Egoist okur

Benim de nedenlerim var!

Burcu Yıldızer’le Egoist Okur sayesinde tanıştım. Yani daha görmedik birbirimizi, ama arkadaşız… Kalabalık Odalarda diye şu sıralar malum nedenlerden girilemeyen bir blog’u var. Arjantin tango seviyor. Okuyor, başkalarına anlamsız gelebilecek şeyleri merak ediyor, soru soruyor… Eh, bir de yazıyor elbette. Egoist Okur için ilk yazısı epeyce hüzünlü ve matrak. İçinde, özgür bırakmaya bir türlü cesaret edemediğimiz “de” ekinin ağzından bir bölüm bile var: “Oysa ben bağlanmak nedir bilmem. Bağlandım mı ben, ben olmam.” Dedim ya, güzel yazı, okuyun.

Gülenay Börekçi

Bir pazar sabahı, önce kulaklarımı tıkadım sonra telefonumu kapattım ve eşiğinden nasıl adım attığımı hatırlamamak için evin üzerini örtüp, hızla dışarı fırladım.

Pazar sabahının kendine ait sesleri olurdu eskiden. Uyusam bile o ses uyandırırdı beni koca evin tek insanlık odasında. Alışmıştım. Bu yüzden diğer sevdiğim bütün alışkanlıklarım gibi yokluğu huzursuzluk veriyordu. İnsan kendi dünyasının girişini başka ellere teslim ettiğinde, bulunduğu yerin bir önemi kalmıyordu. Böyle bir anda saklanmış, her şeyden uzak durmuş, sahte bir umursamazlık maskesiyle yıllarca dolaşmış olmak da hiçbir işe yaramıyordu. Size ait ama artık sizinle bir ilgisi kalmamış duygular. Hiç kimseye benzemeyen…

Bazı akşamlar, yorgun argın geçtiğim koridorların karanlığını aydınlatmak için kullandığım ve onunla tek bağlantım haline dönüşen telefonumu, odada unuttuğum olurdu. Aklım onda kalırdı. O seste… Duvarlara dokunarak giderdim böyle zamanlarda. Dokunmak en güzel yol göstericiydi ne de olsa. Yatağa uzanan birkaç adımlık gösterimde kadifemsi dokuyu tutana kadar ilerlerdim. Önceden dokunup da parmak uçlarıma anlattığım hiçbir şeyi unutmuyordum. Böyle böyle, yüzüm de ellerim de alıştı karanlığa ve bir de unutamadıklarım.

Nihayet yatağımdayım. Yatağım hep bir imlâ hatası. Bir türlü düzelmeyen, düzenlenemeyen, kendi çocuksu nevresimlerinde gecenin loş saatlerini bekleyen, beden bilgisinden sınıfta ha kaldı ha kalacak, hatalarla dolu bir yazılı kâğıdı. Onlar sormuş ben cevaplamaya çalışmışım. Kâğıdın her yanına serpilmiş silgi parçalarından ne kadar uğraştığımı anlayabilmeniz zor değil. Hayır, onlar mürekkeple yazıyorlar; bense aça aça tükettiğim kurşunkalemin izlerini temizlemekle meşgulüm bu sınavda. İnsanın kendi izlerini, bir çokluktan devraldığı kalıntılarını ortadan kaldırmaya çalışması daha zor değil midir? Artıklar hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmaz. Silgiyle aramdaki bu amansız uğraşımın boşuna olduğunu biliyorum. En azından deniyorum. Denedim. Yine de hatalardan devamlı bir sınıfta kalışın öyküsünü daima yaşıyorum. Tamam tamam, sizin de bildiğiniz gibi kötü bir öğrenciyim. Yine de yatağımın içindeki sesleri itinayla dinlemeye devam ediyorum.

Çoğu zaman yastığa kapaklanmış “de” ekinin çığlıklarını duyarım. “Benim de” diye başlar cümleye ama sonra, birdenbire devreye giren gözyaşları imha eder odanın karanlığına bırakılmış kelimeleri. Devam edemez. Sonu bir türlü gelmez “de” ekinin. Çünkü nereye bağlanacağını bilerek yola çıkılmış, kurgusu gerçeklikle meşru kılınmış o anlamın, yeri yoktur gelip de gidenlerin dünyasında. “De” ince ince erimeye başlar. Bir koltuk, eskilerden bir müzik, kalemin kâğıda doğru duran eğimi, tüketilen kahveler tanık olur orada olup bitenlere. Dokunmuştur o bir defa sana. Teninin ıslak çukurlarını görmüş, seni nereden tutacağını ilk günlerde iyice kavramış, anahtarın üzerindeki dişleri iyice ezberlemiş, tanımıştır. Kimi zaman “de” ‘nin bu haykırışına bir kelime daha eşlik eder. Hepinizin de yakından tanıdığı, bir anlatımın (açıklamanın belki de daha doğru) ilk cümlelerini duymanıza yardımcı olacak ve sonuna mutlaka işaretler arasındaki en çıkmaz şekli kondurtacak o kelime. “Neden?”

Bundan sonra yaşanacaklardan kim sorumlu olacak bilemiyorum. Çünkü “de” eki öfkelenmiştir bir defa. Cümleden atılsa /da/ her şey yine yerli yerinde kalmayı başaracak kadar hatasızdır. Doğru bir yer edinmiştir kendisine. Durup dururken bu “Neden” de nereden çıktı öyle değil mi?

Bazılarınız bilmiyorsa ben söyleyeyim. “De” ekimiz bir köşeye çekilmiş, gizli gizli gururlanıyor da bu duruma. Ne de olsa, nereden çıktığını sorguladığımız “neden” de ona sıkı sıkıya bağlıdır. Hâlâ fark etmediniz mi?

Sen de en az onun kadar başına buyruk değil misin? Ama yine de hatalısın. Üzülme! Hem dilbilgisinden hem de beden bilgisinden sınıfta kalan, kalacak çok dostun olacak bu hayatta. Hep beraber bir kulübün müdavimleri olmamanız için bir engel yok. Sırf bunun için bile sevinmelisin. Unutmadan, “da” ekinin de bu hikâyedeki rolü büyük. Çoğunuz onu anlamayabilirsiniz ama onun da söyleyeceklerinin olduğuna eminim. Bu defa yardımcı olmayacağım. Nasılsa o da kendisini en az “de” eki kadar iyi biliyor. Hem biraz köşeye çekilip olanları izlemek hiç de fena olmazdı öyle değil mi?

Sonunda bana da söz hakkı verildiği için mutluyum. Nasıl da gözden kaçacak kadar bir kenara itildiğimi bilemiyorum ama birçoğunuzun da bana meydan okumasını anlayabiliyorum. Çünkü siz hep o aitlik duygusunun kölesi oldunuz yaşamınız boyunca. Bağlı olduğunuz yerin bilinmesini, adresinizin açık açık belirtilmesini istediniz. Yataktaydınız, okuldaydınız, bir arkadaşınızla bardaydınız ya da uzandığınız koltukta kitabınızı okuyordunuz. Sizi bulunduğunuz yerlerde hiç rahatsız etmek istemedim. Ama siz o rahatsızlığı çoğu zaman kendi kendinize verdiniz. Nasıl mı? Anlatayım.

Meselâ ben bağlanmanın ne kadar kötü olduğunu size ne kadar söylesem de fayda etmedi. İlla “yatakta” olsun istediniz birlikteliklerinizde. “Yatak da” olmalıydı. Çok uğraştım. Varolduğumdan beri kendimi ifade etmeye çalıştım. Yok saydınız. Beni hiç anlamadınız. Arada benim de duygularımın olduğunu fark edenleriniz olmadı değil. Onların yeri bende ayrı. İtinalı davrandılar bana karşı, elbette bunu inkâr edemem ve ben de elimden geldiğince yanlarında oldum. Yine de hepinizi bir kefeye koyamadım. Oysa ben bağlanmak nedir bilmem. Bağlandım mı ben, ben olmam.

Umarım maruzatımı layıkıyla yerine getirebilmişimdir. Şimdi huzurlarınızdan ayrılıyorum. Benim derdim bağlanmaması gerekenlerledir. Bu böyle bilinsin!

Her defasında tekrar eden cümlelerin arasına gizlenmiş aynı kavgaydı. Sonbahardan kışa, bir sonraki bahara ve yaza kadar uzanan kararlar listesi hiç değişmiyordu. Biri gelir, hayatına girer, biraz eğlenirsin gider. Öteki gelir, hayatını ele geçirir, düşüncelerine hapsedersin gider. Bir diğeri gelir, seni çepeçevre kuşatır, hayatından çıkmasın “bu defa doğru olsun” diye düşlersin o da gider. Gitmek, sanki yeryüzünün çekimli hali gibidir ve çoğumuz için çekimden öte çekilmezdir. Oysa olumsuz değildir; nedense gelmek, hep daha olumlu bilinir.

Bütün bunları yazmak için benim de nedenlerim var. Ben de aynı yanılgıların peşinden koşuyorum. Pazar sabahlarını her geçen gün biraz daha çekilmez kılmak için elimden geleni yapıyorum. Bu yüzden çoğu zaman yastığa kapaklanmış “de” ekinin ve sonrasında hiç sektirmeden kendini belli eden “da” ekinin çığlıklarını duyarım yattığım yerden. Çünkü insan böyle baş edilmez düşüncelerin içinde boğuşurken neye saracağını şaşırıyor.

Yatağımı bir imlâ hatası olarak görüyorsam benim de avazım çıktığı kadar bağırmaya hakkım var. İşte böyle böyle, yüzüm de ellerim de alıştı karanlığa ve bir de unutamadıklarım.

Peki ya sesimi duyan var mı?

Burcu Yıldızer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
10 Responses to “Benim de nedenlerim var!”
  1. Güldem says:

    Merhaba,
    Sesini duyan var :o
    Sana itinayla davrananlardan biri olmaya çalışıyorum sevgili “de” ve hatta “da” :o Umarım başarabiliyorumdur.
    Eline sağlık Burcucum; zevkle okudum.

    Gülenay Hn.,
    Kusura bakmaz ve yanlış anlamazsanız dikkatimi çeken bir şeyi belirtmek isterim yazının etiketleri ile ilgili. Etiket, “burcu yıldızer” olmasın sakın? Gözüme çarptı, uyarmak istedim. Site için tebrikler, severek okuyorum.

    • gulenay says:

      ne demek yanlış anlamak, iyi ki söylediniz tag’deki hatayı, düzelttim. sanırım insanın aynı anda bi sürü şeyi birden düşünmesi bazen böyle hatalara sebep oluyor. burcu o tabii, bizim sevgili burcu yıldızer’imiz :)

      • burcu yıldızer says:

        Vee en büyük teşekkürüm Gülenay Hanım’a elbette. Değer verip yazımı siteye koyma nezâketi gösterdiği için…
        Yüzümde bahar çiçekleri açtı resmen ))))

    • burcu yıldızer says:

      İtina da önemli bir kelime, en azından kendi adıma. :) Hayatın aceleci davranışlarını bazen biz de ona aynı şekilde davranarak karşılıyoruz. Önemli olan bunu geniş bir dilime yaymamak olmalı.

      Çok teşekkürler Güldemcim. Mutlu oldum.

  2. Dilek Vidana Tavaşoğlu says:

    Sevgili Burcu,

    Çok keyifli bir yazı, teşekkürler … Hem gülümseten, hem de yer yer iç acıtan desem yanlış olmaz herhalde…
    Eline, yüreğine sağlık.

    • burcu yıldızer says:

      Dilek Hanım burada olmak o kadar güzel bir duygu ki ben bunu gözlerim dolarak dün yazının eklendiğini gördüğümde yaşadım.
      Hele de okunuyor olduğunu görmek bambaşka bir güzellik.

      Teşekkür ederim.

  3. Esmir says:

    Sevgili Burcu,
    İç seslerini ve ruhsal dünyanı yansıtan ve bunları çok farklı bir uslupla kaleme aldığın yazını büyük bir keyifle okudum.. Kalemine ve içten yüreğine sağlık…

    Sevgilerimle…

Leave A Comment