Egoist okur

Bir yoksulluk, adalet, yemek ve eşit haklar hikâyesi

Kadınlar olarak ne kadar uzun bir yoldan geldiğimizi görmek için kısa bir zaman yolculuğuna ne dersiniz?

Mekanımız, New York 14. Cadde’deki Delmonico’s. Amerika’da “yemek denen şeyin de bir estetiği olabilir” fikrini ciddiye alan ilk restoranlardan. Öyle bir yer ki, Theodore Roosevelt gibi başkanlar da geliyor, Mark Twain ve Oscar Wilde gibi nüktedanlık timsali şahsiyetler de. Şimdiyse Charles Dickens için düzenlenen bir veda yemeğindeyiz. Bakalım neler olup bitiyor… Ve bu yemek biz kadınları neden ilgilendiriyor…

Egoist Okur’da Lezzet
Mister Pickwick’in Serüvenleri
Kasvetli Ev

Dickens’a göre sofra adabı: Bir yoksulluk, adalet, yemek ve eşit haklar hikâyesi

Bana sorarsanız, yemekle ilişkimiz, dünyayla kurduğumuz ilişkinin küçük bir modeli gibi adeta. Nasıl yediğimiz -aceleyle mi, dikkatle mi, suçlulukla mı, keyifle mi- zamanla, bedenle ve hatta başkalarıyla kurduğumuz bağları ele veriyor.

Bir de şu var: Yemek sadece fizyolojik değil, anlatıya dair bir şey ve herkesin bir “yemek hikâyesi” var. Çocuklukta aç kalmak, annenin yaptığı bir yemek, bir şehirde ilk yenen şey; bunların hepsi hafızamıza çakılan şeyler. O yüzden edebiyatta yemek teması, zaman zaman epey karanlık sıularda yüzen çok güçlü bir tema.

Ama ben bir edebiyatçı onuruna düzenlenen bir yemeği anlatacağım bu yazıda. Yazar otobiyografilerinde bazen böyle çok eğlenceli gerçek hikâyelere rastlayabiliyor insan, ben de son okuduğumu sizinle paylaşmak istedim.

Charles Dickens 1842’de Amerika’ya ilk geldiğinde, herkesi çok sevmiş ama -ne çelişki demeyin sakın- hiçbir şeyi beğenmemiş. Telif haklarından sofra adabına kadar her şeyden şikâyetçiymiş. Özellikle de yemek öncesi çalınan o meşhur gongdan. Öyle bir çalınıyormuş ki bu gong, evler temelinden sarsılıyor, pencerelerin çerçeveleri titriyor ve “hassas yabancılar” (burada Dickens oluyor) küçük çaplı sinir krizleri geçiriyormuş. Yemekler mi? Ona göre hepsi de “hazmı neredeyse imkânsız” şeylermiş. Ama adil olalım: sherry şarabına gönlünü kaptırdığını, hatta Martin Chuzzlewit romanında bunu kahramanına da tattırdığını biliyoruz. Eh, eleştirmek başka, insani zaaflar başka.

Yemek meselesi Charles Dickens için çok ama çok önemliymiş aslında. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak küçükken yarı aç yarı yok yaşadığından romanlarında yemek yemenin “hazlarını” sık sık yazıya dökmüş. Sofrayı neredeyse duygusal bir alan gibi yazıyormuş ve romanlarında yemek, yalnızca yemek değil, bir rahatlama yolu, bir ödül, bazen de küçük bir mucize oluyormuş. İki Şehrin Hikâyesi’ndeki o alçakgönüllü patates kızartmalarından Mister Pickwick’in Serüvenleri’ndeki sabahlara kadar süren sofralara kadar. Neyse ki evde işler iyiymiş çünkü eşi Catherine gayet yetenekli bir aşçıymış, hatta 1851’de yazdığı What Shall We Have For Dinner? (bu akşam yemekte ne yiyeceğiz?) adlı tarif ve menü kitabı kısa sürede tam beş baskı yapmış. Bayan Dickens, “Lady Maria Clutterbuck” adıyla yazmış bu kitabı tabii. İçinde yirmi kişilik sofralar, istiridye köri, ıstakoz köftesi, portakal marmelatlı tart tarifleri olan bu kitabın önsözünü de yemeği peynirle bitirmeyi seven Dickens’ın yazdığı kabul ediliyor. Ama o da “Sir Charles Coldstream” adını kullanmış.

Charles Dickens 26 yıl sonra, 1868’de New York’a yeniden gitmiş. Gerçi bu kez son derece hevessizmiş, “Bir bahane olsa da gitmesem,” diyormuş için için. Gene de sonunda yola çıkmış. Üstelik bu gidişinde resmen hayretler içinde kalmış. Çünkü görmüş ki, yemekler gerçekten yenilebilir hale gelmiş, insanlar da çatal bıçak kullanmayı öğrenmiş. Medeniyet, en azından sofrada, bir parça ilerlemiş gibi.

Bu mucizenin arkasında Delmonico’s adlı mekânın yeni baş aşçısı varmış aslında. Adı, Charles Ranhofer olan bu adam, gür bıyıklı, disiplinli ve biraz da gösteriş meraklısı biriymiş. The Epicurean adında bugün efsane olmuş kapsamlı bir yemek kitabı da varmış. O geceye özel, edebiyata göndermelerle dolu bir menü hazırlamış, yani öyle söyleniyor: Walter Scott usulü kuzu, Fenimore Cooper usulü orman tavuğu ve Dickens’a küçük bir jest olarak, pancarlı ve soğanlı börekler. Yetmiyormuş gibi, bir de badem ezmeli ve heykeli andıran gösterişli pastalar… Ranhofer için yemek yalnızca bir ziyafet değil, aynı zamanda bir sahne gösterisiymiş çünkü. Avokadonun New York’ta yaygınlaşmasında önemli rol oynayan bu ünlü aşçı, gecenin inanılmaz başarısından sonra “à la Dickens” adını verdiği dana etli böreği de geliştirmiş.

Bütün bunlara bakınca görüyoruz ki, Charles Dickens epeyce duyusal bir yazarmış. Yani fikirlerden çok sahnelerle düşünüyormuş. Yemek onun için yalnızca yemek değilmiş. Amerika’yı eleştirirken bile aslında bir estetik ve duyusal rahatsızlık tarif ediyormuş: kaba sesler, kaba davranışlar, kaba yemekler… Başta sözünü ettiğim o gongdan rahatsız olması boşuna değilmiş bence, hepimiz biliyoruz ki, mesele sadece ses olamaz, ritmin zorla dayatılması daha rahatsız edici olabilir. Ama tabii Dickens, kolayca büyülenebilen biriymiş aynı zamanda. Tutup kirazlı bir içeceğe âşık olabilmesi de bundan olmalı.

Dickens’ın hislerinde sınıf meselesi baskınmış herhalde: Çocukluğunda yaşadığı açlık, edebiyatına bir tür yemek etiği yerleştirdiğinden yemek, zevk olmaktan çıkmış, bir çeşit adalet meselesi haline gelmiş. Zaten bu yüzden romanlarındaki dramatik sofralar ya aşırı ya da eksik ya…

Ama tabii adalet de bir yere kadar. Durun onu da anlatayım: Dickens onuruna verilen bu yemeğe, sadece çoğunluğu edebiyatçı ve gazeteci olan erkekler davet edilmiş. 204 kişi, sekiz masa, bol bol et, leziz içecekler ve gürül gürül kahkahalar.

Kadın edebiyatçılar ve gazeteciler de davet edilmiş aslında ama yan odada ve perde arkasında yemeleri koşuluyla.

Bir an durup düşünelim bunu: Perde. Arkası. Offff!

Peki sonra ne olmuş dersiniz?

Görgü kurallarına ve nezakete takıntılı Dickens’ın bu durumu protesto ettiğine dair en ufak bir iz, bir belge yok elimizde. Yani Dickens’ta adalet duygusu güçlü ama galiba herkese eşit oranda yönelik değil. Yoksulluk konusunda keskin olsa da eşit haklar meselesinde aynı duyarlılığı göstermeyebiliyor.

İşin güzel yanına gelince… Kadın edebiyatçılarla gazetecilerin hiçbiri bu yemek davetine katılmayı kabul etmemiş. Bana sorarsanız, o akşamın en zarif, en politik ve en unutulmaz hareketi de bu olmuş.

 Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted