Egoist okur

Hindi Zahra, Brando ve Musa Dagh: Zevkinizi Fatih Akın’la geliştirin

Yönetmen Fatih Akın şu günlerde bir western filmi üzerinde çalışıyor. Nereden mi belli? İnternetin ünlü cinsel kültür dergisi Nerve’ün “Zevkinizi Geliştirin” sayfası için verdiği söyleşiden…

Gülenay Börekçi

Nerve dergisi editörlerinden Ray Rahman Temmuzda, Duvara Karşı ve Soul Kitchen filmlerinin yönetmeni Fatih Akın’ı “Arap ruhuyla Avrupalı bir üslubu harmanlayarak seks, uyuşturucu ve punk titreşimli hikayeler anlatan yönetmen” diye tarif ediyor. Şu sıralar western türünde bir film çekmeye hazırlanan Fatih Akın da ona son günlerde takıntı haline getirdiği filmlerden, okuduğu kitaplardan, üslup kaygısı taşıyan sinemacıları niçin sevmediğinden, hip-hop’un kökeaninde caz müziğinin olduğunu keşfedişinden söz ediyor. İşte Fatih Akın’ın listesi.

Marlon Brando’nun yönettiği tek film: One Eyed Jacks

“Western filmlerini severim. Şu sıralar ben de bir western üzerine çalışıyorum ve sürekli bu tür filmler seyrediyorum. Amerikan yapımı orijinaller, Avrupalı hatta Türk yapımı olanlar… İçlerinden birinden özellikle etkilendim. Marlon Brando’nun yönettiği 1961 tarihli One Eyed Jacks’i yıllar önce seyretmiştim, ama yeniden seyrettiğimde resmen uçtum. Aslında Stanley Kubrick yönetecekmiş. Fakat Kubrick’le Brando bir türlü anlaşamadığından aktör sonunda filmi kendi yönetmeye karar vermiş. Ortaya müthiş bir iş çıkmış. Bilirsiniz, normalde kovboy filmleri çöllerde, dağ tepelerinde, kanyonlarda, ıssızlıkta geçer. Bu filmin fonunda ise Pasifik Okyanusu var. Brando dalgaların tam istediği kıvama gelmesi için ekibi her gün saatlerce bekletiyormuş. Tıpkı sörfçülerin yaptığı gibi. One Eyed Jacks’te ışık, dalgalar ve Brando’nun kostümü şahane, bir tabloya bakar gibi hissediyorsunuz kendinizi. Daha önemlisi, Brando’nun spagetti western terimi yokken bu türün tüm kurallarına uygun bir spagetti western çekmiş olması. Bilirsiniz, popüler kültürde spagetti western’lerin ikonu Clint Eastwod’dur. Meğer Brando bu türü birkaç yıl önce yaratmış.”

Türk-Ermeni ilişkilerini konu alan ilk roman: Forty Days of Musa Dagh

“Bugünlerde Türkiye -Ermenistan ilişkilerine dair kitaplar okuyorum. Bunlardan biri, The Forty Days of Musa Dagh. Tam 950 sayfa. Bitmek bilmiyor, ara sıra hayatım boyunca bu kitabı okuyormuşum gibi hissediyorum. Dostum, inan bana, bu bir kitap değil, kütüphane. Franz Werfel çok yetenekli bir edebiyatçı fakat “Bak ben ne harikulade şeyler yazıyorum” havasına girmiyor. Nasıl yazdığından ziyade, yazdığı şeyle ilgilendiği belli. Doğrusu ben de üslup üzerinde kafa yoracak bir tip değilim, buna ne vaktim var ne de yeterli sabrım… Bu yüzden kuramsal kitaplar okumayı tercih ediyorum. Werfel’inki bir roman fakat tarihi gerçeklere dayanıyor ve iyi araştırılmış. Anlaşılan bu adam ev ödevini gayet iyi yapmış.”

Basit, kısa ve kolay yolun peşinde: The Outlaw Josey Wales

“Üslup yaratma kaygısındaki yönetmenlerden olmadım hiç. Yönetmen kendini bu kaygıya kaptırdığında ve filme kendi imzasını atmaya ihtiyaç duyduğunda, onu sıkıcı bulmaya başlıyorum. “Şahsi dokunuş” denen şeyden hazzetmiyorum. Clint Eastwood dokunmaz. Elinde bir senaryo vardır, “Bu senaryoyu en iyi şekilde filme çekmenin yolu nedir” diye sorar sadece. En basit, en kısa, en kolay yolu arar. Çok pratik, çok Amerikan… Hal böyle olunca, ben de Amerikalı olmak isteyebilirim. Pratik ol.  ‘Ah bakın, ben şu kamerayla neler neler yapabilirim’ türüden gösteriş numaralarına girişme! The Outlaw Josey Wales adlı filminde, Eastwood”un etkilendiği başka yönetmenlerin, özellikle de Sergio Leone’nin izleri görülüyor. Ancak onların yolundan gitmediği de ortada. İç savaşa, kızılderililerle ilişkilere dair konularda Amerikan gerçekçiliğine yakın durmuş.”

Cazın hafifliği ve flamenkonun gücü: Artie Shaw ile Hindi Zahra

“Bugünlerde caz müziğine merak saldım. Sanırım büyümekle ilgili bir şey bu. Oysa yetiyetmelik zamanlarımda hip-hop dinlerdim. Şimdi düşünüyorum da hip-hop’un kökenlerini araştırınca zaten karşımıza caz çıkıyor. Artie Shaw sanki benim hayatımın soundtrack’ini yapmış. En melankolik parçalarında bile pozitif bir hava, bir hafiflik var. Yeni keşfimse Hindi Zahra. Fas kökenli müthiş bir besteci ve şarkıcı. Paris’te yaşıyor ama siyasi görüşlerinden ötürü şarkılarını sadece Arapça ve İngilizce söylüyor. Aslında benim müzik haritamda Fransa’nın pek yeri yok. Daft Punk ve Air gibi ilginç elektronik müzisyenlere rağmen… Öte yandan Zahra’nın Arap ve Avrupa soundlarını harmanlayan müziğini çok güçlü ve etkileyici buluyorum. Bence o sadece müzik değil. Flamenko gibi son derece fiziksel bir şey icra ediyor.”

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of