Egoist okur

Yazarlar ve ufak tefek rahatsızlıkları

Çevirisindeki ciddi sorunlara rağmen Javier Marias’ın kitabına bayılmıştım. Güzel tarafı, haklarında her şeyi bildiğimizi sandığımız bazı büyük yazarlara dair çok çekici bilgiler içermesiydi. Finalde yer alan Kusursuz Sanatçılar bölümü ve yazar fotoğrafları üzerine bir de yazı yazmayı planlamıştım; araya bir sürü başka şey girdiği için, kaldı. O yüzden Arzu Erol’dan bu yazının gelmesi şahane oldu. Arzu Erol kim derseniz, onunla henüz tanışmıyoruz. Hakkında tek bildiğim gulunesiasklar.blogspot.com adresinde ikamet eden bir Egoist Okur takipçisi olduğu…

Gülenay Börekçi

Yazarlar ve ufak tefek rahatsızlıkları

Joyce denince aklınıza ne geliyor? Deha, yuvarlak çerçeveli gözlükler, Ulysses, İrlanda, yeşil, göz bandı, Murat Belge, anlaşılmazlık, bilmeceler, kelime oyunları… Yazınsal Yaşamlar’ı okuduğumdan beri benim aklıma gelen tek şey kirli iç çamaşırlar. Joyce, ilginç ‘fil’lerden birine sahipmiş meğer: koprofil.

Cinsel heyecan duyabilmek için kir, pislik, sidik ve dışkıya ihtiyaç duyan Joyce’un karısına (Nora Barnacle) yazdığı mektuplarla ortaya çıkan durum çoğu kişiyi şaşırtmıştı. Kafka’nın kirpi fotoğraflarının şokunu henüz atlatamamışken bunu öğrenmek biraz ağır oldu. Aslında bu bilgi tam da “Ünlü Yazarların Gizli Yaşamları” alt başlığını taşıyan bir kitaba göre… Yakın zamanda Nobel alması muhtemel yazarlardan biri olan Javier Marias’ın Yazınsal Yaşamlar’ı gelişigüzel seçilmiş, “İspanyol olmayan ve ölü”  yirmi yazara dair yaşam parçacıklarını içermekte. Kimler yok ki bu yirmi yazar arasında: Faulkner, Conrad, Henry James, Turgenyev, Mann, Nabokov, Mişima…

Marias’ın yaptığı ilk şey, çok ağır koşullarda Döşeğimde Ölürken’i yazan Faulkner efsanesini yerle bir etmek:

“William Faulkner hakkındaki edebiyatın o rüküş efsanesine kalırsa, Döşeğimde Ölürken adlı romanını, çok çetin koşullar altında, sadece altı haftada yazmış: Geceleri bir madende çalışırmış, ters dönmüş bir kömür vagonunun üzerine koyarak alelacele çiziktirdiği kâğıtlarınıysa, tozlu madenci kaskındaki fenerin ölgün ışığı aydınlatırmış sadece. Bu rüküş efsanenin bir nedeni Faulkner’ı yoksul, fedakâr ve biraz da proleter yazarlar arasına katmak olsa gerek. Tüm bu anlatılanlarda gerçek olan tek şey romanın altı haftada yazılmış olması: Elektrik enerjisi sağlayan bir santralde çalıştığı yaz mevsiminin, kazanı kömürle beslemeden beslemeye geçen uzun aralıklarla dolu altı haftası boyunca. Faulkner’a göre tesiste onu rahatsız edecek hiç kimse olmadığı gibi, eski ve devasa dinamonun sürekli mırıltısı ‘yatıştırıcı’, mekân da ‘ılık ve sessizmiş’.”

Faulkner’ın ardından Dostoyevski adını duyar duymaz öfke krizlerine kapılan Conrad’la tanışıyoruz. Aycan Aşkım ve Behlül Bündar’la bu bilgi üzerine yaptığımız ufak tartışma, Dündar’ın Conrad’ın Dostoyevski’yi kıskandığı iddiasıyla sonuçlanmıştı. Kendisi de gayet başarılı psikolojik tahlillerle dolu bir kitap (Lord Jim) yazmış olan Conrad’ın Dostoyevski’yi kıskandığı için ondan nefret ettiği düşüncesine katılmıyorum. Marias’a göre neden, Dostoyevski’nin Rus, deli ve kafasının karışık olmasıymış.

En eğlenceli anekdotlar ise Henry James’e dair aktarılanlar. James’in kendisini tam olarak ifade edememekten duyduğu dehşet bazen öyle bir hal alıyormuş ki konuşması tamamen belirsizleşiyormuş, “köpek” sözcüğü yerine “siyah bir şey, etoburlardan biri” tamlamasını kullanan James’in asıl bombası ise çirkin olduğunu onaylamaktan kaçındığı bir oyuncu hakkında “zavallıcık, dehşet düşkünü bir kadavranın zarafetine sahip”  cümlelerini sarf etmesi.

Turgenyev ve Tolstoy’un birbirlerini düelloya davet ede ede 17 yıl geçirmeleri de kitabın sunduğu bir başka ilginç bilgi. Mann’ın ishalinin bitmesini vatana millete ilan eden Mehmet Ali Birand’dan farkının, bunu twitterda değil, ölümünün üzerinden çok zaman geçene dek açılmaması gereken kapalı zarflarda bıraktığı günlüklerde dile getirmesi:

“’Pek iyi gitmiyor, kalın bağırsağımın neden olduğu karın ağrıları’, ‘hafif mide ağrıları’, ‘kahvaltıdan sonra bağırsak hareketleri, tuvalete gitmeliyim’,’kabızım, midem rahatsız’, ‘akşam biraz kalp çarpıntısı hissettim, midem buruldu.’, ‘Kahvaltımı yatakta etmek zorunda kaldım. Galiba ishal olacağım.’ (…)”

Yazınsal Yaşamlar’da aslolanın sevgi/şefkat ve nükte karışımı olduğu söyleyen Marias, ikincisinin her anlatıda yer aldığını, birincisine Joyce, Mann ve Mişima’da yer veremediğini söylüyor önsözde. Joyce o kadar olmasa da Mann ve Mişima’da sevgi ve şefkatin yerini alayın aldığını söylemek mümkün. Mişima’nın aptallıklarından yaşamöyküsünü yazan Yourcenar da nasibini alıyor, Marias tarafından geveze ve yağcı olarak adlandırılarak… Ama James, Turgenyev, Rilke anlatılarında sevgi/şefkat ve nüktenin yanı sıra Marias’ın bu yazarlara duyduğu saygının izleri de seçilmiyor değil.

Gizli bilgiler (düpedüz dedikodu aslında) ne kadar eğlenceli olursa olsun Yazınsal Yaşamlar’ı asıl etkileyici kılan, sondaki Kusursuz Sanatçılar bölümü. Bu kısımda yazarların yüz ve jestlerine çeşitli fotoğraflar aracılığıyla değinen Marias, ilgi çekici yorumlarda bulunuyor:

“Beckett’ın bu fotoğrafında da ayakkabılar öne çıkar, ancak bu kez sahibi onlardan korkmuş da bir köşeye sinmişçesine neredeyse yere oturmuştur. Burada da bir şeylerin musallat olduğu bir adamdan söz edebiliriz, ancak Beckett’ın ecinnilerden korkmuş bir görüntüsü yoktur, çoktan içine girmişlerdir bile. Sağ elinde sigarasını tutar, sol eli onun kadar mütevazı birine yakışmayacak şekilde, saatten çok bir bilezikle süslenmiştir. Giysilerinde pek öyle dikkate değer bir ayrıntı olmasa da, kol düğmeleri kelepçeyi andırır. İnsanın gözüne batan ayakkabıları olmasa, Beckett’ın herhangi bir portresinde olduğu gibi bu fotoğrafta da ilk dikkatimizi çeken kafası ve hayvani bir ifadeyle dosdoğru karşıya bakan kartal bakışları olacaktı; sanki neden bu sonsuz anın arayışında olduklarını, neden birinin onun fotoğrafını çektiğini anlamıyordur yazar. Beckett öleli çok zaman geçmedi, sanırım bu nedenle gözleri tüm diğer yazarlarınkinden canlıdır.”

Bu anekdotlardan yola çıkarak yazarlar hakkında büyük büyük laflar etmenin ya da sonuçlar çıkarmanın pek manası yok elbette. Yazınsal Yaşamlar’ın bize sunduğu, edebiyatın devlerinin yaşamlarına anahtar deliğinden gizlice bakabilme fırsatı. Üstad James’in dediği gibi “ömrü boyunca anahtar deliğinden bakmadığı için onurlu ve tatminsiz” olmak yerine Marias’ın koca bir kaleydoskop yerleştirerek renklendirdiği delikten bakma fırsatını kaçırmamak gerekiyor. Okuyun, hak vereceksiniz.

Arzu Erol

3
Leave a Reply

3 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
3 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
aycan aşkım

Çok şey öğrendim…

Dilek

Daha once yazdigim yaziya ilavedir.

Differences between them were that Conrad hated Russia as a state. Dostoevsky did not hate Russia. He had vision about Great Russia. He hated Russian people. In his opinion they were too bad to make Russia the way he imagined. In Dostoevsky’s there are no positive characters, all of them are bad. Conrad did not want any Great Russia or even any improvement there so it was conflict of interests in between them.

rose

Çok teşekkürler. Kitabın tamamını okumamız lazım. Yazarlık zor zanaat