Egoist okur

“Kedili deli kadın” klişesi nereden geliyor?

“Kedili deli kadın” bize özgü bir yavşak terim sanıyordum, meğer öyle değilmiş. Ayrıca yeni de değilmiş. Bakın anlatayım.

Gülenay Börekçi

dame-trot-svevo-david-brown-egoistokur-gulenay-borekci

Bir dönemin popüler çocuk kitabı karakterleri kedili ya da köpekli yaşlı kadınlardı. İşte onlardan biri olan Trot Hanım’lı kitaplardan bir çizim.

Kedili deli kadın klişesi ve ihtiyarlık

“Kedili deli kadın” bize özgü bir yavşak terim sanıyordum, meğer öyle değilmiş. Ayrıca yeni de değilmiş.

Anladığım kadarıyla Avrupa’da kedi seven yalnız kadınların bu şekilde aşağılanmasının mazisi eskilere dayanıyor. Çocuk kitaplarına bile girmiş bu klişe. “Trot Hanım ile kedisi”, “İhtiyar Hubbard Ana ile Köpeği” gibi kitapları çocuklara niye okuttuklarını da pek anlamadım aslında.

İhtiyar Hubbard Ana ile Köpeği

Hikayelerin hepsi aynı minvalde, mesela yaşlı kadın köpeğini her şeyden çok seviyor, onu el üstünde tutup şımartıyor, kasaba gidip ona en güzel etleri alıyor, kumaşçıya gidip en güzel kumaşları yine onun için kestiriyor, önünden birasını bile eksik etmiyor ama sonra bir bakıyor hayatını köpeği yönetmeye başlamış. Finalde bacak bacak üstüne atmış köpeğin evin baş köşesine kurulup kadına emir üstüne emir verdiğini görüyoruz hep. Kedili versiyonları da var bunun. Ama o durumda hikayede kadının evinde beslediği kedi sayısı beş-altı falan oluyor. Yahut kadının kedisi başka bir kadının köpeğiyle kaçıyor falan…

Trot Hanım ile Kedisi

Niye anlattım bunu biliyor musunuz, bizim şu “kedilerini tepesine çıkaran yalnız ve yaşlı kadın” klişesi hep içime otururdu zaten ama . bu kitapları görünce aklıma Brazzaville grubunun David Brown’ı ile yaptığım röportaj ve Italo Svevo’nun iki romanı da geldi.

Ve böylece bu, bir daldan dala uçma yazısı oldu. Ben kedilerime dönüyorum, siz okumaya devam edin.

Yaşlılık üzerine

Brazzaville topluluğundan David Brown’la yaptığım röportajın bir bölümünde, ne lüzum hissettiysek, yaşlılıktan konuşmuştuk. “Bu dünya benim yaşlanmayı isteyebileceğim bir yer değil” demiş ve bir gözlemini anlatmıştı: “Amerika’dayken sokağa çıktığımda yaşlı insanların gözlerinde tuhaf bir şaşkınlık okurdum. Sanki bir sabah uyanıp kendilerini doğup büyüdükleri yerlere zerrece benzemeyen bir yerde, bilmedikleri bir gezegenin ücra köşesinde bulmuş gibi görünüyorlardı. Normal, çünkü onları topluca bir yerlerde tutuyoruz biz, gözümüzden uzak dursunlar, ‘gidene dek’ bizi rahatsız etmesinler diye…”

Önüme konusu yaşlılık olan iki roman düşünce hatırladım bunu. David Brown’ın aksine acımasız bir zihnin ürünü olan kitapların ikisi de Italo Svevo’nun.

İlki, Can Yayınları etiketiyle çıkan “Yaşlılık”; orijinal adıyla “Senilita”… “Zeno’nun Bilinci”ni okuyunca çarpıldığım Svevo burada enteresan bir işe girişmiş ve 20’inci yüzyılın karmaşıklığını, ürkütücülüğünü büyük değil küçük resme, doğrudan insana bakarak anlatmış. Esas karakter Emilio, giriştiği her iş elinde kalmış, ‘hayat beceriksizi’ bir adam; yeteneksiz, sığ ve tutkusuz… Daha kötüsü yaşlanmış ve elinde, boşa harcanmış bir hayata dair anılardan başka bir kalmamış. Onun hikâyesi üzerinden okuyoruz arka arkaya patlak veren büyük savaşların ve bir türlü erişilemeyen huzurun çağını…

İkinci kitap, Aylak Adam’dan çıkan “İyi Yürekli Yaşlı Adamla Güzel Kızın Öyküsü”… Yazarın gençlik takıntısı ve kaleminin keskinliği bir kez daha gösteriyor kendini. Âşık olduğu genç kızı dilediği zaman çağıran ve bir dahaki sefere kadar onu, görünüşte rahatsız etmemek adına, gerçekteyse üzerine yeni yükler, yeni sorumluluklar almamak için, başka bir deyişle bencillikten aramayan yaşlı adam, kendisinin sandığı kadar iyi yürekli midir acaba? Ve yaşlılığın, gençliğin özünden beslenmeye, onu tüketmeye hakkı var mıdır? “Vicdan azabı, insanın kendini aynada görmesine benzer” diyen Svevo bu kez dünyayla değil kendiyle uğraşıyor ve yakaladığı en zayıf yerine saldırıyor.

Svevo’yu bu noktada terk ederek David Brown’a dönüyorum… O yaşlılıktan şikayet etmiyor çünkü, sakin bir kabullenişi tercih ediyor… Kabulleniş de yanlış kelime, yaşlanmak güzel geliyor ona. Röportajımızdan alıntılıyorum: “Dünya tam da olması gerektiği gibi bir yer. Elbette bu, bazı şeyleri acı verici bulmadığım anlamına gelmiyor, yine de yeryüzü akıl almayacak kadar güzel, eşsiz. Kızıma bakıyorum mesela… Ortadoğu’da yaşananlar konusunda en ufak fikri bile yok, evinin üç beş sokak ötesinde bir parça uyuşturucu karşılığında kendini satanlar olduğunu bilmiyor. Öyle masum ki bunların hepsi henüz ona uzak şeyler. Keşke biz de öyle olabilsek; biraz daha masum, belki biraz daha bir şeylerden habersiz… Bence her şeyi denetleyebileceğimiz fikrinden acilen kurtulmamız lazım. Buradayız, çünkü çok ama çok çok büyük bir güç bizi seviyor, benim kızıma duyduğum sevginin milyonlarca kat fazlasını hissediyor bizim için. Öyle böyle değil, çünkü kızıma duyduğum sevgi hakikaten ölçülebilir bir şey değil, daha büyük bir şeyi hayal bile edemiyorum. Şanslıyım, çünkü Barcelona’da yaşıyorum ve etrafta yaşlı insanlar dolaşıyor. Onları gördüğümde kendimi daha iyi hissediyorum. Yaşlıların ve bebeklerin gözlerinde hep aynı bakış oluyor; yıldızların ötesindeki gerçek evimizi bilen bir bakış…”

Bana sorarsanız Italo Svevo’nun kitaplarını okuyun. Fonda ise David Brown’ın şehrimizde yaptığı kayıtlardan oluşan “Brazzaville in İstanbul” albümü çalsın hafiften… Ya da daha iyisi, şu sakinleştirici etkili “Somnambulista”…

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of