Egoist okur

Temasın da hafızası vardır

Aşk Hikayesi romanının ilk cümlelerini getirdi Dilek Vidana Tavaşoğlu’nun bu yazısı aklıma. O cümleleri azıcık değiştirerek John Keats’i anlatabilirim gibi geldi bana. 25 yaşında ölüp giden bir genç adam için ne söyleyebilirsiniz? Olağanüstü yetenekli olduğunu, gelmiş geçmiş en büyük şairlerden biri olduğu halde, yaşarken ve yazarken asla övgülerle karşılaşmadığını, bir de şiiri, güzelliği, saflığı ve en çok da Fanny Brawne adlı kızı sevdiğini… Bu yazı temasın, dokunmanın da kendine has bir hafızası olduğuna inanan büyük şair John Keats’i ve onun yapıtlarına ilham kaynağı olan büyük aşkını anlatıyor. Yönetmen Jane Campion’ın Bright Star adlı filmi aracılığıyla… Ben de sevgili arkadaşım Dilek’e bir kez daha teşekkür ediyorum. Sevdiğim bir şairi uzun süredir ihmal ettiğimi bana hatırlattığı için.

Temasın da hafızası vardır

İngiliz romantik şiir akımının önde gelen temsilcilerinden John Keats beni en çok etkileyen şairlerden biri. Kısacık ömrüne sığdırdığı muhteşem şiirleri ve hayatındaki garip tesadüflerle… İşin en hazin yanı, çok genç yaşta, edebiyat dünyasında bıraktığı izi hiç bilemeden ölmüş olması.

Önce bilgilerimizi tazeleyelim… John Keats, orta halli bir ailenin oğlu olarak doğar. Daha 8 yaşındayken bir kaza sonucu babasını kaybeder. Annesi çok geçmeden tekrar evlenir,  onun yokluğunda Keats ve kardeşlerine büyükannesi bakar. Yıllar sonra annesi aileye yeniden katıldığında çok mutlu olsa da, Keats’in sevinci kısa sürer.  Bir yıl içinde onu veremden kaybeder… Yıllar sonra Keats’in küçük kardeşi Tom da bu hastalıktan ölecektir.

Aynı hastalığın bir gün kendi canını alacağından habersiz olan genç Keats günün birinde, bir cerrahın yanında geçirdiği dört yıllık ilaç hazırlama eğitimini bırakıp ruhunun sesini dinlemeye başlar. Şiire olan tutkusu, zamanla onu okuyucu olmaktan yazar olmaya sürükler.

Keats’in tamamen kendi kendini yetiştirdiğini söyleyebiliriz.

Homer’den Chaucer’a, Milton’dan Shakespeare’e kadar gelmiş geçmiş pek çok önemli şairin eserlerini okumasının yanında, Wordsworth gibi çağdaşı şairlerin de eserlerini hatmeder. Arkadaşı Charles Brown’ın daveti üzerine bir süre Hampstead’deki Wenthworth Place’de yaşayarak şiir yazmaya devam eden Keats, burada hayatına ve yapıtlarına damga vuracak olan Fanny Brawne’a aşık olur.

john keats fanny brawne31

john keats fanny brawne32

Fanny Brawne ile John Keats’in ilk bakışta fazla ortak yönü yoktur.

Fanny, modaya ve dansa meraklı, eğlenceyi seven bir genç kızdır. Öte yandan Keats’e olan duyguları ve gittikçe büyüyen aşkı yüzünden onun şiirlerini okuyup anlamaya çalıştığı da biliniyor…

Burada Keats’in, şiirlerini anlamakta zorlandığını söyleyen Fanny’ye verdiği cevabı hatırlatmak isterim, çünkü onun şiire bakış açısını anlamamız açısından şu sözlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum:

“Şiirin akılla değil, duyularla anlaşılması gerekir. Göle girmekteki amaç hemen karşı kıyıya yüzmek değil, gölün içinde olmak, suyun içinde bulunmanın zevkine varmaktır. Gölü anlamaya çalışmazsın; aklın ve düşüncenin ötesinde bir deneyimdir bu. Şiir de ruhu dinginleştirir ve gizemli olanı kabul edebilmesi için onu cesaretlendirir.”

Eh, öyle değil midir hakikaten? İnsanın şiiri yüreğiyle, ruhuyla hissederek okuması gerekmez mi? John Keats’in de hem hayatında, hem de şiirlerinde romantizmin yoğun etkisini; hissetmenin, duyuların, bireyselliğin ve yaratıcılığın önemini görebiliriz.

Önceleri pek çok kişinin onaylamadığı Fanny Brawne-John Keats aşkı, aslında şaire büyük ilham kaynağı olmuş. O kadar ki, bugün John Keats denilince Fanny Brawne’ın adını anmamak, onların aşkından bahsetmemek imkansız… Tabii burada bir ilginç tesadüf daha dikkat çekiyor:

Keats’ın hayatındaki üç önemli kadının da adı Fanny’ymiş. Annesi, kızkardeşi ve tek büyük aşkı… Bunu psikanalistlerin nasıl yorumlayacağını doğrusu merak etmiyor değilim.

Hikayeye devam edersek… John Keats büyük aşkına asla gerçek anlamda kavuşamadı. Önceleri onunla evlenebilmek için yeterli maddi imkanı yoktu. Çalışıp şiirlerini satmayı, para kazanıp sevdiği kadına kavuşmayı çok istedi. Ama bu amacına bir türlü erişemedi. Keats’in verdiği bir aile yüzüğüyle kendi aralarında nişanlansalar da, evlenemediler. Uzun ayrılıkları sırasında birbirlerine yazdıkları mektuplar bugün Keats’in şiirleri kadar ilgi görüyor ve belki onu daha iyi anlamamızı sağlıyor.

İstediği başarıya ulaşamayan ve şiirlerinin büyük kitleler tarafından okunduğunu, beğenildiğini göremeyen Keats’in hayatı boyunca üç şiir kitabı yayınlandı. Zaten topu topu üç yıl, 1816-1819 arasında şiir yazdı. Ardından annesi ve kardeşini ölüme sürükleyen veremle savaştığı, gitgide güçsüz düştüğü yıllar geldi. Ve henüz 25 yaşındayken, hastalığının biraz olsun hafiflemesi umuduyla arkadaşlarının daha ılıman bir iklimi var diye gönderdikleri Roma’da hayata veda etti. Son dileği şu sözlerin mezar taşına yazılmasıydı:

“Burada adı suya yazılı bir şair yatıyor”

İsminin kalıcı olamayacağını, sudaki bir iz gibi çabucak silineceğini, her şeyin geçici ve unutulmaya mahkum olduğunu vurgulamak istedi bu sözlerle belki.  Ama öyle olmadı. Edebiyat dünyası “adı suya yazılı” bu şairi unutmadı, suda yazılı adını yüzyıllar alıp götüremedi.

Şimdi gelelim sadede, yani bu yazıyı niçin yazdığımın açıklamasına…

keats movie28

2009 yılında, ödüllü Piyano filminin yönetmeni Jane Campion’dan çok güzel bir film hediye edildi sinema dünyasına: Bright Star, yani Parlak Yıldız. John Keats’in Fanny Brawne için yazdığı bir şiirin adını taşıyan bu film, onun kısa süren şairlik dönemini, çektiği zorlukları, Fanny’ye aşkını ve onu ölüme götüren hastalığını anlatıyor. Campion, Keats için şiir gibi bir film çekmiş de diyebilirim. Her karesi, her sahnesi duygulara derinden hitap eden, bir şiirin okudukça insanı içine çekmesi gibi sizi yavaş yavaş içine çeken bir film olmuş Bright Star.  Bakışlar, sözcükler, mimikler, dokunuşlar, hepsi çok önemli. Oyuncu seçimi de çok başarılı. Ben Whishaw  ve Abbie Cornish, doğal, yalın ve minimal oyunculuklarıyla insana neredeyse gerçek Keats ve Fanny kadar inandırıcı geliyor.

keats movie29

Mekanlar hem gerçekçi, hem görsellik açısından büyüleyici. Mevsimler bile olaylara eşlik ediyor sanki. Keats ile Brawne aşkı filizlenirken baharın tüm ihtişamı ve güzelliği sergileniyor, hastalık ve ölüm sahnelerinde ise karlı ve kasvetli kış mevsimi var. Kullanılan müziklerin de etkisiyle, aynı anda hem göze, hem kulağa, hem de yüreğe hitap eden filmdeki her ayrıntı, diğerlerini  destekliyor, vurguluyor.

Keats ve Brawne aşkı film boyunca sadeliğin ve saflığın getirdiği büyüklükle hissediliyor. Minik dokunuşlarla öpüşüyor âşıklar.

“Dokunmanın hafızası vardır” demiş ya Keats, onu hatırlatırcasına…

Sanki Campion bu söze sadık kalmak istemiş gibi, film tam da ruhumuza dokunup orada izini bırakıyor.

John Keats ile Fanny Brawne’ın ayrı kaldıkları zaman içindeki mektuplaşmaları da filmde önemli bir yer tutuyor.  Bir mektubunda şöyle diyor Keats:

“Keşke kelebek olup üç yaz günü kadar bir ömür geçirseydik. Bu üç günü seninle öyle dolu dolu yaşardım ki, 50 yıllık sıradan bir hayata kıyasla daha büyük mutluluklar sığdırırdım o kısıtlı zamana…”

Fanny bu mektubu okuduktan sonra kızkardeşi Toots ve erkek kardeşi Sammy’yle birlikte kelebek avlamaya başlıyor ve odasında aşkı adına bir kelebek cenneti yaratıyor. Birbirinden güzel ve rengarenk kelebeklerin uçuştuğu oda, Keats ve Fanny’nin aşk mabedine dönüşüyor.

keats movie25

keats movie26

Camları bile açmıyorlar kelebekler kaçmasın diye. Fanny annesine hissettiklerini   anlatıyor:

“Ancak ondan haber aldığımda yaşadığımı hissediyorum. Mektup gelmediğinde ise sanki hava ciğerlerimden sökülüp alınıyormuş gibi geliyor bana… Benim için gerçek olan tek şey, onun mektupları, bu kelebekler, kurduğum bu dünya… Umurumda olan tek dünya da bu zaten…”

Bir süre sonra Keats’in kısacık yazdığı bir mektup geliyor. Onun Londra’ya geldiği halde umduğu kadar para kazanamadığı için utancından yanına uğramadığını öğrenen Fanny üzüntüden kendini öldürmek istiyor.

Fanny’nin umutlarıyla birlikte ölen ve yerden süpürülen kelebekler artık daha kötü zamanların habercisi gibi geliyorlar seyirciye.

Onun biraz olsun iyileşmesini isteyen arkadaşları Keats’i güneşli Roma’ya gönderiyorlar. Onun geri dönemeyeceği ortada aslında ama sanki dönecekmiş gibi yapıyor âşıklar. Yatağa uzanarak birlikte geçirecekleri bir hayatın hayalini kuruyorlar. Bir türlü kavuşamamanın acısı zaten yeterince büyükken, bir de bu hastalığın onları ayırmasıyla hissettikleri acı Fanny’nin şu haykırışında somutlaşıyor:

“Böyle acı çekmek için yaratılmış olamayız. Başka bir hayat olmalı…”

keats movie27

Kısa süre sonra korkulan haber Fanny’ye ulaşıyor. Keats hastalığın pençesinden kurtulamayıp, hayata veda etmiştir. Fanny’nin “Nefes alamıyorum…” diye katılarak ağladığı sahne, bunca yıl sonra seyirciyi de Keats için, veda ettiği kısacık ömrü ve yarım kalan aşkı için ağlatıyor.

Büyük aşkı John Keats’in ölümünden sonra saçlarını keserek siyahlara bürünüyor Fanny. Onu uzun yıllar unutamadığı ve altı yıl yasını tuttuğu biliniyor. Keats’in verdiği yüzüğü de asla çıkarmamış.

Keats’in ölümünden 13 yıl sonra evlenmiş. Bu evlilikten üç çocuğu olmuş. Teselli edici sayılır mı bilmiyorum ama Keats’in edebiyat dünyasına kabul edildiğini, yapıtlarının sevildiğini ve başarılı bulunduğunu görebiliyor.

Fanny ölene dek Keats’in mektuplarını saklıyor. Ölmeden önce de yıllarca herkesten gizlediği sırrını, yani Keats ile yaşadığı aşkı çocuklarına anlatıyor. Vaktiyle yayınlandığında büyük yankı uyandıran, hatta kimilerinin skandal diye nitelendirdiği bu mektuplar bugün çok değerli. Keats’in yaşamına, karakterine, şiire bakışına ışık tutuyor, ayrıca Fanny Brawne’la yaşadığı aşkın büyüklüğünü, derinliğini anlamamızı sağlıyor.

“Parlak yıldız… Keşke ben de senin gibi sabit olsaydım” diye başlayan o meşhur şiirinde John Keats, o yıldız gibi tek başına dünyaya tepeden bakmak istemediğini de vurguluyor çelişkili bir biçimde. Bir münzevi gibi tek başına olmaktansa, başını sevgilisinin göğsüne yaslamak, sonsuza dek onun yanında olmak istiyor. Sevgilisinin nefesini duyamayacaksa, ölmeyi yeğliyor. Ve aşkıyla birlikte olursa ölümsüzleşeceğine inanıyor.

Sevdiğine doyamadan ölen ve “Parlak Yıldız” şiirinde dile getirdiği arzularını gerçekleştiremeyen bu büyük romantik şair, umarım göklerde bir yerlerde, bir parlak yıldızın ardından dünyaya bakıp suya yazdırdığı adının da, yaşadığı büyük aşkın da hiç ama hiç unutulmadığını görmüş, bir anlamda yine de ölümsüzleştiğinden haberdar olmuştur.

Dilek Vidana Tavaşoğlu

9
Leave a Reply

5 Comment threads
4 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
6 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Dilek V. T.

Gülenaycım, benim 30 küsür yıllık can arkadaşım, içimi, ruhumu bilir… Yazmayı ne kadar istediğimi bildiği için beni uzun süredir buna teşvik ediyordu ve işte ben de onun teşvikleriyle ve yüreklendirmesiyle siteye üçüncü yazımı yazdım. Bu yazıları yazmak bana inanılmaz keyif verdi. O yüzden kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır. Hayatımın her safhasında, her anında iyi ki varsın Gülenay.

dilek’cim, yeter artık teşekkür etmeyelim ikide bir birbirimize. konu güzeldi, yazı güzeldi, egoist okur da bu yazıyı çok sevdi, hepsi bu :) fakat bir konuda haklısın, iyi ki arkadaşız ve iyi ki sen de benim hayatımdasın.

ALBERTO

Bildiğimizi sanıp ta bilmediğimiz şairlerden biri. Ellerine sağlık sevgili Dilek. Edebiyat ufkumu biraz daha genişlettiğin teşekkür ederim. Ve güzel bir Pazar sabahında okuduğum, güzellik, cesaret ve güç kazandıran; araştırdığın, yazdığın ve paylaştığın güzel yazın için. Ama lütfen bu güzel yazıların kardeşleri olsun.

Dilek V.T.

Çok teşekkürler Albertcim, beğenmene çok sevindim. Senin hikayeni de merakla bekliyorum bu arada, inşallah yakında okuruz :)

didar (pranadi)

tatilde, konu başlığını twitter’da görmüştüm geçen pazar. bi türlü okuyamadım. ama kazındı “temasın da hafızası vardır” diye. sürkli kafamda dın dın dın diye…şimdi daha sakin bi yerdeyim. merakla hemen açıp okudum. çok beğendim….teşekkürler….

Dilek V.T.

Sevgili Didar, beğendiğiniz ve fikrinizi burada paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Umarım filmi de seyredecek vakit bulur ve onu da seversiniz… hakikaten insanın ruhuna dokunup izini bırakan bir film diye düşünüyorum, umarım aynı duyguları paylaşırız…

burcu yıldızer

Yazının başlığı zaten incelikli bir yutkunmaya neden oluyor. Dokunmak da en az kokular kadar canda kalıcı tesirler yaratıyor. Hafızayı canlandırıyor.
Yaşanan hikâye insanın tüylerini ürpertiyor. Ben bu yazıları okurken bir süre kendime gelemiyorum. Hepimizin iyi-kötü hikâyeleri var. Çünkü hayat yalnızca bazılarına tek bir hikâye sunuyor. Bir mukayese yapmak istemem elbette ama hikâyelerden yanayım ama böyle nadide “hikâye”lere de imrenmiyor değilim. Şairden haberim yoktu. Benim için birkaç anlamda bir paylaşım oldu bu yazı Dilek Hanım.:) Okunacak bir şair- izlenecek bir film ve üzerine düşünüp bir değerlendirme yapacağım zaman dilimi.

Teşekkür ederim.

Dilek V. T.

Sevgili Burcu hanım,

Duygu ve düşüncelerinizi böyle güzel ve içten bir şekilde paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
Size ifade ettiğiniz duyguları hissettirdiyse bu yazım, amacına ulaşmış demektir, çok mutlu oldum.
Umarım bahsettiğiniz “zaman dilimini” hoş bir şekilde geçirmenize vesile olurum.

Buraya uydu, o yüzden sizin sitenizdeki güzel yazılarınızdan birinden izninizle bir alıntı yapmak geldi içimden:
“Şimdi bol filmli, patlamış mısırlı, içinde güzel dost sohbetlerini barından sürprizli bir kış karşılasın hepimizi…”

hamide

2011 yılında yayınlamış olduğunuz bu yazıyı 2017 yazında bright starı izledikten 40 45 dakika sonra , john keatsin hayatını araştırırken keşfettim. elinize sağlık. filmi izlerken kaçırdığım birçok detayı sayenizde fark etmiş ve fark etmekle birlikte hayranlığıma hayranlık katmış durumdayım. elinize yüreğinize kaleminize sağlık….