadeleci diyebileceğim bir tavırla sergilemiş; benim de gençlik yıllarımda okuyup aklımın bir köşesine yerleşmiş olan imge şöyle hafifçe bir kıpırdamıştı yerinden. Doğruca eve koşup Tezer Özlü kitaplarını yeniden okumuş ve aklımdaki imgeyi alt üst edecek bambaşka, yepyeni bir “anlatıcı-karakter”le karşılaşmıştım.

Bu anlatıcı karakter nasıl biriydi?

Özellikle Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk kitaplarındaki anlatıcı-karakter ne istediğini bilen, kalıba konmayı kabullenmeyen, ayrıksılığını gizlemeye çalışmayan, hatta bu ayrıksılıktan açıkça memnuniyet duyan, melek anne melek eş rollerinden arî (hatta onu reddeden), yaşama ve onun bir parçası olan ölüme kafa yoran, sevdiği yazarların izlerini takip için on dört günlük tutkulu bir yolculuğa çıkan, sevişen, sevişmeyi ayıp ya da çirkin bulmadığı gibi yaşamı kavramanın temel sorunsalı haline getiren biri.

Önce kendimi suçladım. Okuduğumu anlamamakla.

Sonra eş dostla konuşunca gördüm ki yalnız değilim.

İnsanlar kendilerinden gayet emindi. Onlara göre de Tezer Özlü’nün kitapları ölümü, intiharı, melankoliyi yücelten satırlarla doluydu. Öyle ya kitaplarında intihardan bahsetmiyor, Çocukluğun Soğuk Geceleri’ndeki karakter daha on sekizindeyken intihara teşebbüs edip ruh sağlığı kliniklerinde çok zor zamanlar geçirmiyor muydu? Üstelik kitaplarının arka kapaklarında onun mahzun, gamlı, hatta nostaljik bir prenses olduğu tespiti yok muydu?

Böylece düşünmeye başladım. Kafamda birtakım sorular belirdi:

> Acaba yazarın, daha çok da kadın yazarın, ölüme yakın duranı, intiharın eşiğinde yuva kuranı, dünya nimetlerine iştahsız görüneni, hastalıklı, mecalsiz, kırılgan görüneni mi daha bir kabul görüyor; biraz daha ileri gidersek, daha mı makbul sayılıyor?

> Neden sonu akıl hastanelerinde biten kadın yazarlar ya da sanatçılar zihnimizde hayli hacimli bir yer kaplıyor?

> Bitkin, halsiz, sinirleri tel tel gevşemiş, dünyadan vazgeçmiş, kendini çoktan unutmuş yazar veya anlatıcı-karakter imgesine bizler de daha mı yatkındık yoksa?

> Yahut hem biz okurların hem de edebiyatımıza yön veren kimi otoritelerin gür kahkahalı, canlı, doğurgan, yaşama arzulu, yaşamı sürdürmekte inatçı, cinselliğini yaşamakta ısrarcı kadın yazarları veya anlatıcı-karakterleri bilinçli olarak düşürdükleri bir tuzak mı var?

> Acaba tarih boyunca, gerçekten de ölümü kucaklamaya arzulu görünmek, kadın sanatçılar için bir tür yaşama imkanı mı doğurdu?

> Kadın sanatçının yaşayabilmesi için ille de ölümü mü göğüslemesi gerekiyor yoksa?

Sorularımın yanıtları geçmişte olabilir miydi?

19. yüzyıl Osmanlısında da Batı edebiyatında da –bilhassa romanda- kadın karakterler çoğunlukla histerik, güçsüz, aşırı duygusal, çocuksu, kendini reddeden karakterler olarak çizildi malumunuz. Veremli, kan kusup aşkı için ölen, çocukları için hayatını feda eden, cefakâr, cinselliksiz… Kadın duyguyla, erkek ise akılla özdeşleştirildi. Gerçekten de 17. ve 18. yüzyıllara kadar kadının yeri eviydi. Sanayileşme sonrasında ev ve iş hayatı birbirinden tümüyle koparıldı; erkekler ev dışında fabrikalarda çalışırken kadın evde kaldı. Elbette bu sosyolojik gelişmenin edebiyattaki kadın imajına yansıması da paralel şekilde oldu. Önceki yüzyıllarda “melek” ve “cadı” kutuplarında gerilimli bir gelgit yaşayan kadın karakterler, daha sonraki zamanlarda “kutsal anne, sadık eş” ile “nevrotik, histerik, düşkün” kutupları arasında gidip gelmeye başladı. “Melek anne, kutsal eş” rollerini benimsemeyen kadınlara artık cadı gözüyle bakılmasa da “yarı deli” gözüyle bakıldı.

Derhal dönelim Tezer Özlü metinlerine…

Şunu net bir biçimde ortaya koymak gerek. Bilhassa Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki anlatıcı karakterde müthiş bir yaşamı kucaklama isteği çarpar göze; bir sporcunun hayranlık uyandıran hırsıyla ileriye atılma cesareti.

Kendini bulmak, sınırlarını zorlamak ve bunu yaparken yaşamı ve ölümü sorgulamak isteyen bir anlatıcı karakterdir metindeki. Bitmeyen diş ve baş ağrılarına rağmen çıktığı on dört günlük tutkulu seyahatini yarıda kesmemesiyle kanıtlar bunu.

“Bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum. Korkunç diş ağrısına karşın. Arayışım içinde. Kendi sınırlarımın sonuna doğru çıktığım bu yolculuğun herhangi bir anında nasıl bağımsızım. Bir başımalığımı nasıl derinden duyabiliyorum.”

Anlatıcı karakterin hayranlık uyandırıcı bir coşkuyla hayatı kavrayışının klinik bir bulgu olarak değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkıyorum ben ve bunu kesinlikle haksızlık olarak değerlendiriyorum. Boş bir coşku hali değil bu; entelektüel bir altyapıyla beslendiği gayet ortada.

Okuyup sindirdiği, hayatına yön veren kitapların yazarlarının soluduğu havayı solumak için kilometrelerce yol kat eden, hayatı ve ölümü sorgulayan bir karakterin gücünden, müthiş enerjisinden bahsetmek yerine onu “narin bir prenses” olarak tanımlamak mümkün olabilir mi hiç?

Sorarım size: Hangi prenses, beyaz atlı prensini beklemek veya bulduğu ilk prensle evlenip sıcak yuvasında ayna karşısında ipekten yumuşak saçlarını fırçalamak yerine baş ve diş ağrılarına, ruh sancılarına rağmen okuyup sevdiği yazarların yaşayıp öldükleri yerleri kan ter içinde dolaşır?

Büyük bir güç var bu anlatıcı-karakterde; asla güçsüzlük değil. Şu da var ki anlatıcı-karakter “sevişme”yi yaşamın özü olarak aktarıyor bize.

Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden genellikle bir büyüme romanı olarak bahsolunur ve bu kitapta okula, eve, aileye, orduya, babaya yani modern toplum aygıtlarına yazarın saldırısından sözedilir. Bana kalırsa saldırıdan ziyade itirazdır söz konusu olan; eğer büyük bir saldırıdan bahsedeceksek, Tezer Özlü hem bu kitabında hem de Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta en çok toplumun ikiyüzlü cinsellik anlayışına saldırmıştır. Çocukluğun Soğuk Geceleri’ndeki anlatıcı-karakter çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçerken, yani büyürken sık sık “erkek gövdelerine, erkek organlarına yabancılık duyarak büyümek”ten, “erkek gövdesinin özlemiyle geçen geceler”den bahseder ve “erkeği öğrenmek için, çok erkek tanımak gerektiğini bilmiyordum” der. Erkek gövdesine yabancı büyümenin yarattığı sıkıntılardan bahseder. Anlatıcı-karakterin çok çok önemsediği bir olgudur bu.

Kitabın şu satırlarla bittiği malumunuz: “İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı özü olmalı evrenin. Sonsuza dek varan, var eden, yaşatan, yaşamı ileri çağlara doğru devreden bu birleşme…”

Ne müthiş bir “prenses”(!)

Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki satırlardan anne olduğunu çıkardığımız anlatıcı-karakter de kitap boyunca “sayısız sevişmeler”den bahseder. Yatağında uyuyan uzun boylu, ince, güzel delikanlıdan, tren yolculuğunda tanıştığı genç bir delikanlıyla kompartımanda birlikte oluşundan, ona sarılıp güneş altında kendi kendini tatmin ettiğinden… “S.Stefano Belbo Temmuz güneşi altında güzel bir bitiş.”

Bulunduğu kentten ayrılmadan önceki son gece, genç sevgilisiyle bir otel odasında sevişir ve dil hızla ikinci tekil şahısa dönerek “bedeninin tüm geçitlerinden ve kapılarından geçirmeye çalıştın onu” der kendi kendine.

Bir kadın uyanışı aşikar bu metinlerde.

“Prenses” kılıfı yavaş yavaş anlaşılır hale gelmeye başlıyor…

Şimdi… Eğer metinler böyle de okunabiliyorsa, ortada bir yanlışlık olduğunu söyleyebilir ve şu soruyu sorabiliriz.

Acaba bu çok değerli yazarımızı nefes alamayacağı bir kırılganlık hapishanesine kapatanlar bu metinleri mi iyi okumadılar yoksa bilinçli bir bakış mı söz konusu?

Cinselliğini yaşamakta bu denli sakınımsız bu anlatıcı-karakterlerden yola çıkıp da bir prensese varılabilir mi?

Edebiyatımızda bu denli sakınımsız başka bir anlatıcı karakter var mı?

Cinsellik mevzu elbette kadın yazarlarımızın eserlerinde çok kereler ele aldıkları bir mesele; ancak sorgulamasız, hesapsız kitapsız olanına pek rastlanmaz bizde. Erkekle yatmak için onunla mecburiyetten evlenen, bekaret meselesine aylar yıllar boyu kafa yoran, toplumun namus anlayışından yırtmak için çırpınan, tüm bu sorgulamalardan sonra yatan ya da yatamayan karakterler ağır basar edebiyatımızda.

Oysa Yaşamın Ucuna Yolculuk’un anlatıcı-karakterinin sorgulaması neredeyse hiç yoktur. Doğallıkla birlikte olur erkeklerle. Kırlarda, kompartımanlarda, otellerde, istediği anda, istediği yerde. Bu doğallık saflığı çağrıştırıyor elbet ancak asla bir prenses saflığını değil. Bir örnekle açayım. Bir arkadaşım yazlık evlerinin bahçesinde teyzesiyle oturmuş çay içiyormuş. Kadın dönüp az ötedeki arkadaşımın kedisine bakmış ve “Ne kadar masum görünüyor değil mi?” demiş. Arkadaşım da “Sineği öldürmek üzere farkında mısın?!” deyince ürperip titremiş kadın.

Gerçekten de her canlının en saf göründüğü an içgüdüsüyle en birleşik, en barışık olduğu andır.

Varoluşun parladığı andır saflık; bir cinayet anı öncesinde de parlayabilir varoluşunuz, bir sevişme anında da.

Tezer Özlü’nün metinlerindeki anlatıcı-karakterler içgüdüleriyle tamamen bütünleştikleri anı kutsarlar ve bu saflık asla bir prenses saflığı değildir.

Of şu bitmeyen delilik meselesi

Delilik toplumun çağlar boyunca köşeye sıkıştırdığı ‘insanın kadınlık hali’ için bir özgürleşme, bir direnme, bir iletişim, bir ayakta durma formu olmuş. Tezer Özlü’nün her iki kitabındaki anlatıcı karakterler de açıkça deliliği olumlu bir boyut olarak gördüğünün altını defalarca çizerler. Hatta bunu bağımsızlığın bir şartı olarak algılayıp savunurlar. Aklın boyutlarına mahkum olanları ise basbayağı küçümserler. “Yaşamımda elde edebildiğim bir tek başka boyut var. Kimsenin sahip olamadığı bir boyut. Cesaretleri yetmediği için sahip olamadıkları bir boyut. Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları”

Pırıl pırıl ve dünyaya keskin gözlerle bakan bir bakış bu; asla bir prensesin hülyalı bakışı değil.

Ahlakçı olmayan yeni Tezer Özlü okumaları şart

“Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum.”

Bakınız; “Kurmaya çalıştım” veya “sizin sisteminize isyan ediyorum” demiyor. “Kurdum” diyor yekten. Daha ne olsun.

Kafalarınızda bir şüphe uyandırmak isterim. Tezer Özlü’nün metinlerini bir kez daha ama dikkatlice okumanızı rica ederim. Çünkü bizim gerçek kaynağımız bu metinlerdir; yazarın hayatı değil. Metinlerin üstü gayet açık. Anlatıcı-karakterin niyeti, bakışı ayan beyan ortada. Hülase Tezer Özlü toynaklı bir yazardır ve doğrusu bu ne eserlerinin yayınlandığı yıllarda ne de şimdilerde hazmı o kadar da kolay bir şeydir. Hayatı boyunca kalıplardan kaçmaya çalışmış, bu kaçışın bedellerini ödemiş bir yazardır karşımızdaki. Doğru okumaları hak eden bir yazar.

Şöyle muzip bir fikir de geldi aklıma. Belki de gülün diyedir. Bence Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde gecikmeli trenlerden biriyle otele gelen ve sadece bir gece kalıp ayrılan ve Zebercet için tutkulu bir arzuya dönüşen ince burunlu esmer kadın var ya… Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki anlatıcı karakterinin yolu o otele düşseydi eğer, Zebercet’le müthiş bir karşılaşma yaşayabilirlerdi ve kitabın bahsettiği hür dünyada, bu gayet hoş ve doğal karşılanırdı.

Son söz… “Düzen ve güven kadar ürkütücü şey yoktur” der anlatıcı-karakter bir yerde. Bir prensesin edeceği laf mıdır bu?

Son soru: Yaşamın Ucuna Yolculuk acaba Türk edebiyatının Yolda’sı olarak da okunamaz mı?

Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan şu nefis satırlarla bitirelim:

“Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzulları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa, insan ilişkileri de değişecek. İnsandan, içgüdüleri ile bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak.”

Hatice Meryem, Varlık

9
Leave a Reply

5 Comment threads
4 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
6 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Lale Dilligil

Sn. Hatice Meryem’in görüşlerine katılıyorum, çok önemli bir bakış açısı ve değerlendirme, teşekkürler…
Ancak başlıkta kullanılan “Toynaklı” tanımını anlayamadım doğrusu… Bu nasıl bir yakışıksız-bilinçsiz yakıştırmadır, Tezer Özlü’ye reva görülen?
Sn. Meryem’in emeğine yazık olmuş…
Saygılar…

işte tam da bu hatice meryem’in demeye çalıştığı şey. ona lirik, romantik prenses… gibi sıfatlar yakıştıranlara; onun başkaldırısını ehlileştirmeye çalışan ya da üstünü örtmeye çalışan bir zihniyete gönderme. üstelik “toynaklı” tezer özlü’yü aşağılamak için kullanılmış bir sözcük de değil. onun kurumlarca belirlenmiş, kurgulanmış bu ahlak sisteminde ne kadar ayrıksı ve yabansı olduğunu ifade ediyor. niye korkuyorsunuz ki? Tezer Özlü olsaydı hiç de korkmazdı bence bu sözcükten. çok da beğenirdi.

ulaş metin

Toynak’ın sözlük anlamına baktıktan sonra yazanın ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız. Burada yakışıksız bulduğunuz hayvan isimleri midir bilemiyorum fakat öyleyse gaflete düşüyorsunuz. Zira aksine buradaki toynak Tezer Özlü’nün ne kadar yenilenebilir ve güçlü olduğuna yapılan vurgudur.

Hatice Meryem’e katılıyorum. Yazıya bayıldım, hatta imrendim de nasıl da ben bunu düşünemedim diye, yaklaşımı için TEBRİKLER :) Anlatılana, bize sunulana inanmakla yetinmek yerine, düşünerek sonuç çıkarmayı seçen yazarlarımız ve yazarlarımızı okumaya devam eden okurlarımız oldukça benim hala umudum var edebiyattan da hayattan da. Zaten ikisi ne kadar benziyor birbirine bazen.

Yazının yayımlandığı sayı arşivlik artık. Yazıya dikkat çektiğiniz için teşekkür ederim :)

Sevgiler,
Algodón
Twitter: @mellamoalgodon
Blog: mellamoalgodon.blogspot.com

Feyzanur

Çok güzel bir yazı. Yalnız okuyunca çok şaşırdığımı söylemek istiyorum. Tezer Özlü’yü hiç prenses olarak algılamamıştım. Henüz sadece Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni okudum ve tabii ki en sevdiğim kitaplar arasına koydum. Ama ilk okumamda da Tezer Özlü’deki yaşamı kucaklayan tavrı anlamıştım hemen. Yani benim için de bu yazı diğer yöne bakmamı sağladı, ki hâlâ hüzünlü prenses olduğunu düşünmüyorum :) Belki 15 yaşında olmamın ya da kitapların arka kapağını okumamamın etkisi vardır.
Bu arada Anayurt Oteli’ni de okumuş biri olarak Yaşamın Ucuna Yolculuk’u okuma zamanımı heyecanla öne çekiyorum :)