Egoist okur

Ünver Alibey, yeni romanı Işık Prensi’ni anlattı

Yazar, editör Ünver Alibey’i 2000’lerin ortalarından beri tanıyorum ama yüz yüze tanışma fırsatımız hiç olmadı. Olsun, bir gün tanışırız. O zamana dek küçük röportajlarda buluşmaya devam.

Genç yetişkinler için kaleme aldığı yeni romanı Işık Prensi vesilesiyle birkaç soru sordum ona bu kez. Beş kitaplık “Işıyanların Gizi” serisinin ilk kitabı olan romanda boyutlar arası yolculuk, Humphrey Bogart takıntılı yapay zekâ, İstanbul’un fethiyle başlayan bir zamanda yolculuk silsilesi, şehrin karanlık dehlizlerinde kurulmuş ve binlerce yıldır varlığını sürdüren gizli bir örgüt, Edgar Allan Poe ve tabii ki imkânsız bir aşk hikayesi var. Devam kitaplarını bekliyoruz…

Peri masallarıyla örülen roman: YALANCILAR

Ünver Alibey, yeni romanı Işık Prensi’ni anlattı

Genç Yetişkinler için yazmayı seviyorsun. Bir yazar olarak sana heyecan veren, kışkırtan ne var bu alanda?

Genç Yetişkinler için yazılan romanlar aslında sadece genç yetişkinlere yönelik değil, biliyorsun. Her yaştan yetişkinin de bu tür kitapları ziyaret ettiğinden eminim, ben dahil… Kendimi bu alanda yazarken daha özgür hissediyorum, ayrıca bir sorumluluk bilinciyle, gençlere bazı fikirler, meraklar, bakış açıları göstermek, aşılamak, tanıtmak gibi bir yanı da var bu çağa yönelik eserlerin. Elbette onu da nasihat eder gibi yapmamak lazım.

Anladığım kadarıyla Işık Prensi, “Işıyanların Gizi” serisinin ilk kitabı. Seriyi tasarlarken hedefin neydi? Biz ne beklemeliyiz bu seriden?

Seri birbirinden bağımsız beş romandan oluşuyor. Aynı evrende geçen, farklı karakterlerin yaşadığı maceraları okuyacağız hep, ama arada bir “Işıyanlar” diye bilinen esrarengiz varlıkların bahsi geçecek. Şu ya da bu şekilde onların varlığını hissedeceğiz. Kimdir Işıyanlar? İnsanlığa neden yardım ediyorlar? Bizden bir beklentileri mi var? Bu soruların yanıtları beş romana yayılmış durumda. Ancak beşini de okuduktan sonra Işıyanların gizine vakıf olacağız.

Işık Prensi’ne gelirsek, öncelikle bir aşk romanı. Peki, nasıl bir aşk burada anlattığın?

İmkânsız bir aşk… Ve imkansızlığı sadece bir üniversite hocasıyla öğrencisi arasında yaşanmasından kaynaklanmıyor. İki aşığın arasında sadece statü ve yaş farkı, göğüs germek zorunda kaldıkları toplumsal ya da akademik normlar yok yani… Emir’in sakladığı sırlar, yerine getirmek için yıllarını verdiği “görevi” ve başka bir diyardaki sorumlulukları her şeyi daha da karmaşık kılıyor. Ama spoiler vermemek için kısa kesiyorum…

Senin İstanbul’a olan aşkın var bir de ve bu her sayfada hissediliyor. Beyazıt ve Aksaray civarındaki öğrenci mahalleleri, Eminönü sahili, Gümüşsuyu’nun şık apartmanlarla bezeli sokakları, mistik bir hava taşıyan Tünel… Senin İstanbul’un nasıl bir yer?

Benim İstanbul’um Cihangir’dir. Cihangir, İstanbul içinde bambaşka bir şehir gibidir. İnanılmaz bir yaratıcı enerjisi vardır ve biz sakinlerine yazma, çizme, yönetme ve benzeri konulara ilham olmaya devam eder.

Boyutlar arası yolculuk, Humphrey Bogart takıntılı yapay zekâ, İstanbul’un fethiyle başlayan bir zamanda yolculuk silsilesi, şehrin karanlık dehlizlerinde kurulmuş ve binlerce yıldır varlığını sürdüren gizli bir örgüt… Fantastik edebiyat denen genre’la ilişkinden bahseder misin? Sadece yazar olarak değil, okur olarak da…

Jules Verne’den bahsetmek lazım o zaman. İlk tanıştığımızda on yaşındaydım. Denizler Altında Yirmi Bin Fersah… Bu romanı bir solukta okumuş, bir yandan da bir yetişkin nasıl böyle bir şey yazabilir, diye hayret etmiştim. Kafamdaki yetişkin imajı nasıl bir şey idiyse artık!  Daha çocuk yaştan başlayarak çok iyi bir kitap okuru olmamı ben Jules Verne’ye borçluyum. Elbette arkası geldi; daha sonra daha farklı janrlara da merak sardım.

Yaratıcısı olmanın ötesinde sen ne kadar varsın bu kitapta?

Esin’in üniversitedeki sınıf arkadaşıyım diyebiliriz.

Edgar Allan Poe senin maceranda nasıl bir yer tutuyor? Onunla bir sohbet imkânı bulsan ilk neyi sorardın?

Poe çok esrarengiz şartlar altında öldü, biliyorsun. Daha 40 yaşındaydı. Kendini bilmez bir halde sokaklarda dolaşırken bulunmuş ve dört gün sonra da hastanede ölmüş. Bulunduğu sırada giydiği kıyafetler kendinin değilmiş ve ölmeden önce de sürekli “Reynolds” diye bir adı sayıklıyormuş. Ondan bir şekilde Reynolds’un kim olduğunu öğrenmeye çalışırdım. Hem belki bir şekilde zamansız ölümünü de engellemiş olurdum. Farkında mısın bilmem ama galiba yeni bir roman konusu doğuracak bu söyleşi!

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments