Egoist okur

Başıboş her şey sonunda

Burcu Yıldızer’i mutlaka tanıyorsunuzdur. Bu sitenin en inatçı takipçilerinden biri. Yorumlarını merakla beklediğimiz, sesini duyduğumuzda sevindiğimiz yetenekli, güzel kız… Burcu geçenlerde bir yazı yazmıştı Egoist’e. O kadar güzeldi ki, bir an önce yenilerini yazsın istedim. Umarım daha çok yazılar yazacak blogu Kalabalık Odalarda ve Egoist Okur için… Hem kendisi de Laurence Sterne’ün Tristram Shandy’e söylettiği şu şahane sözü motto’su olarak bolgunun başına koymuş ya zaten: “Yazdığım her satırla, hayatımın her günü söylememem ve yazmamam gereken binlerce şey ortaya dökülüyor, nabzım yavaşlıyor.”

Gülenay Börekçi

W (118)

Başıboş her şey sonunda

“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta

Her şey naylondandı o kadar” *

Neyi söylesem bir sonrakinden farkı yoktu. Sarmal başa sarıyor, kabul edilemeyen sözler etrafta dönüyor ve içinden kısacık, seçilmiş bir anın tortusu bütün önceyi ortadan kaldırıyordu. Nereden başlasam sonunda o cümlenle karşılaşıyorum. Bütün gerçeği yerle bir ediyor. Daha bir anlaşılır olsun diye iri iri rakamlarla önüme koyduğun zaman aralığını görmezden geliyorum. Sonra o rakamlar günlere dönüşüyor, günler aylara. Tedirgin oluyorum, üstüne üstlük senin bilmediğin sabahlarda uyanıyorum. Uslanmıyorum.

Bizim hiç fotoğrafımız yoktu. Hep kaçamak saatlerin hayata başkaldırısını oynadığımız kısacık anların, gerçekliğe meydan okumaya çalışan görüntüleri vardı. Yani, benim ve senin en güzel şaşkınlıkları…

Kapı çalardı. Açardım. Dakikalarca sarılırdık. Konuşmaya fırsatımız olmazdı. Öpüşürdük. Dalgakıranları döven o fütursuz dalgalar gibi… İçeri girerdin. Bir yanımda kolların diğer yanımda sıcaklığın olurdu. Sen içimde neresi varsa oraya girerdin. Kısacıktı. Hepsi birkaç saatin içinde olup biterdi. Orada biterdi. Burada biterdi. Giderdin. Bir tek ben kalırdım deliler gibi kavuştuğumuz evin mutfağında, odasında, koridorunda. Bir tek ben kâğıt peçeteler arasına sıkıştırılmış ölümlülerin yasını tutardım. Hüznüm kargacık burgacık dökülürdü kâğıtlara. Ama mutluydum. Gitsen de unutkanlığa hiçbir zaman dönüşmeyeceğini bildiğim bu kısacık anların görüntülerini durmadan başa sararak gülümserdim. O an kelimelere dökülen hüznüm de son cümlenin bitişiyle yitip giderdi.

Bazen kahveyle gelirdin. (Kahveyi ne çok seversin.) Belki bilmezsin ama getirdiğin kahvelerin poşetlerini hâlâ saklıyorum. Atamadım. Bir anıya dönüşmesin diye yaptığım her ne varsa tek tek damgalandı bu dört duvar arasına. Görenler bana deli diyebilirdi. Kimse görmedi. Bilmedi. Bana bıraktıkların adım attığım her köşede, kendi yerlerinde duruyor.

Biliyor musun bir ara annem, getirdiğin bardakla bir şey içmeye yeltendi de elinden bi koşu kapıp aldım. Neye uğradığını şaşırdı kadıncağız. Senin verdiğini söyleyemedim.

Görsen, senin bilmediğin daha ne delilikler yaptım. Bütün bu sarhoşluklar hiç umurumda değil.

“Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz

Bilir bilmez geyikli gece yüzünden.”

Kaçak yaşıyorduk. Bir zorunluluktu kuytu yerlerdeki kavuşmalarımız. Günlerden o günü ya da beklenmedik bir akşamı, -hani o siyah file çorabımın geceye takıldığı- çalıp, ben kaçmaya çalışırken kahkahalarla, sen bu halimden hoşnut, dokunurduk birbirimize karışmış içimize. O daracık yerde yaslardım başını göğsüme. Susardık. Yalnız ben değil bu ev sevinirdi. Usul usul gelip geçtiğimiz bu maceranın her buluşmada birbirini yeniden kuran şehirleriydik.

O her şeyin serpilip büyüdüğü ekim akşamına döndü bütün özlemlerim. Kaç özlem biriktirdim sen yokken. Kaç belki’yi değiştirdim gelip karşıma dikileceğin o günler için… Çekip aldım sen yokken içimdeki her bir yalnızlığı, okuduğum kitapların sesli sözleriyle avuttum. Bağıra bağıra geçti cümleler dudaklarımdan. Senin yokluğunu sevmek istemedim. Onu tanımayacaktım. Eski zaman hikâyelerine kanmayacaktım. Sen yine kalkıp kalkıp gelecektin. Kapıyı yarım açıp tam kapatacaktım. Dışarısı için saklanacaktık ama içeride açılıp saçılacaktık. Serinleyecekti bu ev. Senin gibi “Ohh be!” diyecekti. Kahve kokacaktı

İlk aklına geleni söyledin. Orası, o ev bir daha olmaz dedin. Cumartesileri de işte böyle böyle yalnız bıraktın. Birdenbire kendi boşluğunun farkına varınca bana bıraktığın boşluğu görmezden geldin. Git gide uzaklaşınca, kesildikçe konuşmaların sıklığı, elde kalan sözlerinle yetinmeyi öğrenmekle geçti zaman. İnsan neyi kaybedeceğini anladığında giderdi ki?

“Geyikli gecenin arkası ağaç

Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü

Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı”

Artık kapıyı açmıyorum. Senin olduğun yerlerin kapılarını açıyorum. Hayat hep mi beklenmedik sahnelerin varlığıyla anımsatır tesadüflerin kaçınılmazlığını? Hangi eksikliği tamamlamak için oradaydık, kim bilir. Bende çok uzun zamandan beri yitirilmemiş bir öykün, hâlâ tam anlamıyla yazılamamış bir geçmişin kaldı.

Bir şeye inanmıştım. Önce olanlardan, henüz ateşinde daha yeni yeni kavruluyorken bir tek ona inanarak, kalbimin en duru anında senin olmuştum. Bu yüzden yanılamıyorum ya! Kendime dönen ısrarcılığım, işte sadece bu yüzden. Senin yolunu ezberlememi istesen de ben yeniden yıkıntıların, tozun dumanın arasından sıyrılıp, o izlerin yoluna düşüyorum. Kurduğumuz şehirlere gidiyorum elimde küçük bavullarla. Sonra geri dönüyorum. “Dön diyorsun.” Bekliyorum. Uzun süreler mi geçiyor yoksa bana mı uzun geliyor, yine elimde bavul gidiyorum. Sürekli gidip gidip geliyorum. Bir boşluğun düzeni de böyle böyle kuruluyormuş, anlıyorum.

Bir yudum şarap alıyorum. Elimi koyacak yer yok. Ayağımdaki ağrıyı unutuyorum. Başımın ağrısı başlıyor bu defa. Kaçamıyoruz. Kolonlar var. Siyah. Başımdaki sıcaklık kanımı uyuşturuyor. Rahatlamak nasıl bir şeydi, bir an önce hatırlamalı. Denizi düşünüyorum. Minderler soğuk. Yaşamam lâzım. Susmamam… Durulmam… Provasını almadığım bir metnin içindeyim. Adının boşluğa düşmeden önceki kıvrımında sıkışıp kalıyorum. Kaçamıyorum. Nereye gitsek bütün bunlar bizimle gelecek. Bavulu bırakıyorum. Bavul yok. Hâlâ elimi koyacak bir yer bulamıyorum.

“Hiçbir şey umurumda değil diyorum

Aşktan ve umuttan başka

Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı

Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.”

Kaçamak bakışların, tesadüfün yarattığı sıkıntılı sohbetlerin arasından sıyrılıp ayışığının uzaktan bizi izlediği, şarap kadehlerinin bizden önceki bitmişliğini anladığımı çaktırmadan yerime oturduğum o yere çıkıp geldiğinde, bir anlık aldığın huzursuz nefesin çok ötesinde bile o şehirleri kuruyordum. Bu defa ben yoktum. Kapıyı araladığımda gözlerime düşen bir an oradaydı. Bir değil, iki değil, tam üç defa önünde onu oyalayan şeyden sıyrılıp bana bakmıştı. Şehir ele geçirilmişti. Bize ait olmayan şehrin sokağında bir yabancıydım artık. Ben hep yabancıydım.

Duruma en aykırı cümleler geçiyordu aklımdan. Bir şaşkınlığın izlerini yok etmekle uğraşıyorken ve nereye doğru yürüdüğümü tam olarak anlayamamışken “Çabuk ol!” dedim kendime, vaktin yok. Bir an önce yok et o izleri. Kimse anlamasın. Şüphelenmesin.” (Tıpkı bir zamanlar her gelişinde getirdiğin kahve poşetlerini anlamadıkları gibi… ) “Bildiklerini unut. Sen bilmezsen kimse hiçbir şey anlamayacak.”

Sildim, yok ettim hepsini o gece. Müziğin ritmine katılıp giden bir sohbetin kucağında açtım gözlerimi. Yaşıyordum. Denizin mavi rengi, başımdaki sıcaklık, soğuk minder, her şey yerli yerindeydi. Kimin gözü o gece kimin gerçeğindeydi bilmek istemedim.

“Aldatıldığımız önemli değildi yoksa

Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak”

Sonra saatler geçti. Üzerinde oturduğumuz koltuklardan güç aldık. Senin kolların iki yana açılmış, benimse kalbim saçılmıştı. Mayhoş şaraplardan ne beklediğimizi, neyi arayıp bulmaya çalıştığımızı bilmeden bir yangının içinde gülümsüyorduk. Aramızdaki camdan duvar parçalansa mutsuzluğa dair ne varsa kırılacaktı. Her şeyi, adanmış bütün sözleri tüm çıplaklığıyla hatırlıyordum. Rüyalarımı işgâl edip aklıma her düşüşünde olduğu gibi bugün, burada “yasaklanmış bir günden” nasibimi alıyordum. Tıkanmıştı gecenin boğazı. Evimiz artık çok uzaktı.

Durup dururken nasıl olmuştu da karşıma çıkmıştın. Oysa alışverişler bitmişti. Kapatmıştın eski püskü cumartesi defterini ama gün yine bir cumartesiydi ve akşamdı. Gün dönmüştü. Öğle saatlerinin bekleyişinden yoksundu zaman. Yeni yeni içkiler istedim. Sakinliğimizde iyiydik. Gözlerine bakmaktan bir geçiversem, ruhumda ve bedenimde tüneyen ürpertiden bir sıyrılabilsem senden uzak kalacaktım. Yanıldığım yerden dönmeliydim. Sırtımı döndüm.

Birden cam aralandı. An rüzgârsız yerden içeriye sokuldu. Elinde bir şeyler tutuyordu, göğsüne yakın. Göğsüm sızladı. Şehir büyüsün, duvarlar yükselsin, yeni ayın kucağına erişeyim istedim. En uzak denizlerin kıyısında yalınayak kaçacak, sığınacak yerler aradım.  Sen vicdanının beni de içine kattığın haritasında korkarken ben, o “ana” yenilmedim. Geceyi kapattım.

“Ne iyiydik ne kötüydük

Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa

Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı”

Nasıl olurdu kim bilir yeniden senin olduğun caddelerde yürümek? Doğum günü çocuğunun pastasının üzerindeki mumları söndürürken yaşadığı o mutluluğu yaşamak. ..Nasıl olurdu toprağı döverek çıkan çiçekler gibi aydınlık bir baharda açmak bütün kıyıda köşede kalmış defterlerin sayfalarını. Bu dengesiz savaşın tam ortasında kaldık.

Bir kadını, bir erkeği, yaşanmış ayları; yorgun gecelerin sabahında bir telaşla yatakta terk edilen uykuları şimdi kime sorsan “Anlayabilir misiniz?” diye, hiçbirisi tek cümle dahi edemeyecek. Anlatılamaz zaten. Daha biz bile bilmiyorken soranlara ne denir ki? Zamanı geldiğinde, yine beklenmedik bir tesadüfün sorgusunda duyuluverir. Bu çaresizliğin ortak bir anlatısı olmalı. Birkez daha provasını almadığım bir metnin içinde bir yerlerde sıkışıp kalmak istemiyorum. Bir selamın da adı olmayacaksa “küçük su perisini” neden var ettin ki?  Böylesi bir yalnızlığı doyuracaksak eksik kalsın!

Belki her şey daha en başından birleşmemişti. Parmak uçları hiç olmamıştı. Gülüşünü özlediğin bu kadının sözleri, sesi, yoktu. İstiyorsan iste! Sen de biliyorsun, başıboş her şey sonunda.

Şimdi gidip geliyorum bütün bu unuttuğumuz saatlerin, ezberlediğim öpüşlerin, bin bir geceye dönüşen duyguların sarkacında. Tembellik ediyorum, biliyorum. Bunlar en güzel sözlerim. Kendi kurduğum şehirlerim. Umurumda değil başka hiçbir şey. Bir zamanlar tükenmez sandığım verilmiş sözlerin tükenişini görmezden geliyorum. Bu boş oda birazdan ışıklar sönünce karanlığa karışacak. Perdeler kapanacak. İstekli ellerin insanca yaşamanın ayıbını örtecek. Bedeninde bıraktığım sıcaklığı benden ayıracak. Vakit yok. İstiyorsan iste.

Bu gidişle ben… O kurduğumuz şehirler gibi… Sövmesini beceremeyen acemi çocukların kaskatı dudakları arasında… Yepyeni bir kırılganlığın, camdan bir duvarın arkasında yaşadığımız tesadüfün sonrasında… İyice biliyorum ki artık uyusam da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Sen de biliyorsun, başıboş her şey sonunda.

Burcu Yıldızer

* Kullanılan dizeler Turgut Uyar’ın Geyikli Gece adlı şiirinden alıntılanmıştır.

4
Leave a Reply

2 Comment threads
2 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
3 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Oktay

Güzel bir tablo ruhta yavaş yavaş çözülmeli. Kalbin tabloya dokunduğu kadar varız aslında.
Burcu yazdığı her öyküye şiirini damıtıp, damla damla akıtıyor.
Öyle olunca her öyküsü, bir şiir kanadına dönüşüyor.
Çünkü Burcu istese de istemese de yüreğini koynuna sarmalayıp yazıyor…
Tıpkı Burcu’nun şimdi öyküsünde mırıldandığı gibi :
“Bin bir geceye dönüşen duyguların sarkacında.”

burcu yıldızer

Ahh o tablolar… Bütün bir filmi içine alıp saklayan, unutturmayan…