Egoist okur

“İkimizin arasında, baharın başlangıcında…”

“Geceler gittikçe büyümeye başlıyor… Sabahlar küçülüyor. Zaman küçülüyor. Ocak bitiyor. Şubat koşuyor ve bir sabah uykudan doyarak bahara uyanıyorum. Geceliğim yok. Üstelik ürpermiyorum da. Omuz başlarımda sevilmiş bir kadın. Saklanmıyorum. Sana sarılıyorum. Geceyi sabaha bağladığımız bir günde artık rüya görmüyorum. Ömür, baharla başlıyor.”

Burcu Yıldızer

burcu yildizer egoistokur baharin baslangicinda 1

Her sabah aynı müziğin sesini duyuyorum. Sözleri yok. Bir önceki geceden üzerime sinmiş cümlelerin tok sesi, vurdukça vuruyor kalbime. Kim o diyorum. Ses yok. Üstelik aylardan ocak, dışarıda soğuk mu soğuk bir İstanbul sabahı. Soğuk ilk önce omuzlarıma vuruyor. Geceliğimin sağ askısı dirseğimden aşağıya kayıp gitmiş. Ürperiyorum. Omuz başlarımda çekingen bir kadın. Saklanıyor. Göğüslerime doğru kapanıyorum. Neredeyse kendime sarılacağım.

Sonuna yaklaştıkça elden ayaktan kesilmiş yolculukların hemen ertesinde, uyanıyorum. Rüyalar bir şeyleri anlatmaya çalıştıkça aynı soruyu soruyorum: “Hani, o nerede?”

Kendi sesimi duymaya iyice alıştım. Bir süre sonra insan, kendisinden bir başkasını daha yaratmayı başarıyor. Eğer yeteri kadar aynı müziği duymuşsa ve rüyalarında hiç kimseye benzetemediği o yüzü görüyorsa yalnızlığı tuhaf bir şekilde parçalanmaya, hayalleri konuşmaya ve sağ yanında -aslında bomboş- duran yastığa dayanmış birinin varlığıyla yaşamaya başlıyor. Kayıp bir parça…

Müzikse kaldığı yerden hâlâ devam ediyor. Bölünmüyor. Uykudan tam anlamıyla uyanacağım ana kadar da susmayacak. Çünkü her sabah hep aynı şey oluyor. Kalkıyorum.

Evin odaları arasında gidip geliyorum, gidip geliyorum. Durmaksızın. Aklım bir türlü toparlanmak bilmiyor. Sonsuz bir kelime gibi uzayıp gidiyor zaman. Yakalayamıyorum.

Sonra saatler yolu gösteriyor, kapıyı açıyorum. Kilidin yerini iyi biliyorum. Her gün beş defa aynı anahtarları, kemiklerime batan arsızlıklarına rağmen parmaklarımın arasında sola, hep sola çevirerek evi belledikleri yerlerle kavuşturuyorum. Alt kat biraz nazlı. Toplandıkça dağılır gibi… Onun aşkı da böyle diyorum; önünde sonunda kavuşacağını bilmesine rağmen oraya yerleşmemek için elinden geleni yapıyor. Sonra ansızın toparlanıyor. Mutlu son. Üst kat yerine razı. Hiç bekletmiyor. Anahtarların hiç sızlanmadan yuvasında dönmeye hevesli hareketlerinden, kendilerine kurdukları iki katlı dünyadan payımı alıp yola çıkıyorum.

Yürüdükçe günler de yürüyor. Sokaklardaki telaş, sürekli değişen hava sıcaklığıyla artıyor. Aynı zapt edilmez merak, aynı müzik, aynı sabah, aynı bekleyiş. Değişmiyor. Akşamlara yaslanıyorum. Geceler küçülüyor. Bütün bunlar belki de büyüyen bir kavuşmanın izleridir. Belki de o sonsuz kelime, yüzü belirsiz rüyalar, o müzik eşikte bekleyen aşkın henüz dillendirilmemiş sesleridir. İnsanın sebep arayan hayalleri de olmasa aşk büyür müydü hiç diyorum. Kendimle konuşmayı artık istemiyorum.

Gözlerimi kapatıyorum. Ellerim kitaplarımın başucunda. Ocak ha devrildi ha devrilecek. Yirmi beş gün yaşamış. Koltuğun pencereye yakın tarafındayım. Sessizliğin yeşerişini dinliyorum. Her şey yerli yerinde. Okuduğum kitaptan arta kalan cümleleri düşünüyorum. Bir süredir uzun uzun kalamıyorum aynı yerde. Yazılanlardan sıyrılıyor ve soluğu anında kendi dünyamın içinde alıyorum. Bu defa zorluyorum. Başkasının hayalinde kalmak istiyorum. Olmuyor. Alıntıların arasında dolaşırken nasıl olduğunu anlayamadığım bir halde kitabın sayfaları ellerimin arasından kayıp gidiyor. Kısacık bir uyku halinde belki de… Uzandığım yerden doğruluyorum. Odanın içinde titreyen bir ses. Cevap veriyorum. Kirpiklerim şaşkın.

Her sabah duyduğum o müzik, gecenin hayli ilerlemiş bir vaktinde ansızın kelimelere dökülüyor. Duyuyorum. Uzun uzun anlatıyor. Soruyor. Gülümsüyor. Kızıyor. Bekliyor. Nefesimden içime girip yayıldıkça yayılıyor. Eskiden, çok eskiden iyi bildiğim bir şehrin içinden uzanıp ellerime dokunuyor.

İçimde çoğalan, ezilen, karışan, yükselen seslere dalıp gidiyorum. “Herkesin bu hayatta iyi ya da kötü bir kafiyesi var.” demişti adını hatırlamadığım bir yazar. Sessizce onaylıyorum. Sen duymuyorsun. Gözlerim hâlâ dünyadan uzak.

Geceler gittikçe büyümeye başlıyor… Sabahlar küçülüyor. Zaman küçülüyor. Ocak bitiyor. Şubat koşuyor ve bir sabah uykudan doyarak bahara uyanıyorum. Geceliğim yok. Üstelik ürpermiyorum da. Omuz başlarımda sevilmiş bir kadın. Saklanmıyorum. Sana sarılıyorum. Geceyi sabaha bağladığımız bir günde artık rüya görmüyorum. Ömür, baharla başlıyor.

Uzun uzun yağmur yağıyor. Sokağa çıkıyoruz. Birazdan karşı caddede gözümüze çarpan bir cafeye oturup kahve içeceğiz. Muhtemelen vakit dar. Vakit, dar. Dünden kavuşmuşuz. Bedenimde titreyen bir heyecan. Yüzümü rüzgârla karışmış yağmura tutuyorum. Bir yanımda sen. Diğer yanımda yol. Ellerim üşüyor. Oysa ellerim ellerinin içinde. Yukarıya, gökyüzüne doğru çekiyorsun sonra sol elimi. Yağmur parmaklarımı ıslatmış. Öpüyorsun. Ve sonra bir daha. Yağmur durmuyor. Sen durmuyorsun. Öpücükler yağıyor dudaklarından. Aklım caddeyi geçerken gelen otobüsün tekerleklerinde. Zaman diyorum, sadece birazcık zaman. İçim ne caddeye ne tekerleklere ne de birazdan bitecek zamana sığıyor. Otele biraz daha erken gitseydik diyorum meselâ. Oysa gitmemek de güzeldi. Hangi duygunun ucundan tutsam biraz eksik biraz fazla.

Yağan yağmurdan kaçmadan el ele yürüdüğümüz yolda sen gitgide büyüyorsun. Aşk büyüyor. Kelimeler büyüyor. Kimseler bilmiyor. İkimizin arasında, baharın başlangıcında, göğüs kafesimizin içinde biz, büyüyoruz.

Saat dördü birazdan vuracak. Tahta masanın bir ucunda sen bir ucunda ben. Aramızda kahvelerimiz var. Birkaç yudumluk. Gözlerine baktıkça nereye sığacağımı şaşırıyorum. Gülümsüyorum ama neye olduğunu bilmiyorsun. Aklımda geride kalmış bir ocak. Birazdan sokağın solunda bekleyeceğiz.

Yağmur hâlâ yağıyor. Soğuk. Üşüteceksin. Üşüteceğini biliyorum. Rüzgâr da var üstelik. Bahara girmişiz. El ele…

Sana bakınca hep iyi şeyler geçiyor aklımdan.

Burcu Yıldızer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment