Egoist okur

Yonca Eldener’den yeni roman: İSTANBUL’UN HAYALETLERİ

İstanbul’un Hayaletleri kalbinde şehri taşıyan, hızlı ve sürükleyici bir macera romanı. Kuyumun, kuyumculuğun kalbi Çuhacı Han’dan Şerefiye Sarnıcı’na, Valens Su Kemeri’nden Çatladıkapı’daki efsanevi Bizans sarayı Bukoleon’a birçok eşsiz mekânda geçen olaylarla örülü. Tarihi gizemle, mitolojiyi bilimle buluşturmayı seven yazar Yonca Eldener yeni romanını Sayım Çınar‘a anlattı…

Şehrin kalbi, romanın kalbi: İSTANBUL’UN HAYALETLERİ

İstanbul’un Hayaletleri gizem, macera ve İstanbul’u birleştiren, temposu yüksek bir roman. Kitabı yazma kararını nasıl aldınız, yazım aşaması ne kadar sürdü, buradan başlayalım. 

İstanbul’un Hayaletleri üç yılda tamamlandı. Başka bir fikir üzerinde çalışıyordum ve okumalara başlamıştım. Bir gün bana kuruluşundan bugüne İstanbul’un tarihini anlatan bir kitap geldi ve akşam yatmadan önce kitabın kapağını açtım. Açış o açış. İstanbul’a öyle bir daldım ki, çalıştığım fikri kenara koyup İstanbul’un Hayaletleri’ni yazdım.

Önceki sohbetlerimizde gazeteci Savaş Özbey’in evsizleri konu edinen yazı dizisinin ilham kaynaklarınızdan olduğunu söylemiştiniz. 

Eşimle İstanbul’un sur içi bölgesinde çok zaman geçiriyoruz ve kentin harap haldeki eski yapılarının olduğu sokaklara dalıyoruz, evsizlerin, göçmenlerin, fakirlerin ve turistlerin arasına karışıyoruz. İstanbul’un Hayaletleri, Kapalıçarşı, Çemberlitaş, Hipodrom üçgeninde geçiyor ve benim için romanımda evsizler olmazsa olmazdı. Bu nedenle işe şehrin bu en korunaksız ve kırılgan kesimi hakkında yapılan araştırmaları okuyarak başlamak istedim ancak tahminimden az araştırmaya rastladım. O esnada Savaş Özbey’in Hürriyet Gazetesi için yazdığı evsizler dosyası dikkatimi çekti. Dosya çok güzeldi, gerçekten sokaklarda yatmış, evsizlerin arasına karışmıştı. Yazıdan çok etkilendim. Evsizlerle ilgili yazılanlar bana ilham oldu. Roman ilerledikçe bir gazetecinin yazı dizisi hazırlamak için sokaklarda uyuması fikri de çok hoşuma gitti ve romanımda buna da yer verdim.

İstanbul sürekli göç alan, her gün değişen bir şehir. Siz bu yoğun insan trafiğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyatınıza nasıl bir etkisi oldu bu göç trafiğinin? Evsizler, şehrin hayaletleri deyince aklınıza ne geliyor? 

Şehrin hayaletleri deyince aklıma etrafımızda olan ama bakmadan geçtiğimiz, toplumun en alttakileri ve gelir düzeyine bakmaksızın tüm kimliğini gizleyen kesimler geliyor. Kısacası hayaletler, tüm göz ardı edilenler. Böyle bakınca İstanbul’un kalbinde onlarca hayalet geziyor. Son dönemde en gözüme çarpanlar yabancı göçmenler. Onların camsız pencerelere battaniye gererek terk edilmiş yapılarda kaldıklarını görüyorum ama gündüz vakti içeride olmuyorlar. Özellikle gençler gruplar halinde geziyor ve turistlerin arasına karışıyorlar. İşporta tezgâhı açan, hatta dükkân açanlara rastlıyorum. Kentin içinde küçük gettolar oluşmuş durumda. İstanbul’a başka kentlerden göçenler konusu ise onlarca yıllık bir olgu. Özellikle kentin nüfusunun katlanarak arttığı ve gecekonduların kente baskın biçimde eklemlendiği Cumhuriyet Dönemi, topluluklar arasında hem gerilime hem kaynaşmaya sahne olageldi. Böyle bir devinimden her türlü sanatsal yapıtın çıkması doğal. Ben de bir yazar olarak üç imparatorluğun başkentinde, binbir milleti ve her kesimden insanı bir arada görmekten büyük heyecan duyuyorum.

Kuyumun kalbi Çuhacı Han’dan Şerefiye Sarnıcı’na, Valens Su Kemeri’nden Çatladıkapı’daki efsanevi Bizans sarayı Bukoleon’a

Her kitabınızda tarihi mekanları, mitleri kullanıyorsunuz. İstanbul’un Hayaletleri‘nde hangi tarihsel mekanlardan ve hikayelerden faydalandınız? 

İstanbul’un Hayaletleri’nde, kuyumun, kuyumculuğun kalbi Çuhacı Han’dan Şerefiye Sarnıcı’na, Valens Su Kemeri’nden Çatladıkapı’daki efsanevi Bizans sarayı Bukoleon’a  birçok eşsiz mekânda geçen olayları anlatıyorum. Ancak romanda sadece yüzeydeki yapıları değil, su tünellerini ve sarnıçları da içine alan bir dehliz turuna çıkıyoruz. Antik tüneller ve sarnıçlarla ilgili efsane çok. Bu tünellerin Kınalı Ada’ya çıktığından içindeki hazinelere kadar onlarca şehir efsanesi var. Bu efsaneleri romanıma katmaktan büyük keyif aldım.

Kitap bir parti sahnesiyle açılıyor. Her gün İstanbul’un gizli köşelerinde tuhaf buluşmalar olduğunu biliyoruz. Siz bu sahneleri yaşayarak mı yoksa bizzat içinde olarak mı yazdınız? Kitabın ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek? 

Romanın açılışında kahramanımız çok sınırlı sayıda davetlinin alındığı bir yeraltı partisinde. Partiye gelen davetliler iki saat öncesine kadar partinin yerini bilmiyor. Romanın ilk sahnesi partinin verildiği yer olan Bizans’ın Büyük Sarayı’nın bugün yeraltında kalan bölümünde başlıyor. Paris’teki yer altı mezarlarında verilen yasak bir maskeli balodan ilham aldım. Kitaplarımı her zaman bir yazarın notu bölümüyle bitiririm. Gerçek mekanları ve tarihi bilgileri kullandığım için romandaki kurgu olan noktaları özellikle açıklarım çünkü okuyucu yazdığım her şeyi gerçekten yaşanmış kabul edebiliyor. Ya da tam tersi kurgu sandığı bir olayın gerçek olduğunu okuyucu bilemez.

Göbeklitepe’yi kurgu romanının merkezine alan belki de ilk yazarsınız. Türk okuyucusu kendi dilindeki yazarların gizem hikayelerini ne kadar okuyor, yabancı hayranlığı sizce hala geçerli mi konu macera tarzı romanlar olunca? 

Evet, Göbeklitepe’yi Türkiye’de bir romanda ilk yazan ben yazdım. Ahmet Ümit gibi yazarlar bu önyargıyı kırarak bize yol açtı bence. Bu tarz roman yazmak aslında iki roman yazmaya bedel. Bir insan hikayesi yazıyorsunuz, bir de araştırma yapması çok meşakkatli bir arka plan yaratıyorsunuz. Bu nedenle bu türün yazarları çok kolay çıkmıyor. Kitapların kalitesi artığı sürece okur Türk yazarları tercih eder.

Romanlarınızın sinematografik yönü de kuvvetli. Film tadı veriyor okuyucuya. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

Bir okuyucum, romanlarımdan birindeki mağaraya dalış sahnesini belgeselde izlediğini sanmış. Eşi de kitabımı okuduğu için karısını böyle bir belgesel izlemediklerine, bahsettiği sahneleri romanda okuduklarına zor ikna edebilmiş. Okuyucumun romanlarımdaki satırları okurken zihinlerinde kanlı canlı sahneler yaratabilmeleri iki sebepten kaynaklanıyor. İlki gerçek mekanlarda geçen romanlar yazmam. Bu yerlerin hepsine gitmiş oluyorum. Bir diğeri de mekanların ruhunu öyle direnden hissediyorum ki o duygu karşı tarafa geçiyor. Zaten romanlarıma hikâyenin nerede geçeceğine karar vererek başlıyorum. Coğrafyalar benim neredeyse baş kahramanlarım. Ruhları, sırları, kişilikleri, geçmişleri ve korkuları var.

Arka planda Leonardo Da Vinci ve Mimar Sinan var

Kitabınızda sanat, özellikle resim önemli bir yer kaplıyor. Romanı yazarken ne gibi okumalar ve seyahatler yaptınız, hikâyenin entelektüel altyapısını kurarken nasıl bir çalışma yürüttünüz? 

İstanbul’un Hayaletleri’nin arka planında Leonardo Da Vinci ve Mimar Sinan yer alıyor. Romanda “İstanbul’da Rönesans’ı başlatmak mümkün mü?” sorusu soruluyor ve Rönesans’ı yaratan şartları oluşturmak ve büyük ustalar yetiştirmek için Kapalıçarşı’ya gözünü diken bir Türk zengini anlatılıyor. Yaratıcılık ve onları yeşerten ortam konusu elbette çok geniş. Ben aynı dönemde yaşadıkları için da Da Vinci ve Mimar Sinan’ı aldım ve bu iki ustayı sınırlı bir kesitte anlattım. Tabii yaratıcılık deyince, Kapalıçarşı’nın mücevher ustalarını anlatmak da şarttı. Çuhacı Han’da benimle tecrübelerini paylaşan mücevher ustalarına teşekkür borçluyum. Dinlerken hayran kaldım, tezgahlarından gözlerimi alamadım.

Peki İstanbullular, İstanbul’un zenginliklerinin ne kadar farkında? Şehrimizi ne kadar tanıyoruz? 

Bence İstanbullu, İstanbul’un zenginliklerinin çok da farkında değil. Örneğin Konstantinopol’de, antik dünyanın en uzun su şebekesi inşa edilmişti. İnanılması güç ama o dönemde şehre tam 250 kilometre uzaktan su taşımışlardı ve kemeri kesintisiz 0,0001 derece eğimle inşa edebilmişlerdi. Bir mühendislik harikasına sahibiz ve bu şebekenin parçası su kemerlerinin ve sarnıçların bir kısmı hala ayakta. Dahası şehir sadece yapılarıyla değil insan hikayeleriyle de eşsiz. Elbette şehrin zenginliklerine artan bir ilgi var ancak eski mahallelerin ilgi çekmesi için illa soylulaştırılması gerekiyor. Doku bozulmadan, her binanın altı kafe olmadan da şehri sevebilmeliyiz. Balat’ta bazı duvarlar selfie çekmek için dekor haline getirilmiş. Bunu hiç sahici bulmuyorum.

“Onca parayı herkesi eşit derecede eğitmek için vereceğiz ama sonuçta insanlar genetik olarak eşit değiller. Eğitimdeki başarısızlığın, eğitime erişimde eşitsizlik yüzünden olduğunu sanıyoruz ama bir gün herkes eğitime kavuştuğunda hala dökülenleri ve parlayanları karşımızda bulacağız.  Yani aynı eğitim farklı kişilerde farklı sonuçlar üretecek ve kalıtımsal bir eşitsizlik suratımıza tokat gibi inecek. Bugüne kadar yatkınlığı olmayanları gereksiz konularda yeterince eğittik. Dünyayı yakalamak istiyorsak artık en başından yeteneklileri bulup ona göre eğitmeliyiz.” Bu paragraf dikkat çekici, salgınla genetiği, gen dizilimini, üstün insanı daha çok konuşur olduk. Bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum. 

Özgeçmişimize değil, gen dizilimimize bakarak işe alınacağımız günler çok yakın. Bugün eğitim sistemi sorunlu ama gelecekte olacaklar da bir o kadar korkutucu. “Eğitim yeteneğimiz olmayan alanda bizi ne kadar ileri taşıyabilir? ve “yeteneğimizin olmadığı alandaki eğitim gerekli midir?” Öte yandan yeteneğimizi genlerimizden belirleyip bizi hayalini kurduğumuz eğitimi almaktan alıkoyarlarsa bu doğru mu olur? Yeteneğin sınırı nerede başlar? Bu sorular aklımı hep kurcalar. Romanda da sizin aklınızı biraz kurcalayacağım.

Sırada ne var, yeni roman fikirleri şimdiden oluşmaya başladı mı? 

Evet. Bir sonraki romanımda Beyoğlu’nda olacağız. Romanın çatı fikri oluştu ama benim türümde yazan bir yazar için kurgunun oturabilmesi okumaya, gezmeye, uzmanına danışmaya ve bol bol hayal etmeye dayanıyor.

Son olarak, sizce İstanbul’un Hayaletleri‘ni kimler okumalı? 

Gizemli coğrafyalarda geçen, akıcı ve çok katmanlı romanlar yazıyorum. İstanbul’un Hayaletleri’nde ana fikir tek olsa da detaylar çok zengin. Romanımı tüm macera severler okuyabilir. İstanbul’un su tünellerinin ve sarnıçların gizemli dünyasına dalmak isteyenler okuyabilir. Da Vinci ve Mimar Sinan’ı sevenler okuyabilir. Çuhacı Han’daki kuyumcu ustalarının dünyasına misafir olmak isteyenler okuyabilir. Kentte yaşayan evsizleri merak edenler okuyabilir. İstanbul’un köle pazarlarını ve mezar taşlarını öğrenmek isteyenler okuyabilir. Yaratıcılığın genetik kökenlerini merak edenler okuyabilir. Romanın size nereden dokunacağı size bağlı.

Sayım Çınar

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments