Egoist okur

Küçücük kuyruklu bir harf parçaladı beni az önce

Hikayesini gönderirken yazdığı notta, “Hayat bu, kimi zaman gerçek sandığımız şeyleri sonradan sanki tüm yaşananlar sadece bir kurmacaymış gibi hatırlatıyor” demiş Burcu. Bilmez miyim? Egoist Okur’un bana yaptırdığı en güzel keşiflerden biri olan Burcu Yıldızer’in Egoist Okur için yazdığı yeni hikaye çok hazin, çok güzel. “Bir harf, küçücük kuyruklu bir harf parçaladı beni az önce. Birdenbire. Gözlerime doluşan anıların görüntüleri, bütün yaşananlar, zamanda dondurulup bir kareye bırakılmışım gibi acı bir tebessümle kuyruklu harften odama yayıldı.”

Kuyruklu harf

Nerede yakıldığını anımsayacak halim artık yok o sarı sayfaların. Kaçıncı geceydi? Sen nasıl olup da karşıma çıkagelmiştin onca yolu hiç bilmiyorum. Unuttuklarım arasında değilsin. Peki, hangi cehennemdesin? Bilmediğim ne çok şey var. Tanıdıkça anlıyorum kendimi. Sen, beni anlatıyorsun.

Çıplak bir akşamdı. Her şeyin birden fazla anlamının olduğu ve daha önce hiç tanımadığım bir sesin sahibinin uzun uzun gözlerime baktığı anlardan biriydi. Durmadan -sanki geçip gittiğini hiç bilmiyormuşum gibi- saatime bakmanın huzursuzluğunu yaşıyordum. Anlatılanlara dikkat kesilemeyecek kadar yoktum o masada. Ne zaman sohbetin konusu ben olsam hızlı hızlı uzaklaşıyordum. Bakışların sahibi, kırmızı şarabını azar azar yudumladıkça karşı duvardaki fotoğrafta boylu boyunca uzanmış kadının yerinde olmayı ne çok istedim. Orada, çıplak bedeninin hemen altında, ipek satenden mor bir çarşafa dolanmış bacaklarının arasında öylece kaybolmayı. Uzun ve yorucu geçen bir gecenin kıvrımları gizlenmişti sanki yatağına. Yastığın ucuna hafifçe değen başını, koluyla kapatmıştı. Yüzündeki ifadeden, unutulması zor bir ânı hatırladıktan sonra asılı kalmış acı bir tebessümün kalıntısı anlaşılıyordu.

Fotoğrafa yayılmış bir koku vardı. Olmak istediğim yere yaklaştıkça koku, iyice belirginleşmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Adam dudaklarımdan, bakışlarımdaki sessizlikten, öpüşlerimden, ayak bileklerimin inceliğinden bahsediyordu. Susmuyordu. Kavga eder gibi anlatıyordu her şeyi. Yüksek sesle, aralıksız. Küfreder gibi. Dışımdaki sessizlik onu da susturur yanılgısına kapılmıştım. Ama susmuyordu işte! Kalkıp bir an önce gitmeliydim. Adamı masaya devrilmiş iki şarap şişesiyle birlikte bırakıp kaçtım.

Yol boyunca duvardaki fotoğrafla yürüdüm. Kıvırcık, uzun siyah saçları vardı. Değil bir erkeği, bir kadını bile baştan çıkarabilecek kadar şehvetli duruyordu. Göğüs uçlarını bukleleriyle kapatmıştı. Dolgun ve diktiler. Bacağının diğer yarısı görünmüyordu. Yalnızca kırmızı ojeli ayaklarının son iki parmağı açıkta kalmıştı. Elleri bir zamanlar yağmur ormanlarının gürültüsünü taşımış olmalıydı. Buna emindim. Öylesine isyankâr ve öylesine başına buyruktular ki sanki o fotoğrafın içerisine girsem parmaklarıyla beni kavrayacak ve ben de o isyanın bir parçası olacaktım.

Altı üstü bir fotoğraftı. Kim tarafından çekilip oraya konduğunu bilmiyordum. Bakacak kadar bir zamanım da olmamıştı. Bir an önce o masayı terk edip kendimi dışarı atmıştım.

Yağan yağmur saçlarımı iyiden iyiye ıslatmış, saç tellerim yüzüme yapışmıştı. Ellerimi cebimden çıkarıp düzeltmek istedim. Vazgeçtim. Bir şeyleri saklamak istercesine sıkıca sarıldım bacaklarıma. Birkaç metre ötedeki otobüs durağına geldiğimde, eve gitmek istemediğimi fark ettim. Gecenin bu saatinde nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm sokaklarda. Şehir ürkütücüydü. Yağmur, sokaklardaki hareketliliği yavaşlatmıştı. Deniz kenarındaki bir taşa oturup yeniden fotoğrafı ve kadını düşündüm. Ona yakın olmak ya da içinde hapsolup, orada öylece durmanın huzurunu yaşamak istedim.

Masadaki adamın hâlâ nasıl orada benimle olduğunu çözemiyordum. Yeni mi tanışmıştık? Ne kadar zamandır orada onu dinliyordum? Hafızamın masaya gelmeden önceki anı silinmişti. Birkaç defa zorladım kendimi hatırlamak için. O masaya gelene kadar çok mu içmiştim yoksa orada mı başlamıştım içmeye, anımsamıyordum. Tek bildiğim, sanki beni çok iyi tanıyormuşçasına bir şeylerden bahsettiğiydi. Duymaya katlanamadığım ve bir şekilde susturamadığım.

Hava gittikçe soğumaya başlamıştı. Ellerim hâlâ cebimdeydi. Kıpırdamadan öylece oturuyordum. Fotoğrafa bakarken odaya dolan koku da burnumun ucundaydı. İs kokusu. Sanki bir şeyler yanıyordu. Ama etrafta yanan hiçbir şey yoktu. Ne orada ne de burada. Belki de çok sıkıldığımdan olsa gerek yanıp yok olmak istemiştim ve o koku da bana aitti. Olmayan bir gerçeklikte kendimi saklayacak, oradan uzaklaşacak ve böylece o adamdan kurtulacaktım. Peki, neden ondan bunaldığımı ve beni rahat bırakıp gitmesi gerektiğini yüzüne söyleyememiştim? Niye ben terk etmek zorunda kalmıştım o masayı? Konuşsaydım, bütün bunları yaşamak zorunda kalmazdım. Ama bir şekilde onunla aramızdaki sesli bağ yok olmuştu. Bir tek onu duyabiliyordum. Ben sadece dinleyiciydim. Konuşmak dışında her şeyim tamamdı.

Etrafa bakıp kimsenin olmadığını fark ettiğimde büyük bir çığlık attım. Kendi sesimi duyamamıştım. Birkaç defa daha bir şeyler söylemeye çalışsam da olmadı. Hiçbir şey duyulmuyordu. Bir daha konuşamayacak ve bir şeyler söyleyemeyecek olmaktan korktum. Hızla taşın üzerinden kalktım ve etrafta konuşabileceğim birilerini aradım. Az ötede, yoldan karşı kaldırıma geçen genç bir adam gördüm. Koşarak yanına gittim. Bağırdım:

‘Hey, bana baksana duyuyor musun beni? Kime diyorum? Heyyy ’

Genç adam sadece beni duymamakla kalmamış, hiç görmemiş gibi yoluna devam etmişti. El kol hareketlerim de bir işe yaramamıştı. Takip edip arkasından omzuna dokundum. Dönmedi. Karşısına geçip yüzüne okkalı bir tokat savurdum. Hissetmedi. Ben orada yokmuşum gibi yoluna devam etti. Deliler gibi bir o tarafa bir bu tarafa koşturup başka birilerini aradım. Önüme çıkan ilk cafeye girdim. İs kokusu sarmıştı her yanı. Camlar buğulanmış, içeride hava kalmamıştı. Masalara gidip:

‘Ben burdayımmm, ben burdayımmm bakın, beni görebiliyor musunuz?’ diye bağırdım.

İşe yaramıyordu. Ne sesimi duyan vardı ne de beni gören. Sonunda yorgun düşerek bacaklarımı toplayıp bir sandalyenin üzerine bıraktım kendimi. Üşümüştüm. Garson çocuk kaç defa yanımdan geçip gitti. Çay istedim. O da uymadı. Biraz dinlenip kalkar giderim diye düşünürken kolumdan destek alıp başımı dizime yasladım. Cafenin yarı açık kapısından esen rüzgâr, mor satenden etek uçları dantelli elbisemi havalandırıyordu. Etraftaki masaları, masa üzerine düşmüş boş şarap şişelerini izledim. Cafenin karanlık köşesinde kalmış bir masada, oturduğu yeri yıllardır sahiplenmişe benzeyen bir adam vardı. Karşısında biri varmış gibi konuşuyordu. Kötü bir deja vu…

İçerisi gittikçe soğumaya başlamıştı. Parmak uçları açık ayakkabılarımın kenarından sızan soğuk rüzgâr, bedenime doğru yayılıyordu. Yerdeki kâğıt parçalarının havalanışını izlerken, duvardaki fotoğrafı gördüm. Şaşkınlıkla gözlerimi kapayıp açtım. Hâlâ oradaydı. Elimi uzatıp yerden almaya çalıştım ama ellerim ve kollarım cam gibi kırılmaya başladı. Düşen parçalar fotoğraftaki kadının önce göğüslerini, sonra bacaklarını en sonunda da ellerini parçalara ayırdı. İs kokusu giderek keskinleşti.

Bir harf, küçücük kuyruklu bir harf parçaladı beni az önce. Birdenbire. Gözlerime doluşan anıların görüntüleri, bütün yaşananlar, zamanda dondurulup bir kareye bırakılmışım gibi acı bir tebessümle kuyruklu harften odama yayıldı. Yazarın kendi el yazısıyla, sanki bir uçuruma yuvarlanıyormuş gibi karalanmıştı kitabın ilk sayfasına. Oysa ben yalnızca o küçük notu okumak, onu yazdığın anda olmak istemiştim. Belki hatırlamak iyi gelir demiştim içimden. Ama olmadı. İyi gelmedi.

Uzun, kuyruklu bir harfti. Nasıl olduğunu anlayamadan kitabın sarı sayfaları tutuşmaya başladı.

Burcu Yıldızer

kalabalikodalarda.blogspot.com

5
Leave a Reply

3 Comment threads
2 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
4 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
onur ç.

kadın yazarların “erkekleri anlama” aforizma yumaklarından sıkıldım galiba ben.

burcu yıldızer

Onur Bey, ben de sıkılmıyor değilim kimi zaman.:) Ama bu yazıda erkekleri anlama aforizmasından çok, kadının kendisiyle hesaplaşması, hatta hali hazırda hâlâ hesaplaşamamış olduğu bir durum söz konusu. Siz kendinizle hesaplaşmıyor musunuz? Öyleyse çok şanslısınız.

Mustafa Boynuyoğun

Bir an kadının kendi cansız bedeni ile karşılaşacağını bekledim. Çok fazla film izlemenin yan etkileri. Eline sağlık Burcu.
S.B.Ö. FTW :)

Selma

Okunduğunda birbirinden kopuk gibi görünen birkaç hikayeyi içinde barındırıyor gibi geldi. Ancak, her bir hikayenin içine dalabiliyor insan. Olayların betimlemesi o kadar güzel ve insanı içine çekiyor ki, tanımlanan durum ve mekanlar adeta insanın gözünün önünde bir film şeridi gibi akıyor. Diline ve kalemine sağlık Burcu.

burcu yıldızer

Çok teşekkür ederim Selma Hanım. Yazılarımda sıçramalar çok fazla kullanıyorum, haklısınız. Birbirinden farklı anların içinden geçmeyi seviyorum. Ama temelde bağlandığı yer tek. Burada olduğunuz ve okuduğunuz için mutlu oldum.
Sevgiler.