Egoist okur

Perdeleri sıkıca kapattınız mı?

Bn şu birkaç ayda şunu öğrendim: Burcu Yıldızer olmazsa, Egoist Okur’un neşesi kaçar, yazma ve okuma şevki kırılır. O yüzden ondan minicik bir yorum geldiğinde bile kendimi mutlu hissediyorum. E-postaları günümü aydınlatıyor. Hele Egoist Okur logosuyla yaptığı t-shirt’ün fotoğrafını çekip gönderdiğinde kendimi nasıl mutlu hissettim anlatamam. Burcu yine Egoist Okur için yazdı. Uykuyla uyanıklık arasındaki bir alacakaranlıkta bir “bakış açısına âşık olma” halini…

Sonunda durdum. Ölümden ötede, seferlerin mola yerinde tıkandığı kalabalık bir zaman diliminde bekliyorum. Gittiğim her yerde bir şeylerin daha önceden söylendiğinin yankısı içimde saklanıyor. Bir mızrak saplanıyor seslerin içinden. Sıkıca gerilmiş yayın arkamda bir yerlerden bana karşı doğrultulduğunu hissediyorum. Bir ok hızla üzerime geliyor.

O ben değildim dedim. Her defasında. Uzun uzun. Bir caddede, odalarda, bazen bir dağın yamacında anlatmaya çalıştım. Bu yanlışı durdurmak için uğraştım. Yankı: “O zaman sen neredesin?” diye sordu. Sustum. Susmak çoğu zaman gerçeğin karışması… Herkes konuştu. Düzelsin diye. Kısacık bir akşamdı. Durdum. Ne yapsam da o ses çıkmazının derinlikleri arasından aldırmadan geçip gitsem diye düşündüm. Kısacıktı. Dalgakıranlar gibi boyun eğişimin, ona sarılmanın sonsuzluğuna aldandım. Bir bakış açısına göre sonsuz olabilirdi. Ben onu sevdim. O bakış açısını.

İyi ki geldiniz. Her şey öyle sıkıcıydı ki. Nerede kapalı kaldığımı ve nasıl olup da yolumun bu sokağa düştüğünü inanın hatırlamıyorum. Öyle çok şey gördüm ve yaşadım ki aslında gerçekten var mısınız, yanımda mısınız bunu bile bilmiyorum. O gece odadan dışarı çıkarken kaybettiğim uykumun peşinden sürüklenip duruyorum aylardır. Gördünüz mü?

Bazen kendi kendime, şu gördüğünüz yerde, o gece olanları durup düşünüyorum. Sanki hiçbir şey eski açıklığında değil. Eşyalar vardı sağımda solumda, irili ufaklı, tanıdık olmayan. Yürüyordum. Aralıksız. Gökyüzü dağınıktı. Bir şeylerin olacağı belliydi. Aklım o gece de karışıktı tıpkı bugünkü gibi. Çok üşümüştüm. Yalınayak olduğumu anımsıyor gibiyim. Kalın duvarları, ıslak zeminleri olan bir yerdeydim. Oradan çıkmak için uğraştım. Bir vurgunun tam ortasındaydım. İnsan kendi rüyasının içinden uyanmadan çıkabilir miydi? Ellerimle bedenimi kontrol ettim. Gözüm, yüzüm, bacaklarım yerindeydi. Bendim. Yürümeye devam ettim. Birden büyükçe bir karmaşanın, gürültünün içinden geçtim. Yarı karanlık bir duvar dibinde, bir kadınla bir erkeğin sessiz kavgalarını izledim. Kelimeler boşlukta yok olmuş gibiydiler. Yalnızca mimiklerini ve birbirlerine dönük ellerinin sertçe aşağı yukarı kalkıp inen hareketlerini görebiliyordum. Karanlıkta kalan yerlerine denk geldikçe, olanları kafamdan uyduruyordum. Kesik kesikti. Burası neresiydi? Neden bir başıma, bu ağustos gecesinde buradaydım? Olmamalıydım. Bir süre bekledim. Günebakan çiçeğinin uyanışı kadar…

Öyle sanıyorum ki bir apartmanın çatısında uyandım. Ya da herhangi bir binanın çatısı olduğunu düşündüğüm yerde. Şehir yıkılmış gibiydi. İnsanlar bulundukları binaların çatısındaydı. Sadece onlar mı? Arabalar, elektrik direkleri, ağaçlar, sokaklar, caddeler… Sanki her şey çatıdaydı. Gökdelenlerin yerdelen olduğu bir dünyada, yerin dibine doğru bir yükseklik içindeydim. Algının çöktüğü ters bir kurgu. Oturduğum yerden kalktım. Oturduğumu hatırlamadığım ama bir şekilde geldiğim yerden. Yeniden yola koyuldum.

Daha çok konuşmalısınız. Bildiğim bilmediğim her şeyden bahsedebilirsiniz. Saçlarınız ne kadar kırlaşmış. Uykularınız ne kadar da bölünmüş. Ben anlarım. Bakışlarınızdaki kelimeler soğuk. Gözlerinizin altına çöreklenmiş bu karanlık onlardan mı kalma? Onlar ve öbür şeyler… Artık hiçbir aldanışa kanmayacak kadar yaşadım diyenlerdensiniz değil mi? Kapılarınız yok. Her şey koca koca duvarlardan ibaret ve alabildiğine renksiz. Ama hayat büyük bir gürültüyle kovalar. Zamanı ölçemezsiniz. Hepsi hepsi koca bir yanılgıdır elde kalan. Rakamların esareti sizi boğar.

Perdeleri sıkıca kapattınız mı? Geldiğinizi bir gören olmasın. Biliyorum biliyorum, siz de aynı şeyi düşünüyorsunuz. Yani herkes kadar. Bitse de gitsek. Bu kovalamaca son bulsa ve sindiremediğimiz bu yaşama karşı daha fazla direnmek zorunda kalmadan kaybolsak. İnsan durdukça şüpheleri durmuyor. Büyüyor. Bu evham beni öldürecek. En çok da akşamüstleri yerleşiyor bu çetin duygu; korkmuyorum ama yine de kaçmak istiyorum.

Yola çıktıktan hemen sonra, bir süre çocukların gözlerinde saklandım. O sonsuz tekrara defalarca düşmekten yorulmuştum. Rahat rahat dinlendim. Kısa bir süre. Çocuklar yakalanmazlar. Meselâ bütün huzursuzluğunuzu yakan top oynarken üzerinizden atabilirsiniz. Ya da saklambaçın gürültülü yer bulma telaşında… Biri olmazsa diğerine giderim; ama mutlaka giderim. Tanır mısınız onları? Dilerseniz birgün, uyandığınızda, sizi onlara götürebilirim.

Sonra aniden hatırlamaya başladım. Her şeyi reddettiğimi düşündüm o yerde, sonsuz bir güç gelip içime yerleşiverdi. Direndim. Bir çeşit hızını kesmeyen düşünceler ordusuyla savaştım. Karanlığa düştüm. Ama insan hatırladıkça bütün kapalı ışıklar birer birer yanmaya başlıyordu. O sonsuzmuş gibi görünen duvarların içinden geçiyor, tanımadığı sokak başlarında dolaşıyor, ince bir uykunun üzerinde tıpkı bir cambaz gibi yürüyordu. Hiç bitmeyecek bir yolculuğun peşi sıra sürükleniyordu. Huysuz bir hikâye yazarının bir türlü barışamadığı uykusuzluğu sırasında, karman çorman bir kelime coğrafyasının içerisinde oradan oraya savruluyordu. Terk ettiğim geceye yeniden döndüm. Bir şekilde hikâyeye girmiştim. Bütün bunlar belli belirsiz, yanılgı da olsa oradaydım. Bir başlangıç mutlaka vardı. Karanlığın akışını değiştiren, geçmişten gelen bu şaşkınlığın ortaya çıktığı gecelerde, her şeyi yeniden anlatacak, yalan yanlış kökleri toprağından söküp atacak, dönüşü olmayan tek bir başlangıç. Ama neredeydi?

Aklım hep o gecedeydi. Herkes bir şeylerden bahsediyor, etraftan yayılan müzik sesleri soğuk bir suyun şok eden etkisi gibi başımdan aşağıya doğru duyuluyordu. Katlanamıyordum. Yeraltına giden müzik… Olsa olsa bir uyurgezerin bilinçsiz hareketlerinin sonucunda, es kaza konuşabilmişse kaybolduğu yerde, mırıldandığı bir cümledir. Anlamdır. Her cümle anlamlı mıdır? Ya da her anlam bir cümle midir? O gece tek kelime etmedim.

Büyük kelimelerden korktum. Ağzımdan çıkacak cümlelerin şu an ortasında bulunduğum yere gelmemi engelleyeceğinden ve belki olası bir sona beni hazırlayacağını bildiğimden sustum. Çünkü kelimeler her zaman senden önce geliyordu. Yola en önce çıkan ve o yolu en önce tamamlayan onlar oluyordu. Ancak susarsam, bu güçlü alfabenin harflerinden kendimi sakınırsam, kurtulabileceğimi sandım. Yapabildiğim tek şey yürümekti. Kısa kısa, uzun uzun yürümek… Ama insan yürürken yolun nereye düşeceğini bilemiyordu. Ve olsa olsa rüyadır tüm bunlar demek işimi kolaylaştırmıyordu. Çünkü rüya mağarasına giriş, zamandan ve mekândan bağımsızdı. O gece yeraltına giden müziği takip ettim.

Karanlık bir pasaja girdim. Benim için bırakılmış herhangi bir şey, bir iz bulabilmek uğruna geldiğimi düşündüğüm bu yerde onu gördüm. Kim olduğunu hatırlayamıyordum. Daha önce hiç karşılaşmadığıma emindim. Yine de bir şekilde tanışmış olmalıydık. Alt kattaydık. Sanki metrelerce yerin altındaydık. Etrafa baktığımda, karanlığın içerisinde büyük, görünmeyen bir kalabalık var gibiydi. Ama bizden başka hiç kimse yoktu. Bu yalnızca bir histen ibaret bile olsa birilerinin varlığını hissediyor olmak beni tedirgin etmişti. Kendime kızdım. Öncesinde olduğu gibi… Telaş içinde yukarı çıkmak için merdivenlere doğru yöneldim. İçimde bir yön duygusu vardı ama karanlık her şeyi ele geçirmişti. Basamakları göremiyordum. O geldi. Beni kucağına alıp merdivenlerden yukarı doğru çıkarmaya başladı. Ama o karanlığa meydan okurcasına merdivenleri hızla ikişer üçer çıkıyordu. Merdivenler uçsuz bucaksızdı. Bitmeyecekmiş gibi görünen bir yere doğru ilerliyorduk.

Bilmediğim koridorlara girdik. Birbirine açılan odalara. Her geçtiğimiz yerde bir evi geride bırakıyorduk. Bazen bir duvar dibinde, bazen koridorların orta yerinde bazı eşyalar bir görünüp bir kayboluyordu. Değişmeyen tek şey karanlıktı. Gösterişli, huzursuz, dağılmayan bir karanlık. Yürüdükçe yürüyorduk. Ben hâlâ kucağındaydım. O alabildiğine sessiz. Daha önce hiç konuşmamış gibi. Kocaman alnında derin izler taşıyordu. O beni taşırken ben de onun yüzünde yadırgamadığım bir tanışıklığın tanımını yapıyordum.

Sonra bambaşka bir kapıdan daha geçtik. İçeriden yükselen sevişme sesleri duyuluyordu. Birdenbire konuştu. “Açmaa, sakın gözlerini açma” dedi. Açmadım. Çaresizlikten boyun eğdim. Sonra bir kapı daha. Bu defa kapıyı ardımızdan kapattık. Birdenbire karanlığın içinden bir kadın belirdi. İkimiz birden şaşırdık. Daha önceden birbirimizi tanır gibi o şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemeyen iki arkadaş gibi şaşkınlıktan olduğumuz yerde durduk. Kadına burada ne yaptığını sordu. Kadın yalnızca “Çok yorgunum.” dedi ve kayboldu. Konuşmuştu. Aynı anda kapattığımız kapıyı biri araladı. Bir erkek. O an aklıma az önce geçtiğimiz odadan gelen sevişme sesleri geldi. Kadın kimdi? O erkek kimdi? Neden her şey bir belirip sonra anlamsızca ortadan yok oluyordu? Korkmuyordum. Fakat azar azar içimize işleyen bu gece, bu kapı geçitleri beni boğmaya başlamıştı. Nereye varacağını bilmediğim bu yolda, geride bıraktığım her şeyin oldukça uzakta kaldığının hissi ansızın bastırmıştı. Uzaktaydım. Uzakta olmak kötüydü. Geride ne bıraktığını tam olarak bilmese de insan, bir yanının bağlı olduğu yerden ayrılması duygusundan kopamıyordu. İçte bir gölge gibi takip eden, rahat bırakmayan o bağlılık şimdi bulunduğu yeri yadırgıyordu.

Tam da bu yüzden bir an önce kaçmak, karanlığı parçalamak, bu yanlışlığın, bana, ona, belki de hiç birimize ait olmayan bu görüntülerin içerisinden sıyrılıp yeniden yeryüzüne çıkmak ve aylardır sürüklediğim bu saçmalığa son vermek istedim.

Saatine baktı. Aklımı okuyormuşçasına: “Seni bu saatte hiçbir yere göndermem.” dedi. Aynı anda, kaybolan kadın da birdenbire karşıma dikilip: “Bir sürü oda var, birisinde kalırsınız. Ev biraz kalabalık ama olsun. Bir köşede boş bir yatak mutlaka bulursunuz” deyip karanlığın içinde bir kez daha yitip gitti. Tek kelime etmedim.

Üzerimi çıkardım. Yatağa girdim. Sarıldı. Yanağımla kulağım arasındaki bir yere başını dayayıp sessizce: “Gözlerini açma dediğim yerde gördüğüm, senin görmediğin ama sesini duyduğun kadını tanıyorum.” diyerek gözlerini kapadı ve uykuya daldı. Bense görmediğim bir kadın ama ortak yaşadığımız bir şaşkınlığın sonrasında artık iyice bana ait olmayan bir hikâyenin içinde nasıl oluyorsa yine de ben olarak bir şekilde var olduğumu belki de var edildiğimi düşünerek zor da olsa uyumaya çalıştım.

Yataktan kalktığımda belli bir süre geçmiş gibiydi ama sabah olunca uyanıp da kalkıyormuş gibi değildim. O gitmişti. Onunla birlikte her şey görünürden kaybolmuştu. Ne bir kadın ne bir erkek ne de odalar vardı. Karanlık dağılmıştı.

Bahçeye açılan bir balkona girdim. Arkası dönük bir kadın, sarmaşık halinde beyaz çiçekleri olan bir bitkinin arasında durmuş, elindeki çekiçle pat küt sesler çıkarıyor; bir yandan da bitkiyle konuşur gibi bir şeyler mırıldanıyordu. Dediklerini anlayamıyordum. Dar patika boyunca yürüdüm. Pırıl pırıl sabah güneşinin içinden geçiyordum. Güneş ışınları coşkun bir su gibi yüzüme yüzüme çarpıyordu. Yaz gecesinin rüzgârla birlikte gelen kokuları saklanmıştı kuytulara. Gündüzün bir tek güneşi vardı. Oysa yaşamın bütün çığlığın açığa çıkaran geceydi. Benim adını bildiğim her şey geceleri ortaya çıkardı. Düzen bir kurulur, bir bozulurdu.

Belki bir akşam, sadece bir akşam beni inandırabilirdi sonsuzluğa. Arada kalmış bir an; geceyle gündüz arasına sıkışmış bir akşam, bütün bunları dindirebilirdi. O boşlukta değişebilirdi(m), kim bilir.

Bir ağustos gecesinden düşüp buralara kadar gelmiştim. Birazdan her şey yeniden değişecekti. Ara ara gelip yalancı bir aydınlığı, bu beyazlığı peydahlayan her neydi bilemiyorum ama kısacık da olsa nerede bıraktığımı, neresinde olduğumu hatırlayamadığım hayatımın bu bahçede kabuklarından arındığını, gelip gitmelere saplanıp kalan aklımın düze çıktığını, bir parça huzuru avuçlayabileceğimi düşünmek güzeldi.

Durmadım, yürüdüm. O açıklıktan, bahçeden çıkıp bambaşka bir evin odasına kurulup oturdum. O da oradaydı. Tanıdığımı sandığım adamın hiç bilmediğim, hissetmediğim diğer yarısı. Sessizliğini çiğnercesine konuşuyor, o konuşurken diğerleri onu hayranlıkla dinliyordu. Soru sormak için yarışan kadınlar gördüm. Nedensiz yere kıskandım. Oysa nedeni çoktu. Bilmediğim yarısını kıskandım. Olamadığım beni kıskandım. Orada olup aslında olmayışımı kıskandım. Dirilip ölüşümü kıskandım. Yanıtladığı her sorunun cevabında kendimi bulamayışımı kıskandım. O gece ben, tanıdığımı sandığım adamın tanımadığım yarısında her ne varsa kıskandım. Onu sevmeme ve orada tamamlamama rağmen odadan çıkıp gittim.

Kalbim hızla çarpıyordu. O zaman anladım onun kim olduğunu. Neden hem tanıyıp hem tanımadığımı… Birbirinden farklı mekânlardan geçişimi, zamandan mahrumluğumu, düzensiz uykularımı, yaşadıklarımın bazen gerçek bazen de bir rüyaymış gibi gelmesini. Bütün o kalabalıkların, durmaksızın konuşan insanların, beynimi kemiren soruların tek bir kaynağı vardı. Hiç bitmeyecek sandığım tek bir akşamın, bir buluşmanın, zamanla benden kopan parçalarının kalbimde bıraktığı saplantılarıyla savaşıyordum. İnkâr ettikçe kök salmış, başkaldırdıkça beni iyice içine çekmiş her ne varsa, büyük bir hızla bana çarpıyordu. Sona doğru her şey hızlanıyordu. Bu sürükleniş hep böyle sürmeyecekti. Nereden gelip içime yerleştiğini aylardır çözemediğim; aşılır, çıkılır sandığım bir uykunun, rüyanın, belki de bir uyurgezerin sayıklamalarında çoğalmıştım.

Sokağa çıktım. Akşamdı. İlk defa akşam vakti, duru bir ışık ve karanlık demetinin içerisinde yabancısı olduğum bir caddenin üzerindeydim. Etrafta koşturan, simsiyah giysiler içerisinde dolaşan, ağlayan insanların arasından geçtim. Şehrin uğultusu o caddedeydi. Anıların doğurduğu görüntülerin üzerine bastım. Dünya karardı. Koşmaya başladım. “Bunu yapma, kendine zarar veriyorsun.” diye bağırdılar arkamdan. Kimdiler? Usul usul içime sızdılar. Bağırdım. “Neden dünyayı kararttınız. Niye burada ışıklar yanmıyor?” Koştum. Aralıksız ve durmadan; nefes nefese. “Bunları daha önce de duymuştuk. Sen ve senin gibiler karartıyor burayı. Kararan dünya değil sizsiniz.” dediler. Üzerimdekileri çıkardım. Bana yeni elbiseler giydirdiler. Yapış yapıştı. Sımsıkı. Bacaklarımdaki kırmızı çoraplar ruhumu boğuyordu. Bedenime saplanıyordu. Rengârenk, karanlık kısacık bir akşamdı. Karmakarışıktı. Suların üzerinden atladım. Terk ettiğim odaya geri döndüm.

Telaşla kırmızı çoraplardan kurtulmaya, o görmeden çıkarmaya çalıştım. Herkes ayaklanmıştı. Sorular bitmiş, kadınlar birer birer kapıdan çıkmaya başlamıştı. Kadınlardan biri kolumdan tutarak beni durdurdu. Bir yandan dizlerimin altına kadar sıyrılıp orada kalan çoraba bakıyor, bir yandan da bana sorular soruyordu. “O ben değildim.” diye cevapladım. Aklım ondaydı. Onu kaçırmamak için göz ucuyla nereye gittiğini takip ediyordum. Evin kapısı açıldı ve merdivenlerin olduğu araya çıktığını gördüm. Hızla kolumu çekip kadından kurtuldum ve koşup ona sarıldım. Elleri bir boşluğu sarar gibiydi. Çoktan beridir beklediğim kurtuluşun mutluluğunu yaşayacağımı düşündüğüm o yerde, dudaklarını dudaklarıma değdirip öylece kaldı. Soluğunu ve heyecanını yitirmiş bir et parçasından başka bir şey yoktu. Kulağına eğildim: “Tanrı beni seviyormuş ki yeniden seninle karşılaşmamı sağladı.” demeyi düşünürken ikimiz de aynı anda: “Tanrı beni…” diye başladık cümleye. Öyle uzun, karmaşık ve yorucu yollardan geçip bir şeyler anlayabilmek ve duyabilmek uğruna buralara kadar gelmiştim ki susmayı ve cümlenin devamını ondan duymayı bekledim. “Tanrı benim bir anda yok olmama izin vermez” dediğini duyar gibi oldum. Gözlerimi açtığımda o yoktu. Her şeyim tamamdı derken hiçbir şeyin tamamlanmayacağını anladım. O akşamı hiç unutmadım. Hepsinden kısa süren, sonunda ona kavuştuğumu düşündüğüm o akşam, son defa kaçtım.

Buraya kurallara benzemekten, daha fazla tükenmekten, paslanmış zihinlerin üzerime yapışmasından ürküp, kaçtım da geldim. Ardıma bakmaksızın kendi içine gömülmeyi bekleyen bir yalnız gibi kapandım. Ellerimle örttüm üzerimi. Mezarları, insan suretlerini, güçlüyü, güçsüzü, olağanı, alçakgönüllülükleri, türlü hazları, kent kalabalığını geride bıraktım. Sonunda durdum. Ölümden ötede.

Dedim ya en çok akşamüstleri. Siz geldiniz ya sizden başka kimsenin beni duymasına lüzum yok. O gece ne dedikleri umurumda değil. Çünkü bu uyuşmazlığın, yüzyılın bu berbat hastalığını düzenleyen bendim.

Düzenden uzakta, bir yolculukta, kendi kendine direnen doyumsuz isteklerin tadını bilir misiniz? Ben biliyorum. Bu karanlık bir şey… Nerede yattığı belli olmayan, açıktaymış gibi görünse de en kuytu yerlerde kendisini saklamayı başarabilen bir tat. Ne tuhaf! Dedim ki madem güneş çıplak sokaklar kadar tenimi sahiplenmiş umarsızca kaçıyor, kaçsın! Baştan çıkaran bu gece gündüzle daha çok uzun zamanlarım var. Diğer bütün saatler bekleyebilir. Birini, ötekini, bir diğerini. Günlerden hangi günü canım isterse o gün terk ederim. Bütün puştlukları yapacağını bilsem de -yine de- bu ağustosta, bu hoşnutsuz kelimelerin arasında bozuk bir para sesi gibi şangırdamak, bu gizli ölüm tek başına yetiyor bana. Belki de tüm bunlar bir kuruntudur. Uyumsuzluk çoğaldıkça kendisini gösteren ağdalı bir sanrıdır.

Ah benim hayal kutumun içinde debelenen gürbüz akıllı cahilliğim!

Belki de gelmemeliydiniz. Şimdi anlıyor musunuz neden kaçtığımı? Neden ölüden ötede bir yerde durduğumu ve sustuğumu?

Yakınmalar hiç bitmiyor. Kimin aklını çelse birileri, yok olup gidiyor ardına bakmadan. Bir uğultu sonrası. Sonrası bir durup bir başlayan, akıp giden ve bir türlü uykuda mı, uykusuzlukta mı yoksa uyurgezer bir halde yaşandığı anlaşılamayan bir yığın saplantılı duygu. Hastalıklı bir döngü ve bazen bu bile yeterli olmuyor. Hep böyle sürüp gideceğini sanırken ve dolunaya yüksek râkımda hayaller donatırken (çünkü elinizde kalan sadece hayallerdir) o ve onun gibiler geçmişin tanıdık güvertesinde nelerin olup bittiğini, uykusuzluk halinin şaşmaz bir doğruluk gibi karşısına dikildiği vakitlerde haykırmaya başlıyor. Yeniden ve yeniden:

“Orada mısın? Ben birgün giderim ama bak yine birgün geri gelirim.” Ah, işte orada! Bu, kuytularda, şuramda, uzak yolculukların haritasında konaklayan çoktandır beklediğim bir geçmişin gülümsemesi midir? Kavrulmuş bir duygunun eskiyen, küçülen ve neredeyse yorulmuş haline aldırmaksızın geldi. Çünkü bilmek, bıraktıklarının hâlâ orada olduğundan emin olmak, en az acıkmak kadar rahatsız eder insanı. Hazır bir duygudur. Öyle olmasa bu denli derine inebilir miydi?

Şimdi usulca kelimelerini sessizliğe yatırıyor. Konuştuğumda cezalandıracağını, yine de onun için tetikte beklediğimi, uzaklaşsa da her an yanı başımda konaklayabilecek kadar içimde olduğunu biliyor. Bir dere kenarında oturup serinleyebilecek kadar zamanı var. Çok. Bundan kaçamayacak, küçük küçük günahları peydahlayacak ve yatağın telaşlı akşamlarına denk düşecek bir anda yanıma uzanacak. Çünkü yalnızlığın bir insanı nasıl da güçsüzleştirdiğini, evin türlü odalarına saçıldığını ve duvarlara dönük bir yüz içinde hüzünleri hazırladığını o daha en başta, benden önce öğrenmişti.

Neyi yazacak olsam, bir şeylerin daha önceden yazılmış olma ihtimalinin sancısı parmaklarımı dağlıyor. Hep yeni bir hikâyeye adım atmak varolmamızın bir sonucu mu? Yoksa nedenler hikâyeleri daha önce kuşatmış olabilir mi?

“Korkma” diyor alışkın olmadığım bir ses. Üzerime abanıyor. Temize çıkmak için çırpınan biri gibi var gücümle karşı koyuyorum. Ses durmuyor. Ses gitmiyor. Bir türlü kısılmak bilmiyor. Odalar büyük gelmeye başlıyor. Her defasında, o kapıyı her açışta onun bedensiz sesiyle karşılaşmak sevinçten öte gizli bir irkilmeye denk düşüyor. Kendime dönüyorum. Böylece benden alacaklarını ona vermiyorum.

Dedim ya sustum. Susmak çoğu zaman gerçeğin karışması… Herkes konuştu. Düzelsin diye. Kısacık bir akşamdı. Durdum. Ne yapsam da o ses çıkmazının derinlikleri arasından aldırmadan geçip gitsem diye düşündüm. Kısacıktı. Dalgakıranların sonsuzluğuna aldandım. Bir bakış açısına göre sonsuz olabilirdi. Ben onu sevdim. O bakış açısını.

İnsan kendi rüyasının içinden bir tek kendini sıyırıp çıkamıyordu. Şuramda bir sancıyla parçalanıp dağılmaktansa, bir tek benim bildiğim bu tapınakta kıvrıla kıvrıla uyumayı tercih ediyorum. Eğer bu bir uykuysa…

Perdeleri sıkıca kapattınız mı?

Burcu Yıldızer

Kalabalık Odalarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
8 Responses to “Perdeleri sıkıca kapattınız mı?”
  1. güneş says:

    “perdeleri sıkıca kapattınız mı?”

    en korunaklı hali insanın uykudadır.. “Şuramda bir sancıyla parçalanıp dağılmaktansa, bir tek benim bildiğim bu tapınakta kıvrıla kıvrıla uyumayı tercih ediyorum. Eğer bu bir uykuysa…” ben de bunu tercih etmek istiyorum, hem de çoğu zaman.

    yalın, dokunaklı, içten ve hayal dolu bir yazı..
    sana kocaman sarılıyorum, canım burcu.

    • burcu yıldızer says:

      En hazırlıklı olduğumuzu düşündüğümüz anda, hazırlıksız yakalanıyoruz . Sandıklarımız, sanmadıklarımızdan daha az gibi. Bir yer var, elbette her türlü uyku halini huzurla yaşayabileceğimiz. Şimdilik uykular da huzursuz. Bu bir anlamda çok yorulmuş birinin kaçma teşebbüsü. Ne kadar başarılı olabildiyse…
      Teşekkür ederim, ben de kocaman sarılıyorum.

  2. Melih15 says:

    “Neyi yazacak olsam, bir şeylerin daha önceden yazılmış olma ihtimalinin sancısı parmaklarımı dağlıyor. ” Ne güzel bir ifade… Bende neyi düşünsem neyi yaşasam, benden önce düşünüldüğü ve yaşandığına sanırım. Burcu; sanki benim yaşadığım onca karmaşanın duygusal ifadesini ortaya koymuş. Artık bende yaşadıklarımdan kaçmak, bu karmaşanın içinde bulunmak istemiyorum… “daha fazla tükenmekten, paslanmış zihinlerin üzerime yapışmasından ürküp, kaçtım” güzel söze ne denir.
    Eline yüreğine sağlık.

  3. Dilek V.T. says:

    Çarpıcı bir anlatım tarzınız var sevgili Burcu, insanı gerçekten etkiliyor. Ayrıca dili bu kadar güzel kullanmanız da yazının etkileyiciliğini artırıyor. İfadeler, betimlemeler çok ustaca kaleme alınmış. Yazmayı çok seven ve çok okuyan birinin elinden çıktığı belli, yanılmıyorsam eğer…

    Tebrik ederim…

    • burcu yıldızer says:

      Bugünlerde biraz tatsız tutsuzum. Zona olmuşum:( Bazen gerçekten düşünüyorum. Tüm bunlar olmasaydı; yani yazılar, kitaplar, müzikler, kalemler, gülümseyişler ya da beklemedik anda gelen ve kısa da olsa insanı kendine getiren olaylar, nasıl biri olurdum. Bunlar öyle benden ve benimleki bu düşünce bir yerde tıkanıyor. Düşünemiyorum.

      Çok teşekkür ederim güzel cümleleriniz için. Bana da moral oldu. Yazmayı çok seviyorum diyeceğim, içimdeki ses “daha çok de daha çok de” diyecek biliyorum.:) Elimden geldiğince yazıyorum ki bir sonraki bir öncekinden hep daha iyi olsun diye. Bu kendi kendime kurduğum bir alan. Yarış halim yok. Ama birgün gerçekten iyi bir yazar olabilme hayalim ve umudum var.:) Küçük yaşlardan beri okuyup da birtürlü okuduğuyla yetinemeyen biriyim. Bu sanırım okumayı seven herkeste vardır. Her şeyi okumak isteyip bir yandan da okuyamayacağını bilmek.

      Ben de tekrar teşekkür ederim.:)

      • Ben de zona olmuştum. Ufff ya, çok canın yanıyor olmalı. Ama bildiğim kadarıyla biraz hassas. duygulu, derin düşünen, indiği derinliklerden kolayca çıkıp yaşadıklarını unutamlayan insanlar zona oluyor. yani bizim gibilerin hastalığı…

        Ama iyi tarafından bakalım, belki biraz dinlenmene yarayabilir bu hastalık. Ve daha çok, daha iyi yazmak için vakit bulmana, malzeme toplamana. Malzeme ruhunda nasıl olsa. Kalem de zaten senin.

        Egoist Okur seni çok seviyor :)

        • burcu yıldızer says:

          Bedenin kendini hatırlatma yöntemlerinden birisi bu. Kendine değer ver, saplantılarından, aklına kazıdığım bazı şeylerden sıyrıl uyarısı. Tabii, her ne kadar bütün bunları bilsek de bilmek yeterli olmuyor. Sızıyı atlatmak kolay olmuyor. Acıysa bir şekilde geçiyor. Ben böyle bildim. İyileşme süreci biraz uzun. İlaçlarımı alıyorum. Arada bir zonkluyor sanki adı buradan geliyormuş gibi :))
          Son üç ayda oldu ne olduysa. İki yıl öncesinin her anı tepeme indi. Sürekli bir mücadele, sürekli bir hüzün. Rahat bırakmaya karar verdim. Bu mücadele yorucu. Giderse kendiliğinden gidecek.

          Ama evet dediğiniz gibi hem dinlenme hem de yazmak için iyi de bir vakit oluştu benim adıma.

          Ben de Egoist Okur’u çok çok çok seviyorummmm. İyi ki varsınız. İyi ki varızzz. :)

  4. arzum says:

    Sevgiyle titreyen her duygu kutsaldır.Sen de bu bütününün içinde kendi kaleminle daha nicelerine
    Sevgiyle kal:)

    güzel bir yazıydıııııııı

Leave A Comment