Egoist okur

Yalnızlığın en istisnai hali: Dünyada bir başına olmak

Y kromozomunun yeryüzünden silinmiş olduğu, artık yalnızca kadınların yaşadığı bir dünya. Geçmişin siyasetinden, ekonomisinden, toplum yapısından, kültürel birikiminden, ilişki biçimlerinden nefret edilen bir dünya bu, çünkü hepsi erkek yapımı. Artık yeni kurallar var, çünkü eski insanlar yok.

Constantine, böyle bir dünyaya doğan bir erkek çocuk. Nasıl olduğu bilinmiyor. Onu kapılarının önünde bulup evlat edinen iki kadın, oğullarını tam bir kız gibi yetiştiriyor ve cinsiyetini herkesten –özellikle de devletten– gizlemeyi başarıyorsa da, bu yolun sonunun kısa sürede gelmesinden korkuyorlar.

Y, kadınlar ve erkekler üzerine, arada sıkışmalar ve geçişler üzerine, toplum üzerine, ama en çok da koca dünyada yapayalnız kalmak üzerine bir mücadele romanı.

Cem Akaş’la yeni romanı Y’yi, Sibel Ateş Yengin konuştu.

Cem Akaş: Anlattığım dünya bir açıdan bizimkinden farklı ama bir açıdan da aynı.”

Erkek bir yazarın kadınların egemen olduğu bir dünyayı kurması zor bir süreç miydi? 

Her zamanki yazma uğraşından daha zor olmadı açıkçası; hep kendi deneyimlerini kendi algısından anlatan yazarlar hariç, her zaman başkalarının neler düşündüğünü, hissettiğini anlamaya çalışarak yazıyor insan. Gelecekle ilgili yazmanın ayrı bir zorluğu var tabii, olmayan, muhtemelen de olmayacak bir dünya kurmanız gerekiyor, elinizde hiçbir veri yok. Uzak geçmişte geçen bir hikayeyi anlattığınızda da elinizde pek az veri olabilir, ama yine de kabaca bir şeyler biliniyordur; gelecek öyle değil. Öte yandan hayal gücüne daha fazla oynama alanı veren bir şey bu; kimse de size “O öyle olmayacak, şöyle olacak,” diyecek durumda değil. Yine de kurulan dünyanın iç tutarlılığı olması gerek, en azından yazarın kafasında; sonuçta bir hikaye anlatmaya çalışıyor, o hikayenin geçtiği toplum hakkında bir analiz yazmak peşinde değil.

Bu romanı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Birkaç etmen var. Erkeklerin hakimiyetindeki dünyanın giderek daha kötü bir yer haline geldiği duygusunun ağır basması bunlardan biriydi. Erkek şiddetinin daha çok dile getirilebilir olması, görünür kılınması ve her gün bunun örneklerinin üzerimize yağması, kadınların öfkesini çok daha anlaşılır kıldı pek çok insan için, hatta erkeklere tahammül edilmesinin tuhaf bir olay olduğunu düşündürdü. İşlerin düzelmeyeceği hissine kapıldığım zamanlarda, “bu erkekleri toptan yok etmek lazım” fikrinin çekiciliğini de gördüm. Aynı dönemde okuduğum bazı genetik araştırmalara göre, bunun uzun bir süre içinde de olsa sonunda gerçekleşme olasılığıyüksek. Roman fikri buralardan doğdu. Y ile birlikte başka bir metin üzerinde daha çalışmaya başladım, “Son Kişot” olarak adlandırdığım bu metinde iki kadın “Thelma ve Louise”deki gibi yola çıkıyor ve Tarantino filmlerindeki gibi önlerine çıkan erkekleri öldüre öldüre baş düşmanları olan erkeğe doğru ilerliyordu. Bunu bir film hikayesi olarak yazdım; belki ileride bir gün bir işe yarar.

Son on yılda hem Türkiye’de hem dünyada yükselen kadın hareketinin bu kitabı yazmanızda etkisi oldu mu?

Evet, yalnızca kadın hareketinin değil, LGBTİ’nin de. Erkeklerin olmadığı bir dünyada bu hareketlerin neye dönüşeceğini merak ettim.

Y bir yandan da yalnızlığa dair bir roman diyebilir miyiz? Çünkü dünyada gerçek anlamda tek başına kalmak duygusu da var romanda.

Romanın başkişisi Constantine, pek çok insanın şu ya da bu şekilde, hayatının bir döneminde yaşamak zorunda kaldığı yalnızlığın çok istisnai bir halini hayatı boyunca yaşıyor: Dünyada gerçekten de tek başına, ondan başka erkek yok dünyada. Bir ailesi olsa da öyle; belki bu yüzden onu sevenlere karşı o kadar hırçın. Üstelik bu tek başınalık bir tür “benzersizlik” değil, yani olumlu ve gıpta edilen bir durum değil; nötr bile değil. Dünyadaki insanların büyük kısmı, hiç tanımasalar bile Constantine’den nefret ediyor. Bir çocuğun bununla yüzleşmek ve baş etmek zorunda kalması çok korkunç olsa gerek. Bu trajik durumu, çocuğun başına türlü çeşitli felaketler getirterek biraz yumuşattığımı düşünüyorum; erken olgunlaşmak zorunda kalsa da hala saf ve çocuk kalmış bir yanı var Constantine’in, bu da onun başının daha kolay derde girmesine yol açıyor ama üst üste gelince tuhaf bir şekilde komik de oluyor.

Peki, Y için distopik ya da ütopik gibi tanımlamaları nasıl değerlendirirsiniz? 

Nereden baktığınıza göre değişir. Ütopik ve distopik yanları var diyebiliriz belki, ama ikisi de değil aslında. Erkeklerden kurtulmanın kendisi bir ütopya olarak görülebilir; kadınların birbirlerine yapacağı şeylerden bir distopya kurgulanabilir. Y’nin ana derdi bu dünyayı tartışmak değil, bu dünyanın verili olduğu, bu dünyanın dekor olduğu bir hikaye anlatmak. O yüzden de gelecekteki bu kadın toplumu hakkında aldığım notların, belirlediğim ayrıntıların büyük kısmını romanda kullanmadım.

Siz ne düşünüyorsunuz, kadınların yönettiği bir dünya daha iyi olacaktır diyebiliyor musunuz?

Anlattığım dünya bir açıdan bizimkinden farklı tabii, ama bir açıdan da aynı. Toplumsal yapının benzerlerini tarihte yaşadık; kültür-sanatta yapılanları da öyle. Kitapta erkeklerin ürettiği kültür yapıtlarına karşı sert ve evrensel bir yasak anlatılıyor örneğin, bunun benzerlerini tarihte de gördük, günümüzde de var. Erkeklerin olduğu bir dünyayı kadınların yönetmesi bir şeyi değiştirmiyor; kadınların erkekleştiğini görüyoruz o kadar. Erkeklerin külliyen olmadığı bir dünya olabilir mi? Muhtemelen hayır; olsa bile bir yolunu bulup o dünyaya da sızmayı başarırız bence.

Sibel Ateş Yengin

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of