Egoist okur

Chuck Palahniuk’tan 13 tavsiye

Hiç hesapta olmayan çeşitli rastlantılar sonucu Egoist Okur, Chuck Palahniuk seven bir site haline geldi. Arkadaşım Samed Karagöz de tutup Palahniuk’un yazar adaylarına tavsiyelerini gönderince, Chuck-Palahniuk-seven-site imajımız iyice kuvvetlendi. Bir sakıncası yok aslında, Egoist de ben de halimizden gayet memnunuz…

İşe yarayıp yaramayacaklarını bilmiyorum, ama Chuck P.’nin tavsiyelerini okumak eğlenceli… Dahası bir gerçeği açıkça ortaya koyuyorlar: Dövüş Kulübü‘nün topu topu sekiz kuralı vardı. Hatta yedi, zira bu kurallardan ilk ikisi hemen hemen aynıydı. 1. Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksın. 2. Dövüş Kulübü hakkında KONUŞMAYACAKSIN!

Eh, yazmak konusunda konuşulabiliyor gerçi ama uymak gereken kurallar çok daha fazla, yani tam 13 tane. Bu noktada susuyorum… 13 rakamı içinizi ürpertmediyse, hemen okumaya başlayabilirsiniz.

Gülenay Börekçi

Foto von Chuck Palahniuk

Yazmanın 13 kuralı… Uyup uymamak size kalmış!

Yirmi yıl önce ben ve arkadaşım noel öncesi Portland şehir merkezinde yürüyorduk.. Büyük mağazalar: Meier and Frank… Fredrick and Nelson… Nordstroms. Hepsinin büyük vitrinleri ve her vitrinde kendilerine has tek bir sahne; kıyafetleri tanıtan cansız mankenler veya yapay kar içinde bir parfüm şişesi. Ama J.J. Newberry’in vitrini, süper, oyuncak bebekler, spatulalar, tornavidalar, yastıklar, elektrikli süpürgeler, plastik elbise askıları, gerbil, yapay çiçekler, şekerler, anladınız yani. Birbirinden farklı yüzlerce şey üzerinde etiketlerle vitrinde duruyor. Yanından geçerken, arkadaşım Laurie uzunca bir süre vitrine bakıp ”Onların vitrin felsefesi “Eğer vitrin size göre değilse biraz daha koyun” olmalı” dedi.

Mükemmel bir durumda, mükemmel bir yorum ve ben 20 yıl geçmesine rağmen bunu hatırlıyorum çünkü beni güldürdü. Diğer, o güzel vitrinler… Eminim kendilerince bir tarzları ve albenileri vardı ama nasıl gözüktükleri hakkında en ufak bir fikrim yok.

Bu denemede, benim amacım biraz daha koymak. Bir çeşit noel çorabı gibi fikirleri bir araya getireceğim. Umarım faydalı olur. Veya okurlar için hediye kutularını paketlemek, şeker koymak ve bir sincap ve bir kitap ve bir takım oyuncaklar ve bir kolye gibi. Eminim ki burada yapılacak değişiklikler aptalca bir şeylerin ortaya çıkmasına neden olacak, ama mükemmel bir şey de olabilir.

Bir: İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme, benim yazarlığımın “pişirme saatim” hakkındaydı. Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine (veya yarım saat de olabilir) ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz. Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız…. tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir.

İki: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikâye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikâye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı.

Üç: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikâyenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın. Ve sadece hikâyenin iskeletini kafanızda kurduktan sonra oturup yazmaya başlayın. Aklınızda parlak bir fikir olmadan, o sıkıcı, tozlu bilgisayarın başına oturmayın. Ve okurunuza angarya, sıkıcı, çok küçük bir şeyin olduğu veya hiçbir şeyin olmadığı bir sahne okutmayın.

Dört: Kendinizi şaşırtın. Eğer hikâyeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikâye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir.

Beş: Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun. Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, “gömülmüş silahlar” gibi. Dövüş Kulübü’nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu. Bu aptallık bir kenara ( parafin benim için hiç işe yaramamıştır.) mükemmel bir “gömülmüş silahlar” etkisi yaptı ve bu tekrar canlandırma hikâye anlatıcı olarak var olmamı sağladı.

Altı: Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın. Bu partiye isterseniz atölye (workshop) da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. “Ödemenizi” önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın. Hayatınızın sonuna geldiğinizde, bana inanın, geriye dönüp bakmayacaksınız ve yalnız geçirdiğiniz zamanların tadını çıkartın.

Yedi: Kendinizi bilinmezliğe bırakın. Bu küçük tavsiye yüzlerce ünlüden Tom Spanbauer’a, ondan bana, benden de size. Bir hikâyeyi şekillendirmeye izin vermeniz, hikâyenin sonunu şekillendirmenize izin verir. Acele etmeyin ve bir hikâye ve/veya kitabı bitirmek için zorlamayın. Tek bilmeniz gereken bir sonraki sahne veya birkaç sahne. Baştan sona bütün sahneleri bilmenize gerek yok. Aslında, eğer böyle yaparsanız siz bunu gerçekleştirene kadar sıkıcı bir hal alır.

Sekiz: Eğer hikâyede daha fazla serbestliğe ihtiyaç duyuyorsanız, taslaktan taslağa karakterlerin isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değillerdir ve bu karakterler siz de değilsinizdir. Keyfi olarak isimlerini değiştirmek bir karaktere mesafe koymanıza neden olur ve böylece bu karaktere her türlü eziyeti yapabilirsiniz. Veya daha kötüsü, eğer hikâyede gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız bir karakteri yok edin, öldürün.

Dokuz: Üç tip anlatım şekli vardır. Bundan emin değilim ama bir seminerde dinlediğimde bana mantıklı geldi. Bu üç tip: Tanımlayıcı [descriptive], öğretici [instructive] ve canlı anlatım [expressive]. Tanımlayıcı: Güneş yükselmişti. Öğretici: Yürü, koşma. İfade edici Off. Çoğu roman yazarı bu formların bir ya da iki tanesini kullanırlar. Siz üçünü de kullanın. Hepsini birbirine karıştırın. Çünkü insanlar böyle konuşur.

On: Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın.

On Bir: Kitap kapağında kullanılmak üzere fotoğrafınızı çektirin ve bunların negatiflerini ve telif haklarını alın.

On İki: Gerçekten size üzen konular hakkında yazın. Onlar yazmaya değecek yegâne şeylerdir. Tehlikeli Yazma, isimli kursunda Tom Spanbauer hayatın bizim kendimizden hiçbir şey katamayacağımız geleneksel ve sıkıcı şeyleri yazmaya harcanmayacak kadar değerli olduğunun altını çiziyordu. geleneksel hikâyeleri yazmak için fazlasıyla kıymetli olduğunun altını çiziyordu. Tom’un bahsettiği çok fazla şey vardı ama ben bir kısmını yarım yamalak hatırlıyorum: Yazmagörevi [Manumission] sanatı, tam olarak heceleyemem bile, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bir okuru hikâyedeki olaylar arasında harekete geçirmek için kullanılan özen ve dikkat. Ve Alt Konuşma, benim anladığım hikayede belirgin olanın içine gizli, gömülmüş mesaj. Benim için tam anlayamadığım konuları anlatmak son derece rahatsız edici. Tom bu atölye çalışması hakkında bir kitap yazması konusunda anlaştık. Kitabın adı “A Hole In The Heart” 2006 yılının haziran ayına kadar taslağı hazırlamayı planlıyor, 2007’in başlarında da kitap neşredilecek.

On Üç: Başka bir noel hikayesi. Neredeyse her sabah kahvaltımı aynı kafede yapıyorum. Ve bu sabah bir adam kafenin vitrinine noel süsleri yapıyor. Kardan adamlar, kar tanecikleri, çanlar, Noel Baba. Vitrinin dış kısmında duruyor, dondurucu soğukta resim yapıyor, nefes alıp verirken çıkan buhar renklerin farklı gözükmesine neden oluyor. Kafenin içinde, müşteriler ve garsonlar, adamın beyaz, kırmızı ve mavi renkleri katmanlar halinde sürdüğünü gördüler. Adamın arkasındaysa hava değişti, yağmur kara döndü ve rüzgarla adamın her tarafına düştü.

Ressamın saçları farklı bir gri renkteydi. Yüzüyle durgun ve pantolonunun boş arka cebi gibi kırış kırıştı. Renklerin arasında, kağıt bardaktan bir şey içmek için durdu.

Onu içeriden izlemek, yumurta ve kızarmış ekmek yemek. Birisi bunun üzücü olduğunu söyledi. Bir müşteri adamın muhtemelen başarısız olmuş bir sanatçı olduğunu söyledi. Bardaktaki büyük ihtimalle bir viskiydi. Büyük ihtimalle her tarafı başarısız resimleriyle dolu bir stüdyosu vardı. Ve şimdi hayatını kazanmak için restoran mağazaların vitrinlerini süslüyordu. Sadece üzücü, üzücü, üzücü.

Adam renkleri birbiri ardına kullanmaya başladı. Öncelikle beyazlarla karları. Kırmızı ve yeşille tarlaları. Siyahla noel çoraplarını ve ağaçları vurgulamak için ana hatları çizdi.

Bir garson müşterilere kahve servisi yaparken” çok güzel, keşke ben de yapabilsem” dedi.

Ve biz imrensek de veya adama soıukta çalıştığı için acısak da adam resim yapmaya devam etti. Detayları ekledi ve birkaç kat renk kullandı. Tam olarak ne zaman olduğunu anlayamadım ama adam artık yoktu. Resimler son derece güzeldi, vitrini son derece güzel bir şekilde doldurdu. Renkler çok canlıydı. Ve ressam gitti. Bir tutunamayan ve kahraman olsa da fark etmez. Yok oldu, hiçbir yere gitti. Tek gördüğümüz yaptığı işti.

Samed Karagöz

(Geçen yıl Afili Filintalar’da yayınlanmıştı)

5
Leave a Reply

3 Comment threads
2 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
4 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

Burada sürekli sahnelerden (özellikle sahnelerden), olaylardan, akıp giden anlatılardan, okuru şaşırtmaktan söz ediliyor. Böyle bir görev üstlenmeye niyetlenenler kitap yazmak yerine film çekseler belki de daha iyi ederler. Palahniuk ürünleri de aşağı yukarı o klasmanda desem ayıp etmem sanırım.

“Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın.” kuralını not ediyorum.

sevde

ben de el ayak çekilince fırının saatini kurmayı deneyeceğim.. umarım işe yarar!

Meltem Aytun

Başarmış birinden tavsiye almak bir büyücünün sırlarını ele geçirmeye çalışmak gibi heyecan verici olabilir. Ama herkes kendi yöntemini bulmak zorunda.
Sanırım asıl olan kafe vitrinine desen çizen ressamın hikâyesi, her şeyi anlatıyor.
Garsona o cümleyi söyleten, çekip gittiğinde ardında bırakığın yaptığın iş. Kim acırsa acısın, kim imrenirse imrensin aldırmadan devam etmek.

Meltem