Egoist okur

Hope Mirrlees: Bir masalla düzenin maskesini indiren yazar

Modernizmin en parlak yıllarında yaşamış, Virginia Woolf’la arkadaşlık etmiş, hem şiir hem de roman alanında çarpıcı eserler vermiş, hatta şiirleriyle T.S. Eliot gibi dev bir edebiyatçıya bile yol göstermiş olan Hope Mirrlees’i ve 26 yaşında yazdığı romanı Sisler İçindeki Lut’u okumak, edebiyat tarihine, yok sayılanların gözünden bakmak anlamına da geliyor aslında. (Neil Gaiman’ın, Ursula K. Le Guin’in favorilerinden biri bu roman.)

Bir de şu var: Kanonun görmezden geldiği bu unutulmuş yazar kadın aracılığıyla, daha başka kimleri unuttuğumuzu da kendimize sormalıyız, öyle değil mi?

Neil Gaiman: “Okuduğum hiçbir kitaptan boşanmadım”
Hope Mirrlees kitapları

Sisler İçindeki Lut’ta büyü, insan ruhunun bastırılmış yanlarına dair bir metafor, toplumun dışladığı arzuların, korkuların biçim değiştirmiş hali, yasak meyvelerse, “akılcı” düzenin bastırdığı tutkuların sembolü. Yemek hem yıkım getiriyor  hem de özgürleştiriyor.

Hope Mirrlees: 26 yaşında yazdığı masalla düzenin maskesini indiren yazar

Neil Gaiman, Egoist Okur’da birkaç yıl önce yayınladığım röportajında, gençken içinde yazar olma arzusu uyandıran romanları anlatırken Hope Mirrlees’in Sisler İçindeki Lut’undan söz ediyordu. Hem de “Şahane bir kitap yazmışsanız başka kitap yazmaya ihtiyaç duymayabilirsiniz,” sözleriyle. Bense o sırada Hope Mirrlees adını ilk kez duyuyordum.

İşin aslı, edebiyat tarihinde hakikaten var böyle yazarlar. Bir yandan tek eserle kalıcı olmayı başarıyor, bir yandan da garip bir şekilde hep diğerlerinin, kendilerinden çok daha az yetenekli olanların gölgesinde kalıyorlar. Kitapları raflarda tozlanırken eleştirmenler de onları bir kenara itiyor, deyim yerindeyse “kasıtlı bir şekilde unutuyorlar”. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle “sükût suikasti”, tam olarak bu işte.

Modernizmin en parlak yıllarında yaşamış, Virginia Woolf’la arkadaşlık etmiş, hem şiir hem de roman alanında çarpıcı eserler vermiş, hatta şiirleriyle T.S. Eliot gibi dev bir edebiyatçıya bile yol göstermiş olan Hope Mirrlees bu yazarlardan biri. Onu yeniden hatırlamak hem fantastik edebiyatın köklerine hem de modern şiirin gizli damarlarına bakmak için eşsiz bir fırsat. En önemli romanının bizde yayımlanmış olması sevindirici. (Sisler içindeki Lut, İthaki Yayınları) Romanın neredeyse hiç satmamasıysa çok üzücü elbette.

Büyülü meyveler ve masalların diyarı

Sisler İçindeki Lut Türkçeye çevrilmiş ama ben bulamadım. Siz de herhalde bulamazsınız, piyasada yok çünkü. Ama biraz bahsedeyim: 1926’da yayımlanan ve bugün fantastik edebiyatın “kurucu” metinlerinden sayılan romanın geçtiği Lut kasabası, perilerin yaşadığı Düşler Diyarı’yla sınır komşusu. Bu da Lut halkı için inanılmaz bir korku ve utanç kaynağı. Çünkü Düşler Diyarı’ndaki masallar, doğa üstü varlıklar ve büyülü meyveler, “uygar” dünyanın gözünde çok tehlikeli sayılıyor. O yüzden de saygıdeğer bir hayat sürmek isteyen herkes, bunlardan uzak duruyor. İşe bakın ki, bastırılan hiçbir şeyin sonsuza kadar yok olmadığını biz çok iyi biliyoruz. Lut’un burjuva düzeni ne kadar katı olursa olsun, yasaklanan hayallerin, arzuların ve korkuların sonunda kasabanın dokusuna sızması kaçınılmaz.

Mirrlees’in romanını güçlü kılan şey de işte bu alegorik boyut. Sisler İçindeki Lut yalnızca bir peri masalı değil, Sigmund Freud’un “bastırılanın geri dönüşü”, Carl Gustav Jung’un “kolektif bilinçdışı” kavramlarını çağrıştıran ayrıntılar içeriyor. Mesela büyülü meyvelerin hikayenin akışı içinde önemi büyük. Hem cazibenin hem de korkunun sembolü bu meyveleri yemek yasak çünkü yiyeni değiştirme gücüne sahipler. Ama zaten tam da bu yüzden isteniyor, arzulanıyor, bir kez tadına varıldıklarında özleniyorlar. Mirrlees’in büyüyü sadece fantastik bir unsur olarak değil, insan ruhunun bastırılmış yönlerinin sembolü olarak kullanması dikkat çekici.

Kadınların kanondaki görünmezliği

Öte yandan romanın modernist yanını da gözden kaçırmamak gerek. Mirrlees, Virginia Woolf ya da James Joyce gibi biçimsel deneylere girişmese de onlarla aynı duyarlılığı paylaştığı aşikâr. Gündelik hayatla hayalin iç içe geçtiği geçişken ve akışkan bir evren kurarak fantastiği çocukluğa ait bir renk, bir oyuncak olmaktan çıkarıyor, yetişkinlerin korkularını, arzularını ve bastırılmış duygularını ayna gibi yansıtan bir yazınsal araç haline getiriyor. Bu yönüyle Sisler İçindeki Lut, J.R.R. Tolkien’in Hobbit’iyle Yüzüklerin Efendisi’nin de öncüsü sayılabilir. Gelin görün ki, Tolkien’in mitolojik “ciddiyetinden” farklı olarak, Mirrlees’in büyüsü burjuva hayatının çatlaklarından içeri sızıyor, akla dayalı düzenin maskesini indiriyor.

Şu da var: Bize fantastik edebiyatın yalnızca kaçış için değil, toplumsal eleştiri ve psikolojik derinlik için de kullanılabileceğini gösteren Sisler İçindeki Lut’un çok uzun süre unutulmasının sebebi, kadın edebiyatçıların kanondaki görünmezliğiyle ilgili. Virginia Woolf’un gölgesinde kalmış, Tolkien’in yükselişiyle geri plana itilmiş, erkek modernistlerin adları anılırken kenarda bırakılmış hatta unutturulmuş bir yazar Hope Mirrlees. Deborah Levy, Neil Gaiman, Ursula K. Le Guin ve Michael Moorcock gibi çağdaş yazarlar onu sahiplenmese hiç hatırlanmayacaktı belki de.

Hope Mirrlees hayat arkadaşı klasik diller uzmanı Jane Ellen Harrison’la. 

Hope Mirrlees’in poetikası

Modernizmin gizli hazinelerinden biri de Hope Mirrlees’in 1920 tarihli uzun şiiri. Adı, Paris: A Poem.

Virginia Woolf’un kurduğu Hogarth Press yayınevi tarafından kitap olarak basılan bu metin, çoğu eleştirmen tarafından T.S. Eliot’un Çorak Ülke’siyle yan yana anılıyor. (Deborah Levy, Virginia Woolf’un Mirrlees’in kitabına büyük hayranlık duyduğunu hatta ilk basılan 170 kopyayı bizzat ciltlediğini söylüyor.) Mirrlees, Paris’i sinematografik bir kolajla anlatıyor şiirinde. Reklam afişleri, mitolojik göndermeler, ara sokakları saran gürültüler, tarihsel anıştırmalar ve şehirde konuşulan farklı diller birbirine karışıyor. Bu çok katmanlı, parçalı teknik, modern şiirin sınırlarını Eliot’tan çok daha önce zorlayan bir deney aslında.

Kanonun dışında kalmasıysa kadın olmasıyla, erkek modernistlerin “büyük anlatısı” içinde neredeyse görünmez kılınmasıyla açıklanıyor. Günümüz feminist edebiyat tarihçileri, Mirrlees’in şiirini yeniden gündeme getirerek büyük bir haksızlığı, adaletsizliği telafi etmeye çalışıyor bir bakıma. Çünkü Paris: A Poem yalnızca “öncü” nitelikte bir eser değil, modernist şiirin gerçek zenginliğini anlamamız açısından vazgeçilmez bir metin.

Bugün Hope Mirrlees’i hatırlamak, fantastik edebiyatın kökenlerini Tolkien ve Lewis ile sınırlı görmemek, modernist şiirin yalnızca Eliot ve Pound’dan ibaret olmadığını fark etmek anlamına geliyor. Daha da ötesi, kadın yazarların ve şairlerin edebiyat tarihinden nasıl silindiğini görmek ve bu silinişi geri almak için de bir adım bu.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments