Egoist okur

O, yalnızlık değildi…

Bazı yazılar tek başına yazılır, tek başına okunur. Bu yazıyı Burcu Yıldızer yazdı, ben okudum. Sonra bir kez daha okudum ve bir Enchanted Doll masalı eşliğinde Egoist Okur takipçilerine yolladım. Bu kadar. Devamı size ait. Yazarla aranıza girmeyeceğim…

O, yalnızlık değildi…

Saklanmış. Kimseciklerin bulmasını istemiyormuş. Önce yatağının yanındaki parkelerin bir kaçını sökmüş. Sonra biraz derinleştirmiş küçük bir kürekle. Çevresine bakınmış ve içindeki tüm hüznü oraya saklamış. Sonra düşünmüş: “Ama sızıntı yapar benim hüzünlerim, kesin çözüm bulmalı. ”

Zaman zaman hayatın dudakları soğuktan morarır. Saç tellerine dokunduğunda bir ıslaklık hisseder hüzün. Yaşlandım mı yoksa nedir diye düşünür. Aynayı alır karşısına, cımbızlar kareköklerini anıların.

Benim gibi gıcırdıyor mu kalbinin kapakları? Benimkiler bana mısın demez gıcırdarlar. Bu yüzden içeri kim girse uyanırım tavşan uykumdan. Aslında derin uykularda gözüm. Gitme zamanı yaklaşıyor. Geri sayımım devam ediyor. Ahh bu yolculuk nasıl da çeker, çektirir.

Her geçtiğim köprü yıkıldı ardımdan. Halatları bir bir koptu. Geçtiğim her karşılıkta birileri kaldı öte yanımda. Köprü sağlam değilmiş. Hem, köprü ne içindir bilmez misin? Ben iyi bilirim. Eşik vardiyalarının takipçisi, geçişin sınırları üzerindeki bağlaç ve kalanın nerede olduğunu gösteren pusuladır. Bunu öğrendiğim günden bugüne sırtımı kalbime verdim, yüzüstü yürüyorum…

Bir an, sona koyacağım işaretin tek vuruşluk bir imlâ olacağını sandın değil mi? Evet… tek vuruşluk… tek kurşun… tek iz… tek… il…

Durup dururken sol yanağında tuhaf bir ıslaklık hisseder bazen insan. Ter mi? Yok. Açık pencerelerin birinden sızmış bir yağmur damlası olabilir mi? Hayır! O zaman durduğun anda, kaldığın o tekillikte yalnızlık bir buse kondurmuştur çaktırmadan. Hani sen bir defasında demiştin ya “Biliyor musun, ne zaman canıma kastedilse sol yanağımdan süzülür en acı yaşlar. Çözemedim daha sırrını. ” Çözseydin ne anlamı kalırdı ıslaklığın? Yağmur neden bulutlardan düşsün-dü-ki?

Tanrı kendi bilinmezliğini verdi insanlara. Bir yerlerine gömdü her şeyi. Biz bulunmaz, onulmaz ve yerine koyulmazları aradık durduk ama ben buldum Tanrı sustu.

Aklıma geldi. Sen hep çağrışımlara meylederdin. Sana ne anlatsam, dur durak tanımadan “Bu bana şunu, onu hatırlattı” derdin. Söylemek istediklerimden bambaşka bir yere giderdi her şey. Uzaklaşırdı. Büyürdü. Büyütürdün açtığın her yeni parantezle. Sığamaz olurduk içine. Yeniden kendime çevirmeye kalkıştığımdaysa sen buna “yalnızlık, yalnızsın” derdin. Oysa benim aklıma “ben” den başka bir şey gelmez bazı zamanlarda. Çünkü “ben” kim bilir kimdedir. Herkes bir diğerinin öbür yarısıdır dersen evet, sen benim yaşayanım olabilirsin. Benim sesim diğer taraftan. Kaybettiklerimizden.

Çıkmazlarımızdan.

Atmosferin dışından.

Nefessizlikten.

Dilsizlikten.

En derin suçlarımızdan.

Şehvetin bulunmazlarından.

Aşkın yok sanıldığı yerlerden… Çünkü oksijen varsa ciğerlerinde, dışarıya üflediğin sende oluşumdandır. Belki de bu yüzden siyah kendi harflerinde yası barındırıyor. Bir yerde gizli bir ölümün seslendiricisi gibi. Hiç bakmış mıydın? His ve yas. Bunlar siyahın içindekiler. Ben siyah olmaya çalışmadım ama siyah hep ben olmaya çalıştı.

Neyse. Gidiyorum.

Bundan sonrası… acıtır.

Bu arada:

O… yalnızlık değildi.

Burcu Yıldızer

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of