Egoist okur

Tosun Bayrak: “Ben de işte kızgın biriydim; dertten derte soktum başımı”

Tosun Bayrak’ı kaybettik. Bu dünyadan benzersiz bir ruh geldi geçti… Şanslıydım, çünkü onu tanımış, sohbet edebilmiştim. Onu aşağıdaki röportajımızla anıyorum. Mekanı cennet olsun…

Gülenay Börekçi

Tosun Bayrak röportajı: Uzun, maceralı bir hayatın kısa hikayesi

Karşımda Tosun Bayrak oturuyor. Yazar, işadamı, ressam, performans sanatçısı, sanat tarihi hocası ve Amerika’daki Halveti Cerrahi Dergahı’nın şeyhi.

Onu biraz daha yakından tanımak için yaptığım röportajı, yılda iki ay kaldığı Kanlıca’daki evinin verandasında gerçekleştirdik. Müslüman olmadan önceki adı Jean Linder olan heykeltıraş eşi Cemile Bayrak’la, Spring Valley’deki evlerine, zikir ve âyinlerin mekânı olan mescid/tekkeye dönecekler yakında. Hakkında iki kitap var elimde… Birincisi Timaş Yayınları etiketiyle çıkan hatıratı, ikincisi Yahşi Baraz Galeri’nin çıkardığı “Sıra dışı Bir Hayattan Sıra dışı bir Sanata” adlı sanat kitabı.

Biraz heyecanlıyım, çünkü Tosun Bayrak, okuduğum ve bizzat karşımda gördüğüm kadarıyla tanıdığım hiç kimseye benzemiyor. Hayatındaki başdöndürücü u-dönüşlerine gelince; bence onlar birbirine zıt şeyler değil aslında. Dinledikçe anlıyorum, hepsi uzun bir arayışın safhaları. Anlatayım…

Çanakkale savaşında bir kolunu kaybeden Yüzbaşı Hasan Tursun’un oğlu Tosun Bey, ilk ününü 4 yaşındayken “Gürbüz Çocuk” yarışmasında birinci olarak kazanıyor. Büyüdükçe çarpıcı zekası, karizmatik kişiliğiyle Robert Koleji’nin en sevilen öğrencilerinden oluyor. “1940’ların entelektüel ortamında Robert’in çok mühim bir yeri vardı” diye anlatıyor. Gurdjieff’in yazdıklarını ve yakın arkadaşı Bülent Ecevit’in çok sevdiği Tagore’u okuduktan sonra Budizme merak sarıyor. Yetmiyor, güreşe ve şiire başlıyor. Katıldığı müsabakalardan birinde dönemin yenilmez sayılan güreşçisi Çoban Mehmet’i yeniyor. Bir yandan da serbest vezinle gelenekleri paramparça eden şiirlerden oluşan iki kitap yayınlıyor. Berkeley’de resim ve mimarlık eğitimi alıyor. Bitirince Londra’da sanat tarihine devam ediyor. Ev arkadaşları, sonradan siyaset ve sanat hayatımızın önde gelen simaları haline gelen Bülent Ecevit ile Can Yücel. Huzursuz bir ruh ya; orada da kalamıyor, Paris’te modernist sanatın büyük ressamları Fernand Léger ile Andre Lhote’un atölyelerinde çalışıyor. Sonrası çok maceralı upuzun bir hayat.

Fas’ta yaşadığı yıllarda 250 işçi çalıştıran bir fabrikanın ve 6 mağazadan oluşan bir zincirin başına geçiyor, “Hazır Elbise Kralı” lakabıyla anılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin fahri Fas Başkonsolosu oluyor, rahat durmayıp oralara cumhuriyet rejimini getirmeye kalkıyor, günah keçisi ilan ediliyor, peşine düşülüyor… Tam tutuklanacakken, sahip olduğu her şeyi alelacele değerinin çok altına satıp ABD’ye kaçıyor. Sanata dönmesi bu döneme denk geliyor; önce ressam olarak, sonra da ortalığı birbirine katan irkiltici performanslarla tanınıyor. Bunların hiçbiri ruhunu teskin etmiyor. Halveti Cerrahi Şeyhi Muzaffer Özak’la tanışınca Sufi geleneğine gönül veriyor. Özak’ın isteğiyle önce derviş oluyor, sonra şeyhlik mertebesine erişiyor.

Türk sanatının en avangard ismi: TOSUN BAYRAK

Oğuz Erten, Tosun Bayrak kitabında onun için “Türk sanatının en avangard ismi” diyor. Hakikaten inanılmaz işleri var. 1968’de New York Riverside Müzesi Parkı’nda “Bir Arabanın Ölümü” adlı bir “kaza heykeli” sergilemiş. New York Times şöyle yazmış: “Müzeye uğrayp o korkunç şeyleri görün. İki ayak kesilmiş gibi. İçine et doldurulmuş bir çift asker postalı, domuz kafalı bir plastik kadının ağzından ceninler fışkırıyor, plastik bir kadın gövdesinde canlı bir yılan dolaşıyor.” Prestijli Art dergisine göre “sürrealist, mistik ve dinsel” bir sanatın temsilcisi olan Bayrak, “dantellerle ve dışkıyla kaplı unutulmaz imgeler yaratıyor. Eserleri, en gizli ve azaplı korkularımızın simgesi olan gaddar görüntülerle tersi uçtaki en yumuşak şeylerin tezadını içeriyor. İnsanın ıstırapları, zayıflıkları, taşkınlıkları, sapkınlıkları, iştahı, aklı, cinneti açıkça sergileniyor.”

“İnsanları şoka sokarak onlara tevazuyu öğretmek, hayatı olduğu haliyle kabul etmelerini sağlamak istiyorum, ancak bu şekilde daha iyi insanlar haline gelebilirler” diyen Bayrak, İslam sanatıyla o dönemde de ilgiliymiş. 1964’te “Kuran’dan Bir Sayfa” isimli tabloyu yapmış, 1970 ve 71’de düzenlediği performanslarda Mesnevi’den hikâyeler kullanmış. Bir röportajda şöyle söylemiş: “Orta Asya-Bizans-İslam-Türk sentezini kuvvetlendirmeliyiz. Türkiye’de yaşasam kilim dokur, hüsn-ü hat öğrenirdim.”

İşte onunla geçirdiğim ve bitmesin istediğim iki saatin kısa özeti…

“Ben de işte kızgın biriydim. Komünist oldum, bağırıp çağırdım, dertten derte soktum başımı…”

Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğuydunuz? Nasıl bir aileydi sizinki?

Annem Osmanlı’ydı, babam Türk’tü.

Nedir aradaki fark?

Osmanlı’da Arap vardı, Arnavut vardı, Rum vardı, Ermeni vardı… Yahudi para işleriyle meşgul olurdu, Ermeni mücevherat yapardı, Bulgar bahçıvandı, Rum meyhane işletirdi… Çocukluğumda Arnavutköy’de otururduk, o zamanlar bile böyleydi.

Onlardan ne kaldı size?

Babam adaletsizliğe dayanamazdı, ondan bana bir öfke kaldı. Eskiden çok kızgın bir adamdım.

Nelere kızardınız?

Her şeye. En çok da adaletsizliğe. Aç, evsiz, eziyet gören insan olmaması lazım ama bu dünya adaletsiz bir yer. İnsanlar arasındaki kavgalarda mesele hiçbir zaman din, iman, siyaset değil. Asıl sebep başka. Ekmek kavgası. Mangır. Çok acayip bir hal. Hem de Allah bize insan-ı kâmil olmak için ihtiyacımız olan her şeyi vermişken. Ben de işte kızgın biriydim. Komünist oldum, bağırıp çağırdım, dertten derte soktum başımı. Bak, sesim değişiyor şu hayatta şahit olduğum bazı şeyler aklıma gelince, sinirleniyorum gene.

“Lanetli Türk” ve sanatçı kibiri 

İçinizdeki bu öfke ressamlığınıza da yansımış. Guerilla art, shock art gibi disiplinlere merak salmış ve şoke eden işler yapmışsınız.

Evinin dekorasyonuna, perdene uygun çiçek böcek resimleri yapmak değildir sanat; din hocalığı kadar mühim bir iştir. Nitekim bu yüzden bütün dinler sanatı kullanmıştır. İslam’da yasak deniyor ama hüsn-ü hat da sanat değil mi? Daha sembolik bir dil kullanılıyor İslam’da ama o da bir estetik ifade şekli. Şu yanlış anlaşılıyor hep: Estetik nizama dair bir şey, güzellikle alakası yok. Şeylerin birbirlerine uygun olup boy bakımından, renk bakımından, şekil bakımından, mânâ bakımından anlaşması meselesi. Allah’ın yarattığı her şey birbiriyle alakalıdır; iyisiyle, kötüsüyle… Düşmanca değil, dostça bir alakadır bu. Sanatın maksadı da bunu göstermektir. Oysa insan Einstein kadar zeki olsa bile, görmek istediğini görür, gördüğüne de hep hayal karışır. İşte ben insanlara görmek istemeyecekleri şeyleri gösterdim, kendilerini kandırmalarına müsaade etmedim.

“Lanetli Türk” diyorlarmış size…

Eh çünkü, insanın gördüğü şeylerin dışında da görmesi icap eden çok şey var. Bir hayvanı kestikten sonra iç organlarına bakmaya yüreğimiz elvermiyor, başımızı çeviriyoruz. Bak ona yahu, senin içinde de aynısı var. Bak ve gör kendi içindekileri. Gerçi daha içeri şeyler de var ama onun resmini yapabilen yok. (Gülüyor.)

Resmi şöhretinizin doruğundayken bıraktınız…

Sanatın kötü bir yanı var. Dünyaya hâkim olsan bile gücünü bir yere kadar kullanabilirsin. Padişah olsan, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” denir. Muktedirin gururu, en sıradan sanatçının gururunun yanında solda sıfır kalır. Çok acayip şeydir sanatçı kibiri. Bir sergi açarsın, hakkında iki makale çıkar, dünyanın en büyüğü gibi hissedersin. Hele güzel hatunların hayranlığı iyice kendini beğenmene yol açar. “Olacak iş değil” dedim, beğenmedim böyle hissedişimi.

Demek ki sırf dünyayla değil, kendinizle de mücadele ediyormuşsunuz?

Dünyayla mücadele falan etmedim ben. Küfredip durdum, kavga ettim… Mücadele bambaşka bir şey, insanları örgütlersin, birlikte yolunda gitmeyen şeyleri değiştirmeye uğraşırsınız. Ben, hiddetimi kustum.

“Hakkımda söylenenlerin hiçbiri değilim”

Kendinizi “komünist” olarak tarif ediyordunuz. Bense hayatınızı okurken bitmeyen bir manevi arayış içinde olduğıunuzu hissettim…

İslam’la hep ilgileniyordum. Bir sürü şeyhe gittim. Değerli insanlardı hepsi. Ama sonra Muzaffer Efendimizi görüp orada kaldım.

Nasıl bir İslam anlayışı vardı (Cerrahi Şeyhi) Muzaffer Özak’ın?

Peygamber Efendimizin zamanındaki İslam gibi… İslam’ın ilk günlerindeki gibi… Muzaffer Efendi dini kolaylaştırır, güzelleştirirdi. O kadar güzelleştirirdi ki artık hakikaten Müslüman olarak yaşamak isterdin. Müthiş bir âlimdi. Her mevzuda konuşabilirdin, sanat, tarih, siyaset, felsefe… Eline bakınca babamın elini görüyormuş gibi hissederdim. Tahsilli, servetli insanlar da gelirdi tekkeye, “aşağı tabaka” dedikleri türden adamlar da. Aralarında muazzam bir eşitlik vardı. İnsan şeyhine âşık oldu mu o ne derse yapar, ister hayır, ister şer… Ben öyle sevdim efendimi. Allah rahmet eylesin.

“En büyük tehlike harp değil, atom bombası değil. İnsanın başına gelen en korkunç belâ, kibir”

Siz de önce derviş, sonra şeyh oldunuz…

İsmen derviş olduk. İsmen şeyh olduk. İsmen ressam olduk. Hakkımda kitaplar çıkıyor, halbuki söylediklerinin hiçbiri değilim.

Nesiniz peki?

Hakikaten bilmiyorum. Şunu biliyorum: Allah bana her şeyi verdi. Uzun bir ömür verdi. Kuvvet verdi. Kabiliyet verdi. İyi bir tahsil gördüm. Bir türlü adam olamamışım gerçi, çünkü bütün o okullar, üniversiteler yetmedi bana. İş hayatımda başarı verdi, sanat hayatımda muvaffak etti. Çok şey gördük. Görmek için gören göz lazım, onu da verdi. 30 yaşımda bile değildim, çok zengin etti. İnsanların istediği ne varsa, Allah bana lütfetti.

Ama?

Ama bunlar tuzlu geldi bana, tatlı gelmedi. Çok dert açtılar başıma. Allah da zaten ne verdiyse hepsini geri aldı ama yerine çok tatlı başka bir şey bıraktı. İman verdi, Muzaffer Efendimizle tanışmama vesile yarattı. Şimdi New Jersey’de 200 evladım, bir sürü de torunum var. Aileyiz. Dizlerim tutmuyor, kulağım zor işitiyor, omuzlarım ağrıyor ama elimden geldiğince hepsinin dertlerini dinliyor, çözmeye çalışıyorum. (Gülüyor.) Galiba hâlâ tuzu seviyorum ama, ağzımda kalan o tadı arıyorum.

Gençken, sonraki yıllarda, huzursuz bir ruhtunuz, öfkeliydiniz… O zamanki size benzeyen birine ne tavsiye edersiniz?

En büyük tehlike harp değil, atom bombası değil. İnsanın başına gelen en korkunç belâ, kibir.”Ben herkesten iyiyim, en doğrusunu ben biliyorum” demek, kendini herkesten üstün saymak… İşte bunlar hep o belanın sana yaptırdıkları. Ama az, ama çok hepimizde var bu. İslamiyette, tasavvufta, insaniyette bütün gayret, Allah’ın insanı test etmek için yarattığı ve adına ego denen acayip mekanizmayı yenebilmek. “Onu yok et” de demiyorum; yok edersen ölürsün… Etrafına bakacaksın, içine bakacaksın ve hep tetikte olacaksın. “Ben” lafı, çok kötü bir laf. Sen söylemiyorsun onu, egon söylüyor, unutma. Ama egonla konuşabilir, ehlileştirebilirsin. Canı şarap istiyor mesela, dersin ki “Gel sana mis gibi çay demleyeyim.” Komşunun hatununu arzuluyor, “Boşver, senin hanımın daha güzel” dersin. Konuşursun onunla…

“Erdoğan İslamist değil, sosyalist bir ihtilal yaptı” 

“İslam, Batı için ideal düşman. Müthiş bir İslam düşmanlığı var. Sırf orada değil, burada da… İslam düşmanı Yahudi gördüm, Hristiyan gördüm ama İslam düşmanı Müslüman kadar fenasını görmedim. Çok acıklı! ’80 sene ben yönettim, o köyünde oturdu’ diyorlar herhalde. ‘Eyvah, şimdi köyünden çıktı, tahsil gördü, zengin oldu. Benim zenginliğim azalmasa da fark etmez, kulübede oturan adam nasıl olur da yandaki apartmanda oturur. Yallah! Köyüne dön, tezek yak.’ Ne yazık ki halet-i ruhiye bu. Önyargılar keskin ve katı. Bir avuç insan; köylüyü, işçiyi, memleketin yüzde 80’ini ‘kara Türk’ ilan etmiş. Atatürk, ‘Köylü milletin efendisidir’ demişti, ne çabuk unutmuşlar. O yüzden bana sorarsan Erdoğan ve hükümeti aslında sessiz bir ihtilal yaptı. İslamist değil, sosyalist bir ihtilal bu ve çok mühim.”

“İslam’da kadın ve erkek eşittir”

“İslam’da kadın ve erkeğin eşit olmaması diye bir şey yok. (Eşini gösteriyor) İşte bak, Cemile Hanım’a; şeyh. O da sohbet ediyor evlatlarımızla, o da ihvanının meseleleriyle meşgul oluyor, benim yaptığım her şeyi fazlasıyla yapıyor. Hac’ta ne oluyor, hep birlikte gidiyoruz değil mi? Peygamberimizin huzurunda 12 katibe vardı, ayetler indikçe kaydeden. Başları açık mıydı kapalı mı, bilmiyoruz. Ama o annelerimiz sayesinde bugün Kuran’ı okuyabiliyoruz.”

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of