Egoist okur

Zavallılar’ı niçin okumalı?

Alasdair Gray’in Zavallılar romanını beyazperdeye uyarlayan Yorgos Lanthimos’un -nedense- atladığı çok mühim kısımlarından bahsedeceğim bu yazıda. En basitinden kitapta kahramanın bizzat Alasdair Gray tarafından çizilmiş portresinin altında neden “Bella Baxter” değil de “Bella Caledonia” yazıyor olabilirdi mesela? Sonra Gray niçin kahramanımızı anlatırken “Geleceği parlak bir ulusun emekleme günlerinden” söz ediyordu. Bella neden durmadan “Bana daha çok mazi gerek,” diye kederleniyordu? Şair Puşkin ile Bella’cığımızın ne alakası vardı? Kendi ülkelerinin öyküleri ve şarkılarıyla ilgilenmeyenler niçin yarım insan sayılmalıydı? Sorular çok ama kitabı doğru düzgün okuyan pek yok. Ama siz okuyun lütfen. Ve bu fazlasıyla siyasi, epeyce de feminist romanla ilgili kendi sorularınızı üretin. (Alasdair Gray bunun için bize yeterince malzeme veriyor.)

Küçük bir ek: Bella’nın genelevde çalıştığı kısımları feminizme aykırı bulanlara, tıpkı Alasdair Gray gibi aynı zamanda mizahçı da olan bir edebiyatçıyı, İrlandalı Jonathan Swift’i hatırlatmak istiyorum. Swift “Alçakgönüllü Bir Öneri” adlı makalesinde İrlandalı yoksul çocukların, ailelerine ve memleketlerine yük olmalarını önlemek için “alçakgönüllü” bir öneride bulunmuş ve bu çocuklardan gıda olarak faydalanılırsa, yani halk et yerine çocukları yerse hem nüfusun azalacağını hem de açlık sorununun çözüleceğini belirtmişti. Evet, aykırı bir mizahçıydı, evet rakipsiz bir taşlama ustasıydı ama kimse Swift’in önerisini ciddiye alarak onun insanlık dışı bir şey söylediğini düşünmemişti. Bir yaraya parmak bastığı o kadar aşikardı ki.

Zavallılar
Oylum Yılmaz: “Fantastiğin sansürü yoktur!”

Alasdair Gray’in Zavallılar romanını neden okumalı?

Metaforların adamı Yorgos Lanthimos, hikayeden çok kavramlara önem vermesi açısından Peter Greenaway’in, modern hayata yönelttiği sıkı eleştiriler açısından da Michael Haneke’nin mirasçısı sayılabilir. (Greenaway ile Haneke’nin birbirinden çok başka iki yönetmen olduğunun farkındayım ama az sonra anlatacağım meseleye uyuyor bu başkalık. Çünkü Zavallılar’da bu iki yönetmen birleşiyor ve üçüncü bir yönetmenin, Lanthimos’un bünyesinde özel bir karışım, bir nevi Frankenstein’ın yaratığı haline geliyor. Tıpkı esas karakterimiz Bella Baxter gibi…)

Sırası gelmişken söyleyeyim bitsin: Yer yer H.G. Wells’in Dr. Moreau’nun Adası romanına benzese de Zavallılar’ın esas ilham kaynağı Mary Shelley’nin Frankenstein’ı. (Romandaki hekimin adının Godwin olduğunu unutmayalım. Mary Shelley’nin evlenmeden önceki soyadı da Godwin’di. Tabii korkunç zeki biri olan Alasdair Gray, Godwin adını öyle harikulade bir biçimde kullanmış ki, romanı bu Tanrı göndermesiyle birlikte Mary Shelley’e tam bir saygı duruşuna dönüşmüş.)

Filme dönersek, ben sevdim aslında. Bella’nın minik bir bebek olarak paytak paytak yürüyüp agu gugu konuşmasını, daha sonra her şeyden yakınan öfkeli bir yeni yetme olmasını, en sonunda da “tam” bir kadına dönüşmesini hatta bedeni aynı kalırken ruhunun yaşlanmasını izlemek zevkli geldi bana. Yönetmenin insan ruhunun karanlığına bakmasını da, insanlığın gidişatına dair abartılı kötümserliğini de leziz buldum.

Fakat tabii uyarlandığı romanı okuduktan sonra filme sevgim epey hafifledi. Alasdair Gray’in feminist bir bakışla kaleme aldığı ve Avrupalı kibrini ve emperyalizmini yerden yere vurduğu ters köşe Frankenstein hikayesi Zavallılar, bir roman olarak gerçek bir başyapıt çünkü. Lanthimos’un filmiyse, seyri zevkli olmakla birlikte, Gray’in seveceği bir çalışma kesinlikle değil.

Şimdi romana geçebiliriz. Tabii bu çokkatmanlı ve hangi yolu seçeceğini okura bırakan romanla ilgili kısa tutabileceğim bir yazı yazamayacağım için ilginç bulduğum birkaç noktadan bahsetmekle yetineceğim…

Çekici bir masumiyet, güçlü bir siyasi idealizm

Zavallılar romanı, iki bölümden oluşuyor… İlk bölümde, İskoç halk sağlığı görevlisi Archibald McCandless’ın çöpe atılmış günlüklerini okuyoruz. İkinci bölümdeyse McCandless’ın yarattığı Bella Baxter efsanesi çürütülüyor. Burada Dr. Victoria McCandless devreye giriyor ve kocasının maço bir kıskançlık ve kibirle yazdığı günlüklerinin palavradan ibaret olduğunu söyleyerek bize gerçek hikayeyi anlatıyor. (Lanthimos’un filminde ne yazık ki bu ikinci bölümden bahsedilmiyor, yani Victoria McCandless’a kendini anlatma ve hakkındaki rivayetleri düzeltme imkanı sunulmuyor.)

McCandless’ın, yetişkin bir kadın bedenine nakledilen bebek beyninin, cinsellik dahil her şeyi yaşayarak öğrenmesine dair tanıklığını anlattığı bölümleri okumak kuşkusuz şoke edici. Neyse ki, Bella Baxter’ımız jet hızıyla büyüyor ve yetişkin bir kadın görünümüyle okula gidemeyeceğinden dünyayı tanımak için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Okumanın şahaneliğini keşfettikten sonra da kendi yolunu kendi çizecek güce sahip oluyor. Arzularının peşinden gitmekte öylesine kararlı ki, toplum tarafından baskı altına alınması ya da engellenmesi imkansız. Onu kimse aşağılayamaz, utandıramaz, şekillendiremez… Müthiş çekici masumiyeti ve sosyal şartlanma eksikliğinden kaynaklanan güçlü siyasi idealizmiyse onu ileriye taşıyan şeyler. (Glasgow Üniversitesi’nden mezun ilk kadın hekim olduğunu, herkes tarafından alay konusu edilmesine rağmen sosyalist ilkelere dayalı bir klinik açtığını romanın Lanthimos’un görmezden geldiği ikinci bölümünde öğreniyoruz.)

Bella Baxter yahut “Geleceği parlak bir ulusun emekleme günleri”

İskoçya’nın bağımsızlığı için mücadele etmiş bir sosyalist olmasının ve yazdığı romanların yanı sıra Alasdair Gray, müthiş yetenekli bir ressam. Zavallılar’ı da diğer bütün kitapları gibi bizzat resimlemiş. Hem de ne resimlemek! Aralara krokiler, anatomik grafikler, farklı elyazılarıyla yazılmış mektuplar falan girerek girift bir yapı oluşturmuş. Karakter çizimleriyse onun zihninin içinde dolaşmamızı sağladığı için ayrıca çok kıymetli. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz Bella Baxter’ın bana romana dair çok önemli bir ipucu veren portresi. Portrenin altında “Bella Caledonia” yazıyor. Dikkatinizi çekerim; Bella Baxter değil, Bella Caledonia… Eh, koca Alasdair Gray’in yanlış yazacak hali yok ya. O halde bakalım neden böyle yazdığına…

“Caledonia” eskiden İskoçya’nın kuzeyini anlatan Latince bir terimmiş, günümüzdeyse ülkenin tamamını anlatan şiirsel bir ifade haline gelmiş. “Sağlam tabanlı, dayanıklı” gibi anlamlara da geliyormuş. Eh, “Bella” da güzel demek olduğuna Bella Caledonia’yı, “Güzel İskoçya” diye çevirebiliriz.

Romanın ana teması da zaten tam olarak bu. Bella Baxter, Alasdair Gray’in İskoçya’sından başka bir şey değil.  Gray’in çizdiği portrede, dolgun hatları ve heykelsi bir güzelliği olan, omuzlarına pötikare bir şal atmış Bella Caledonia’nın arkasında biten İskoçya’ya özgü deve dikenlerini, yabanıl kırlıkları ve Forth Köprüsü’nü görmemiz de hiç rastlantı değil. Gerçi çok geçmeden bu şahane görünümün altında trajik bir hikaye hatta bir canavar olduğunu öğreniyoruz, o da ayrı konu.

Biraz araştırınca Alasdair Gray’in İskoçya’yı Niçin İskoçlar Yönetmeli adlı kitabında İskoçya’yı bir kadın olarak anlattığını öğreniyorum: “Bir kadın biçiminde tasvir edilse, başının normalin çok üzerinde gürbüzlükte bir bedene boyundan bile uzun bir boyunla bağlı olarak çizilmesi gerekirdi. Eh, nihayetinde İskoçyalılar böyledir; başka bir sürü uzvu ve iç organı yönetmesi gerektiği için kendilerini pek de umursamayan uzak bir kafanın emirleri olmadan hiçbir şey yapamazlar.”

Anlayacağınız, Gray’in kadın görünümünde hayal ettiği İskoçya’nın hem “boyundan uzun bir boynu” var, hem de “normalin çok üzerinde gürbüzlükte bedenini” idare eden uzak bir beyni. Varlığını İngiliz idaresi altında sürdürmenin İskoçya’yı dönüştürdüğü şey, işte bu deformasyon. Tarihiyle bağını kaybeden İskoçya, Gray’e göre, iki kimlik arasında bölünmüş, deforme olmuş bir canavar gibi adeta.

Fakat tabii beyni bedeninden genç olan ve “Bana daha çok mazi gerek,” diyen güzel ve bebeksi Bella’yı seviyor Gray, hakkında olumsuz şeyler söylemiyor. Kim bilir, yazarın birçok makalesinde yer verdiği şu ünlü slogandaki gibi, Bella’nın başlangıçta bebek olan beyni gerçekte “geleceği parlak bir ulusun emekleme günlerini” temsil ediyordur, olamaz mı?

Mazisi olmayan kadın, mazisi olmayan ülke

Alasdair Gray’in eklektik üslubu, anlattığı hikayeyle eşsiz bir uyum içinde. Yani tıpkı Mary Shelley’nin romanında Frankenstein’ın yaratığının farklı bedenlerden parçaların birleştirilerek oluşturulması gibi Zavallılar da farklı üslupların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir yapıt. Yani üçüncü şahıs anlatımı akarken hop, birinci şahıs anlatımına geçiliyor, araya günlükler, hatıralar, mektuplar, haberler, broşürler falan giriyor.

Beyni yetişkin bir kadının bedenine nakledilen Bella’nın eksikliğini en çok hissettiği şeyi anlattığı kısımlar, bana göre romanın da en dokunaklı kısmı. Bella’cık, olmayan çocukluk ve gençlik anılarına sahip olmayı her şeyden çok istiyor. “Ben ancak yarım bir kadınım,” diyor mesela, “Yarım bile değil hatta, çünkü çocukluğum yok. Küçük kız’lık yok, ilk aşk’ın genç düşleri yok… Hayatımın koca bir çeyrek yüzyılı kayboldu, kırıldı, gümledi, mahvoldu. Birkaç küçücük anı çalıyor, çınlıyor, çarpıyor, çıngırdıyor, takırdıyor, tangırdıyor, dingliyor, dongluyor, gongluyor, banglıyor, tınlıyor, yansıyor, uğulduyor, detoneleşiyor, titriyor, aksediyor, yankılanıyor, şu zavallı boş kafatasımda sözler halinde sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler, sözler dolaşıyor sadece, bazı küçük şey!eri çoğaltmak için… Fakat olmuyor. Bana daha çok mazi gerek, Mum. Nil’deki gemide tek başına yolculuk eden güzel bir kadın vardı ve birisi ‘Bu, mazisi olan bir kadın,’ demişti. Ah, nasıl da imrenmiştim o kadına.”

Mazisi olmayan Bella, tıpkı bir zamanların kendi tarihleri yerine İngiliz tarihini öğrenmek zorunda kalmış İskoç toplumunu andırmıyor mu? Sırf İskoçyalılar değil tabii, Bella’yı benzetebileceğim ulus çok aslında. Onu da başka sefer konuşuruz. (Ünlü YouTuber yazarın sandığı gibi “mam” diye okunmuyor buradaki Mum çünkü zaten Türkçe bir kelime bu. Bildiğimiz yanan mum işte. Mum’un İngilizcesinin Candle olduğunu düşünürsek, Bella McCandless’a gayet anlaşılır sebeplerle “Mum” diyor. Tıpkı Duncan Wedderburn’ü de “evlenilecek adam” sayması gibi. Biliyorsunuz, “Wed”, İngizce evlenmek demek, Bella’cığımız da Wedderburn’ün soyadındaki Wedder’i “Evlenici” olarak yorumluyor. Eh, Wedderburn de en çok seks peşinde olduğuna göre düz mantıkla Bella için seks yapmak evlenmekle bir oluyor. Kim bilir belki haklıdır da.)

Kendi ülkelerinin öyküleri ve şarkılarıyla ilgilenmeyenler

Son olarak romanın sevdiğim bir başka kısmında gene Bella’ya kulak verelim:

“Artık Shakespeare gibi yazmayacağım. Bu yüzden yavaşlamak zorunda kalıyorum. Gezdiğim tüm ülkeler içinde bana en çok uyanlar ABD ve Rusya. İnsanlar yabancılarla konuşmaya daha hazır gibi görünüyor. Bunun nedeni onların da benim gibi pek geçmişlerinin olmaması mı? (…) Bana ruletten, özgürlükten ve ruhtan söz eden bir Rus, Rusya’nın ABD kadar genç bir ülke sayılması gerektiğini çünkü bir halkın yaşının, ancak edebiyatının yaşı kadar olduğunu söyledi. ‘Bizim edebiyatımız sizin Walter Scott’unuzun çağdaşı Puşkin’le başladı,’ dedi. ‘Puşkin’den önce Rusya gerçek bir ulus değildi, hükmedilen bir bölgeydi sadece. Aristokrasimiz Fransızca konuşurdu, bürokrasimiz Prusyalıydı ve tek gerçek Ruslar, yani köylüler, hem hükmedenler hem de bürokratlar tarafından hor görülürdü. Sonra Puşkin, halktan bir kadın olan bakıcısından halk masallarını öğrendi ve buradan etkilenerek yazdığı öykülerle şiirler, dilimizle gurur duymamızı; trajik geçmişimizin, tuhaf bugünümüzün ve muamma gibi geleceğimizin farkına varmamamızı sağladı. Rusya’yı bir akıl ülkesi haline getirdi, gerçek kıldı. O günden itibaren bizim de sizin Dickens’iniz kadar büyük olan Gogol’umuz, sizin Eliot’unuzdan daha büyük olan Turgenyev’imiz ve Shakespeare’iniz kadar büyük olan Tolstoy’umuz oldu.’”

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments