Egoist okur

Atlamak düşmekten iyidir!

“On dört yaşındaydım ve dünyadan çok sıkılmıştım. Bana kalırsa yeterince yaşamıştım. Yara gibi bir şeydi hayat. Ağılıysa, hele de acıyorsa, en temizi kesip atmaktı.”

“Kesip atmakta usta sayılırdım. Çünkü korkaktım. En kolay korkaklar kesip atar.”

Unutma Beni Apartmanı, Rüyalar Anlatılmaz ve Saklı Bahçeler Haritası adlı romanların yazarı Nermin Yıldırım‘dan yaralarımıza ilaç niyetine. Aslında biriciğimiz, Ot dergimiz için yazmıştı, şimdi burada…

Gülenay Börekçi

  nermin yildirim egoistokur atlamak dusmek ot 1

Geceydi, ağustostu. Sokağı yıkayan cırcır böceklerinin sesi, evlerden yükselen bebek ağlamalarına karışıyordu. Aşağı eğilince içim çekilmişti aniden, dizlerim titremişti. Ne zaman böyle balkondan aşağı baksam ürperir, pat diye düşüvermekten korkardım. Paldır küldür ölmekten değil, palas pandıras düşmekten. Düşmeden ölmenin ve yaşamanın da tabii, bir yolu olmalıydı. Henüz bulamamıştım.

On dört yaşındaydım ve dünyadan çok sıkılmıştım. Bana kalırsa yeterince yaşamıştım. Yara gibi bir şeydi hayat. Ağılıysa, hele de acıyorsa, en temizi kesip atmaktı.

Kesip atmakta usta sayılırdım. Çünkü korkaktım. En kolay korkaklar kesip atar.

Korktuğum için vazgeçmiştim sevdiğim kızdan mesela. Reddedilmekten ödüm koptuğundan, onu ne kadar sevdiğimi, gece uyumadan evvel ve sabah uyandığımda ilk onun adını aklımdan geçirdiğimi, gülümsediği vakit kalbimde filler tepiştiğini söyleyememiştim.

Sonra mesela, milletin önünde azar işitmekten korktuğum için çabucak yapmıştım ustamın her dediğini yıllarca. Şıp diye anlamış, leb denmeden leblebiyi uzatmıştım. Herkes beni akıl küpü, becerikli, cevval bir çırak sanmıştı. Alakası yoktu hâlbuki. Sadece felaket korkaktım.

Ve korktuğum için bıçaklamıştım babamı evvelki sene. Anneme bir fiske daha vurma ihtimalini böylece kesip atmıştım. Öyle korkmuştum ki annem duvarın dibine yığılmış, acı içinde kıvranırken hiçbir şey yapamamaktan, herifçioğlunun baldırına takıvermiştim sustalıyı. Cesaretten filan değil, sadece korkaklıktan…

Hepsi geçmişti ama. Ustam beyin kanamasından ölmüş, babam birkaç hafta aksadıktan sonra iyileşmiş, kız da gidip başkasıyla sözlenmişti. Bilmiş bilmiş kafa sallayıp “geçer” dedikleri ancak böyleydi. Zaman geçse posası kalırdı. Aşk geçse acısı, sızı geçse yarası, yara geçse kabuğu kalırdı. Hep bir iz kalırdı işte. Dermansız hastalıktı dünya ağrısı ve “geçmiş olsun” temennisi, alabildiğine manasızdı.

Yapacak çok şey de yoktu. Ben de sadece üzerime düşenleri yapmıştım. Ustamın ardından hakkımı helal etmiş, babamdan temiz bir dayak yemiş, sevdiğim kız için de kaldırıma yapışacak kadar çok içmiştim. Sonra işte… Hep olduğu gibi… hayat devam etmişti. Ne bitmek bilmeyen şeydi zaten bu hayat. Nasıl da uzundu günler. On dört sene, elli bir bin on yedi gün, yüz yirmi iki bin sekiz yüz sekiz saat… Felaket uzun, müthiş sıkıcı ve kesinlikle berbat!

Yaşlanmış hissediyordum kendimi. On yaşından beri filan, böyle hissediyordum aslında. Çok yaşlı, çok yorgun, çok kırgın adını bilmediğim bir şeylere. Kalbimde tepişip duran hislere, o hislerle kuşatılmış kendime, umutsuzca isim arayıp duruyordum: Kumda iz bırakamayan salyangoz, kendinden başkasını acıtamayan kirpi, kabuğu kırık kaplumbağa, açıkta kalmış sızılı yara.

Koca bir çile yünü yavaş yavaş sarar gibi çekiyordum dünya misafirliğimi. Yok vardan az acıtır diyor, yok olup gitmek için gün sayıyordum. Tespih boncukları misali art arda dizilmişti günler. Fakat hiçbiri geçmek bilmiyordu, boşuna bekliyordum.

İtikatlar hayatta tutar insanı. Elhamdülillah Müslümandım. Bu nedenle, çok canım çekmesine rağmen, şöyle helalinden bir ip geçiremiyordum boğazıma yahut banyo rafındaki jiletlerden birini çekip, bileklerimde ince dikey patikalar açamıyordum. Bizzat kendi ellerimle kesemezdim biletimi ama bunu yordamıyla yapacak uygun bir kiralık katil arıyordum.

Sigarayı günde üç pakete çıkardım, cillop gibi ciğerlerim bana mısın demedi. Karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakmayı bıraktım lakin bütün şoförlerin pürdikkat kesileceği tutmuştu; kimse dalgınlığa kapılıp üzerimden geçmedi. Evin tüm pencerelerini açık unutup öyle uyudum ancak değil zatürre, nezle bile olmayı beceremedim. Hakkın rahmetine kolayına kavuşmak kabil değildi. Velhasıl, talihim yaver gitmeyince, huzur içinde ölemedim.

Buna da epey bozuldum tabii. Yaşamanın zor olduğu bir yerde, ölmenin de kolay olmaması, adil değildi. Bazı geceler, yatakta uykuyu beklerken, “Kaçacak yer yok ki” diye sayıklıyordum içimden ağır bir yemin gibi, “Siktiğimin hayatında, kaçacak yer yok ki…”

Sonra işte o ağustos gecesinde, balkondan aşağı bakıp, yaşamaktan ve düşmekten deli gibi korkarken, elimdeki sigarayı aşağı attım. Ateş böcekleri gibi ışıklar saçarak düştü meret. Ve sonra neyin rüzgârına kapıldı bilmem, hiç dokunmadığım halde, alüminyum balkon korkuluğunda dengede duran sigara paketi, yuvarlandı aşağıya. Kendi kendini vuran gonglu saatler gibi, dünyaya eyvallahı olmayan vakur bir tavırla. Düşmemişti de atlamıştı sanki. Şaşırdım, ardından bakakaldım. Kıskandım da galiba.

Bir rüyadan uyanır, bir gerçeğe ayılır gibi, aniden fark ettim. Atıldığım bu uğursuz bahçeye zaten düşerek gelmiştim. Düştüğüm için böyleydi her şey. Düşmek, başa gelen demekti, ille de çekilecekti. Ama düşmez de kendi atlarsa insan, bizzat seçerse ne yaşayacağını yani, işte o zaman her şey değişirdi.

Bir kötüye koşmak icabında, bir iyiyi beklemekten yeğdi. Öyleydi.

Karar verdim.

Hayat, fikrim sorulmadan sunulmuş ve üstelik müteşekkir olmam beklenen bir hediyeydi madem, istemiyordum, geri verecektim! Hayır, çok teşekkür ederim ama namuslu bir delikanlıyım ben, bu kıymetli hediyeyi kabul edemem efendim!

Omuzlarımdan ağır bir yük kalktı sanki, hafifledim.

O gece, müthiş hafiflemiş halde, balkonu yıkayan gece temizliğini şehvetle ciğerlerime çektim. Neşeli bir rüzgâr yaladı yüzümü ve uzaklardan gelen bebek ağlamalarını işittim. Gökyüzüne baktım, yıldızlar işaret fişekleri gibi yanıp yanıp sönüyordu. “Allah’ım” dedim, “ beni affet. Ölerek işleyeceğim bu günahı, yaşarsam işleyeceklerime say. Yap bir güzellik, şu hesabı hallet.”

Sonra korkuluklara uzandım, hiç tereddüt etmeden yarı belime dek aşağı sarktım. Toprak, gözlerimin önünde uğursuz bir atlıkarınca gibi bulantıyla dönmeye başladı. Ustam, babam, sevdiğim kız ve hatta onun kıtıpiyos sözlüsü bile… herkes aşağıdaydı.

Gülümseyerek aşağı süzülürken, bulutlar sedir yaprakları gibi eğilmiş selam verirken, yıldızlar küpelik kirazlar misali bir bir sarkmış alkış tutarken, içimden tekrarladım:

“Atlamak düşmekten iyidir! Öyledir!”

Sonra, saatte iki yüz kilometre hızla giden otomobilin ön camını sevgiyle kucaklayan kuş saadetiyle kavuştum toprağa. Vuslat; pat!

Atlamadım, düştüm. Beklemedim, gittim. Susmadım, konuştum. Hayatım boyunca yaptığım en kısa ve en şahane konuşmaydı bu, açıkçası kendimle gurur duydum. Peki sonra?

Sonrasını şöyle düşünmüştüm aslında: Komşular bulurdu beni, yani artık pek de ben olmayan, façası fena bozulmuş cansız bedenimi. Çığlıklar atılır, ambulans çağrılırdı. Nemrut suratlı hemşireler arasında hastaneye götürülür, buz gibi morgda sabahlar ve ertesi gün de kırık dökük bir merasimle gömülüp öğle yemeği bekleyen solucanlara ikram edilirdim. Mahalleli feci ölümümü konuşurdu bir kaç gün. Şansım yaver giderse sevdiğim kız, sözlüsünden gizli, birkaç dakika ağlardı. Hergele arkadaşlarım birkaç gün hatıramı anar, ayyaş babamın gözleri dolardı. Annem ağlardı en çok, herkes unutur ama o hep hatırlardı. Böyle fiyakalı bir son kurmuştum işte atlamadan evvel. Kul kurar felek gülermiş derler. Velhasıl düşündüğüm gibi olmadı. Çünkü…

Ölmedim.

Ölmek o kadar kolay mı?

Kendime geldiğimde annem karşımdaki sandalyede oturmuş ağlıyordu. Sonra babam “eşşoğlueşek” diye bağırıp –ki haklıydı- sağlam bir tokat attı. “Yapma Eşref” dedi annem burnunu çekerek. “Atlamadı ki, düştü çocuk. Neyse ki Allah canını bağışladı.”

Önce cehennemde miyim diye düşündüm. Ama nerede bende o şans, ölememiştim. Baktım, iki bacağım da askıya asılı, alçıdaydı. Elimi sancıyan başıma götürdüm, sargılıydı. Korkmak da yetmemişti demek bu uğursuz bahçeden kaçıp gitmeye. Üstelik benim kadar uzun yaşayacak sefil bir yatağa saplanmıştım. Ne yapalım, neticede birilerinin de hayatta kalıp öyküsünü anlatması lazımdı.

Hadi şimdi bir çay koyun da karşılıklı içelim.

Nermin Yıldırım

Ot dergisi haziran 2014 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment