Egoist okur

Sırasına tutunamayanların romanı: ÖLÜ REŞAT

Aslı Tohumcu yeni romanı Ölü Reşat’la önceki kitaplarından farklı bir izlek ve dille karşımıza çıkıyor. Daha önceki kitaplarında kadına yönelik şiddetle beraber gündelik hayatın üzerimizdeki şiddetini de konu alan yapıtlarıyla tanımıştık onu. Hayli sert ve depresif bir anlatımla okuyucuyu kucaklayan Tohumcu, bu bu sefer bambaşka bir uslupla geliyor. Gerginliği azaltılmış, ironisi tavan yapmış, fantastik öğelerin ağırlık kazandığı Ölü Reşat; bir o kadar da ayakları yere basan bir çalışma. Tarihsel gerçekliği barındırmasının yanında toplumsal refleksi de dönemi içinde değerlendiren, zaman ve mekan meselesini de irdeleyen önemli bir roman.

Başka bir durum da var: Kitabın en önemli kahramanı Adnan gibi görünse de, asıl aktör Bursa. Bursa kitapta kişileştiriliyor. Şehrin, yazarın kendiyle ve karakteriyle özdeşleştirilmesi de söz konusu. Daha doğrusu bir kimlik meselesinin, kökünü bulma arzusunun tezahürü olarak yer alıyor Bursa, Aslı Tohumcu’nun romanında. Yazarın anne değil de baba üzerinden kendini yorumlama, okuma ihtiyacı ve bu ihtiyacı yine doğup büyüdüğü şehir üzerinden büyütmesinin çeşitli nedenleri var. Doğup büyüdüğümüz, yaşadığımız yerler bizim kimliğimizin oluşmasında önemli bir unsur. Aynı zamanda baba figürü de bir kız çocuk için kendini oluşturmada ve diğer erkeklerle kurduğu ilişkide bir köprü. Dolayısıyla şehir ve baba imgesi büyümeyle de ilişkilendirilebilir.

Kısacası Ölü Reşat hem yazarın kişisel tarihini bize anlatırken, hem de içinde doğup büyüdüğü toplumun geleneğini, kültürünü, sosyal yaşamını, o kentin dinamikleriyle, masalsı bir anlatımla okuyucuya sunuyor.

Deniz Durukan

asli tohumcu egoistokur kontrol kulesi deniz durukan 1

Gülerken hüzünden geberecek gibi hissetmek…

Ölü Reşat babandan yola çıkarak kurguladığın bir roman. Bir yanıyla köklerinin izini sürüyor, yani baban üzerinden kendini de okuyorsun.

Son birkaç yılda ailemde ciddi kayıplar yaşandı, ön sıralar beklemediğim bir hızla boşaldı. İnsanın aile büyükleri ölünce hayatının bazı parçaları da ölüyor, tanık kalmayınca hayatının o kısmı yok oluyor sanki. Bir devir gümbürtüyle kapandı hayatımda. Ölü Reşat yüzde yüz olmasa bile, işte o kapanan döneme, çocukluğumda bende iz bırakmış insanlara döndüğüm bir kitap oldu. 

Peki kökü çekince ne çıktı altından?

Ben altında kaldım o kökün, bir güzel ezildim desem sana. En çok özlemle ezildim ama.

Baba kız ilişkisi de var bu romanda. Bununla ilgili ilk sorum: Ağrı babadan mı geçer? 

Galiba benimki babadan geçiyor. Aslında annemden geçmesini tercih ederdim, öyle olması da beklenir ama benim her şeyim ters olduğu için babamdan geçmiş. Tabii ne olursa olsun, ben babamın ancak kötü bir kopyası olabilirim.

Baba kavramı otoriteyi de temsil ediyor. Ve yaşamımızın her alanında o otoriteyle sınanıyoruz. Özellikle kadınlar için sıkıntılı sonuçları var. Durum böyleyken, senin babanla arandaki ilişki o otoriteyi kırar gibi. Babayla kurulan bir arkadaşlık var. Ölü Reşat’tan önceki kitaplarında ana izlek; kadına yönelik şiddet ve ayrımcılıktı. Burada çizdiğin baba kız ilişkisinde işin temeline iniyor, o ilişkide arkadaşlık kavramının altını mı çiziyorsun. Bilinçli miydi bu?

Sen söyleyince fark ettim. Baştan sona bilinçli yapmadıysam da, babamla ilişkim bir şekilde kağıda taşmıştır. Babam akıllı bir adamdı; o yüzden otoritesini hiç alenen kullanmadı. Hep annem aracılığıyla otoritesini kullandığından, kötü polis annem oldu. Bu romanda hayatımdaki altı çizilebilir olan tek şey babam ve annemin bana arkadaş olmasıdır. Ne yazık ki, ben onlara arkadaş olamadım. En önemlisi de yazar olma özgürlüğünü sundular bana, daha ne olsun! Babama dönersek eğer her cuma buluşuruz, o ne yaptı, ben ne yaptım, konuşuruz. Bak mesela, bu yakınlık yüzünden belki, bir ara romanı bitiremeden babama bir şey olacak korkusuna kapıldım. Neyse ki bitirdim de okudu.

Memnun oldu mu?

Kitapla ilgili olumlu yorumları gördükçe çok seviniyor. Sanıyorum memnun oldu. İnsanın annesine babasına yakın olması iyi bir şey. Çünkü bir insanın ruhuna en yakın kişiler anne ve babasıdır. En azından benim için öyle.

Son dönemde yoğunlaşan kadına yönelik şiddetin temelinde, babayla kurulan dialogun eksikliği etken olabilir mi? Mesela Perihan Mağden’in Babasız Kızlar Balosu diye bir şiiri var, BaBa ZuLa şarkı yaptı. “Babamız bizi sevmedi” deniyor. Öyle midir? Ya da korku mu bunun sebebi?

Çok zor yerden sordun! Baba-kız ilişkisinde belki de özellikle konmuş bir mesafe var. Genç kızlığa adım attığımızda ‘cıs’ oluyoruz sanki. Fiziksel olarak uzak durulması gereken, tehlikeli bir şey haline geliyoruz. ‘Cıs’ denen bir şeyi sevmek mümkün olabilir mi ya da birini dokunmadan sevmek?

Ölü Reşat’ta Bursa’yı da içine katarak geleneksel bir yapıyı anlatıyor, o kentin diliyle, kültürüyle yorumluyorsun hikayeni. Geleneksel bir yapıda büyüyüp sonra İstanbul gibi bir metropolde uzun yıllardır yaşamanın verdiği bir çatışma hissediliyor. Gelenekle modernizmin çatışması var. Ya da şöyle anlatayım: Bursa senin geçmişin, gelenekle bağın, İstanbul ise şimdini; modern kentli yaşamı imliyor. Başka bir açıdan baktığımızda, Bursa da kişileştirilmiş gibi. Geçmişi ve şimdisi; gelenekle modernizm çatışmasını da veriyor. Baban üzerinden kendini okurken, büyüdüğün şehir üzerinden de kendini okuyorsun.

Bahsettiğin, benim hayatımda olan, hatta merkezime epey yakın duran bir çatışma. Ben bu tuhaf bileşimin ürünüyüm, bana göre tabii. Mesela; Bursa’da gizli bir şey yapman mümkün değildi, hemen anne babanın kulağına giderdi. Gizlice sigara içemez, bir oğlanla gizlice buluşamazdın, avuç içi kadar yer. Ben 15 yaşımdayken Mehmet dedemin yanında sigara içebiliyordum. Hatta onlara misafirliğe gideceğim zaman kendi sigaramı bana tutar ve yakardı. İşte, sigarayı alenen içtim, ama ne zaman bir oğlanla gizlice buluşmaya çalışsam yakalandım! Bir kulağım duayı, bir kulağım argoyu duydu mesela. Bu dediklerimden geleneği moderni ayırt etmek zor değil. Üstüne bir de İstanbul’da çiçek gibi açmamı ekle! Ve evet, Bursa benim geçmişimle bağım, şimdilerde küçük İstanbul olsa da, benim kalbimde evliyalar şehri! Ayrıca Bursa beni ve sevdiklerimi yaşatan ve esirgeyen şehirdir, o yüzden romanın baş kişilerinden biri olması da kaçınılmazdı.

Romanda kutsalın yönetimi ve o yönetimin yönlendirilmesiyle davranışlarını düzenleyen insanları konu almışsın. Sorguladığın durumlar da var ama bunu kimseyi incitmeden yapıyorsun… 

Başlarken böyle bir niyetim yoktu ama romanın bir yerinde Allah ve melekleri yerlerini alıverdiler. Şöyle şeyler gelir mesela benim aklıma; sevgilinle kavga ettin diyelim, adam da döndü sırtını gidiyor, acı içinde seyrediyorsun gidişini. İşte onun sırtına acıyla bakarken fonda acını dışavuracak bir müzik çalsın isterim. Bir yandan kaderimizin ne kadarını kendimiz çiziyoruz’u sorgularken, bir yandan da dünyadaki yaşamın prodüksiyonu neden böyle yapılmamış diye merak ederim. Çünkü insanoğlundan büyük bir gücün varlığı da yokluğu gibi korkutur beni. Allah’ın da milyon yıldır devam eden bu prodüksiyondan sıkılmış olabileceğini, farklı bir şeyler yapmak isteyebileceğini kurgulayıverdim romanda. Daha demin tuhaf bir karışımın ürünüyüm diyordum ya, din belli bir yaşa kadar benim gözümde başka bir şeydi, dedemin sesini bir minareden duyardım, ezan okurdu, sonra eve gelir, akşam yemeğinden sonra alaturka okurdu.

Ölü Reşat’ta Tanrı da sorguluyor birçok şeyi, özellikle de yarattığı insanları.

Evet, özellikle batıl inançlar ve kader konusunda insanların tavrıyla dalga geçiyor. Eminim benim gibi bir kulunu neden hâlâ çarpmadığını da sorguluyordur! Sen Tanrı diyorsun ama ben Allah diyorum bu arada. Romana dönersem bir mevzuyu Allah’a sorgulatınca, hem üzerinde konuşmaya değer bir şey hem de fantastik bir şey oluyor.

Biz hep Tanrı’dan korkutularak büyütüldük. İçimize sürekli bir cezalandırılma korkusu salındı. Bu her konuda böyleydi aslında. Sense severek büyümüşsün. Öyle öğretilmiş. Yani Tanrı yeryüzüne inmiş, seninle arkadaş olmuş. Üstelik muzip de.

Tanrı benim gözümde dedemin suretinde inmiş bir varlıktı benim yeryüzüme. Hafızdı ama okeyde taş çalardı. Çok matrak, çok esprili, çok güleryüzlü bir adamdı. Çok darlandığımda beni dizine oturtur, okuyup üflerdi. Evde bir din adamı vardı ve biz bilirdik ezanı okuyup namazı kıldırdıktan sonra eve gelip bize komik hikayeler anlatacak, kendince şefkat gösterecekti. Din dedemle özdeşleşmiş bir şeydi herhalde, dolayısıyla korkulacak bir yanı yoktu. Bunun etkisi olmuştur üzerimde.

Reşat’ın sırasını Adnan’ın çalma meselesi bir yandan hem muzip, hem fantastik ama bir o kadar da gerçeğe yakın. Düşünsene gündelik hayatta başkasının sırasını alan, çalan o kadar insan var ki, o anlamda çok da gerçekçi bir durum bu.

Dediğin gibi sürekli bir sıramızı kaptırma halinde yaşıyoruz. Hatta sıramızdan daha büyük şeyler çalınıyor bugün. Dilediğimiz gibi yaşama hakkımız sürekli bir kenarından arsızca tırtıklanıyor mesela. Ama en fenası, bizden sonra geleceklerin sırası çalınıyor.

Kitaba dönersek, Adnan karakter olarak herhangi birinin hakkını yiyecek birine benzemiyor aslında, öyle değil mi?

Evet, Adnan’ın hayatında tek çaldığı Reşat’ın sırası, onu da nasıl çalmış, anlamak mümkün değil. Zaman zaman kendini ezdiren, kendini satmayı hiç beceremeyen bir adam. Adnan da aslında kendi sırasına tutunamamış biri.

Adnan’ın başına gelen kazaları düşününce, sahiden gerçekte böyle bir şey olabilir mi? Yani başımıza gelen beklenmedik kazalar ya sahiden senin kitapta kurguladığın gibiyse?

Neden olmasın? Yukarıda neler döndüğünü bilmiyoruz. Çok sıkılıyor ve ara ara küçük müdahalelerde bulunuyor ya da bazı şeylere göz yumuyor olabilirler.

Romanda Adnan’ın da zaman zaman gelenekle çatıştığını görüyoruz. Büyük kızım için iş işten geçti ama küçük kızım yurtdışında büyüsün, buranın adetlerinde ezilmesin, farklı yaşasın gibi bir arzusu var. Adnan’ın gönlünden bu niyeti geçiriyorsun.

Evet, Adnan’ın gönlüne bu arzuyu yerleştiren benim. Burada niyetim ebeveyn beklentileriyle dalga geçmekti.

Ya da sen böyle olmanı haklı gösterecek güzel bir sebep mi aradın kendine?

Yakalandım! O sebebi kağıda dökerek durumumu haklı çıkarmaya çalıştım belki de. Hazır lafı açılmışken, “Aman, evladım sağlıklı ve mutlu olsun da” temennisi külliyen yalan bence! Evet, sağlıklı olsun tabii ama mümkünse bizim istediğimiz şekilde olsun da biz de mutlu olalım düşüncesi hakim ebeveynlikte! Ya da türlü tatminsizliğimizi çocuğumuz aracılığıyla gerçekleştirme çabası. Bunlarla dalga geçebildim umarım.

Ölü Reşat’ın, diğer kitaplarına oranla ironisi daha yüksek. Muzır ifadesi öncekilerden daha baskın. Dil de daha da rahatlamış, esnemiş bu anlamda.

Evet, çünkü ilk kez eğlenceli bir hikaye anlattım, çünkü ilk kez insanların içini kaldırmayı değil onları güldürmeyi hedefledim.

Fantastik ama ayakları tarihe basan, dönemin olaylarına göndermesi olan bir roman bu. Büyük Kapalıçarşı yangını, babanın Deniz Gezmiş esprisi, Aziz Nesin’in Bursa’daki sürgün günlerine yaptığın atıflar var. Hikayeyi babanla bağlaman, buluşturman…

Evet, babamın Deniz Gezmiş esprisi gerçek. Ya da bilmiyorum, belki yıllarca uyuttu bizi! Aziz Nesin’le aralarındaki bağ benim kurgum elbette. Bursa da romanın bir kahramanı olunca, Kapalıçarşı yangınından bahsetmemek ve Adnan’ı o yangının göbeğine koymamak olmazdı. Aziz Nesin Bursa’da sürgünmüş. Kalbimde değişik yeri olan bir yazardır, onun sürgün anılarını okuyup bu hafızlık anekdotunu kullandım. Benim memleketimde gördüğü muamele, çektiği yokluk çok üzdü beni.

Ölü Reşat’ta tesadüfler, birbirine değen, kesişen hayatlar var. İşin fantastik tarafı en çok burada başlıyor. Yolda farkında olmadan yanından geçtiğin bir insanın on yıl sonra senin hayatının merkezinde olacağı gibi tesadüfler vardır ya, bu tarz çapraz geçişler çok var kitapta.

Evet, kendimce birtakım numaralar çekmeye çalıştım ama zaten sürekli bir ayağı çukurda yaşayan bir adamın hikayesini anlatsam da, hikayenin fikri ilgi çekici görünse de tek başına yeterli değil. Bu kadar uzun bir zaman dilimini sizi de kendimi de sıkmadan başka türlü anlatamazdım.

Daha önceki kitaplarında sokaklarda gördüğümüz birtakım afişleri, levhaları, panoları, onların üzerindeki yazıları falan okutuyordun bize. Bunlar, unuttuğumuz mekanları, sokakları hatırlamamızı sağlayan ayrıntılardı. Ölü Reşat’ta da eskiye dair gazete küpürleri var. O dönemin önemli olaylarını, haberlerini vererek geçmişi hatırlatma görevini sürdürüyorsun. Bu hatırlatma bir yanıyla ait olduğun duruşu ve kimliği de işaret ediyor.

Eee, eğlenceli bir roman yazmaya niyetlensem de, hayatın tam da bu eğlenceye ihtiyaç duymamıza neden olan boktan ya da tuhaf taraflarından bazılarını romanın iskeletine yerleştirdim. Yerleştirdim çünkü sonuçta ben bugüne kadar hep insanlarda vicdan yaratacağım diye milletin kafasını, kendisinin de içini şişirip azıcık eğlenmeye karar vermiş bir yazarım.

Kitap çok eğlenceli, ironik ama bir yer var ki, orada tıkanıp hüzünden gebereceğimi hissettiğim bir an da olmadı değil. Senin kaybetme korkunun ayarlarıyla oynamanı ve sonra bunu netleştirmeni izlerken buldum kendimi…

Annem ve babam benim varlık sebebim. İkisinden birine bir şey olursa vay benim halime. Varolma sebeplerimden biri eksilmiş olacak. Bu benim de eksilmem, sakat kalmam anlamına gelecek. Biraz o korkuyla da yazdım bu kitabı. Yazınca kaybetme korkum azaldı mı? Hayır. O da ayrı bir şey. Ama yanlış anlamazsan, hüzünden geberecek gibi olma mevzusunda yalnız olmadığımı öğrenmek de iyi geldi.

Deniz Durukan

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment